ARDIÇ SESİ

Tarih : 2018-04-28 / Kategori : Kültür & Sanat

ARDIÇ SESİ Bahceşehir Koleji

yesil_igdir_yemek.jpg Reklam Alanı

         Ağrı Dağı’nın eteğine bereketiyle yeşilliğiyle sığınan bir ova… Aras Nehri sulak vadisi, Arpaçay, Karasu nehirleri ve burayı göç yolları üzerinde konaklama yeri olarak gören binlerce yabani kuş…

SÜHEYLA KARACA HANÖNÜ 
Kayısı, şeftali, dut, elma, armut, vişne, kiraz ağaçları ve bu meyve ağaçlarının bulunduğu araziyi nöbet tutan asker düzeniyle çevreleyen kavak ağaçları…
Çakırtaş’ın kümbeti, Kadıkışlak’ın sonsuz üzüm bağları, Kızırzekir yolu üzerinde serinlemek için çocukların girdiği ırmak, Bakü’den esen rüzgâr, İran’dan gelen türbe kokusu, Ermenistan’la aramızda akan Aras’ın bereketi, ördekleri; sınırlarda nöbet tutan Mehmetçikleri, Karakoyun’un koç başlı mezarları, İpek yolu güzergâhının kervansarayı, elektrik direğindeki hacı leyleğin yuvası, Terlan nenenin hürmetli çatlak elleriyle yer tandırında yaptığı sıcacık lavaşlar ve tapanlar…
Toprak yolda ilerleyen Fargo’nun hızlı adımlarını takip eden içi boşalmış kasaların yer aldığı at arabasının tekerlerinin çala çukur toprak yolda çıkardığı sesleri duyar duymaz yonttuğu söğüt dalını yere bırakarak iki yana açılan büyük, tahta bahçe kapısının önünde aldı soluğu. Kapının sol tarafını açmaya başladığında amcası, Fargo’yu zor zapt ediyordu. Dünyadaki en güçlü varlık hangisidir, diye soracak olsalar hiç düşünmeden at, diyebilirdi Fargo’nun etkisiyle. Kendine özgü manevrasıyla at arabasıyla her zamanki yerine, kayısı ağacının şemsiye etkisi yapan kısmına, yanaşmıştı amcası. Kürşat, hemen Fargo’yu çözüp kayısı ağacının geniş gövdesinin bir bölümüne sıkıştırdığı fırçayı alarak evin hemen yanı başındaki küçük gölete doğru yol aldı. Fargo, fırçayı görünce sanki nereye gideceğini anlamış gibi sakince takip etti onu. Göletin içinde bir saate yakın süren tımarın keyfiyle soylu adımlarını atarak göletten çıktılar. Kuruyunca cam gibi parlaması görülmeye değerdi.
Daha tayken dağdan yakalamışlardı. İpe sapa gelmeyişi yabani oluşundandı belki de. Tam bir yılkı atı nesliydi. Yaşlanan, hizmetini tamamlayınca dağa salıverilen atların birleşerek çoğalmasıyla yabanileşmiş yılkı atları, liderleriyle gruplar halinde hayatta kalmaya çalışırlarmış. Kim bilir hangi soylu attan geliyordu Fargo? Yakalandığı dağlara mı kaçıp gitmek istiyordu? Bir türlü alışamamıştı. Arabaya bağlanmaya alıştırılıncaya kadar üç araba parçalamıştı. Hele üzerine binebilmek için amcası günlerce onu ipe bağlayıp çimende nasıl da koşturmuştu. Onu ehlîleştirmek için onca emek vermişti. Ama o hala ehlîleşmeyi kabullenemez bir durumdaydı.
Durdu mu yerinden kalkmaz, kalktı mı da kimse onu tutamazdı. Güçlü omuzlu, her daim kısa kâküllü, kısa ve dik ense saçları olan parlak kızıla çalan kahverengi tüylü, boynunun her iki yanında hastalık zamanı yaşlı bir adam tarafından yapılan dağlama sonucu oluşan üç çizgi vardı yan yana duran. Bu çizgiler ona ayrı bir hava katıyordu. Tüm deliliğine rağmen ısırmaz ve tepmezdi. Tek rakibi de Hilal Abi’nin siyah Midilli’siydi. Bu at isimlerine de bir anlam verememişti. Cinsi midilli olmadığı halde atına neden Midilli dediğini anlayamamıştı. Kendi atlarına gelince amcasının neşeli kimliğinin etkisinden ya da futbola ilgisinden olsa gerek Fargo Diego Armando adını vermiş olabilirdi. Herkes sadece Fargo, derken amcası ısrarla ve kendine has neşeli telaffuzuyla Fargo Diego Armando, deyip kamçısını görülmeye değer şekilde şaklatırdı. Yüklenen malları pazar yerine götürürken Fargo ile Midilli’nin yarışı görülmeye değerdi.
Yorucu bir günün ardından artık dinlenme alanına geçmişken Fargo, Kürşat da yere bıraktığı söğüt dalını tekrar eline almış çakısıyla yontmaya devam ediyordu. Kapıda elindeki yemekten arta kalan kemiklerle Terlan nene belirdi. Hiç ihmal etmezdi Sarıbaş’ı.
 
Sarı, biraz narin, sarkık kulaklı, uzun burunlu, sarımtırak gözlü, kısa tüylü, gamsız yürüyüşlü ve oldukça akıllı bir köpekti Sarıbaş. Kul Abbas dedenin tasmasına bağladığı erik dallarını bahçeden köy içindeki eve sürükleyerek götürürdü. Şimdi bu merhametli kadının verdiği yemekleri şükreder gibi yiyordu.
Sarıbaş’ın babasından gelen bir sadakati vardı. Köy içindeki evlerinin hemen arkasında karısını kaybeden ve üç kızıyla yaşama tutunmaya çalışan Terlan nenenin abisi Hamdullah dayı yaşıyordu. Bir gece üzüm bağlarını gözlerken vakit sabah namazına yaklaştığından abdest almak için Aras’tan su almaya gidince karanlıktan korkan kızları da onu takip etmişler. İyice kurumuş olan Aras’tan su almak için biraz ilerlemiş olacak ki Rus askerleri Hamdullah dayıyla birlikte kızları Nahiye, Bülbül ve Ayeti de alıkoymuşlar. Onların yokluğu çabuk fark edilmiş tabi. Her yere bakmışlar. En son Aras’ın kenarında almışlar soluğu. Bir de ne görsünler köpekleri sahibinin çıkardığı terliklerin başında öylece beklemiş saatlerce. İntihar edilmeyecek kadar sığmış su. Zaten böyle bir şeyi de yapacak insan değilmiş. Geriye tek bir seçenek kalıyordu. Birtakım bürokratik işlemlerin ardından geri alabilmişlerdi bir ay sonra. Bir ay boyunca rehin kalmışlardı yabancı ellerde.
Ya İzzet amcaların köpeklerine ne demeli! Köye tutunamayıp büyük şehrin albenisine kapılarak tası tarağı toplayıp köylülerinin yerleştiği İstanbul’daki Camlı Kahve’ye doğru yola çıkarken köpeklerini de götürmeye karar vermişler. Gel gör ki hava öyle sıcak, öyle sıcak ki bu kadar uzun yolculuğu kapalı kamyon kasasında gidemeyeceğini anlayınca köylerinden altmış kilometre ötede Allah’a emanet diyerek salıvermişler sadık dostlarını. Aradan üç yıl geçtikten sonra Kul Abbas dede bahçeyi sulamak için İzzet amcaların evine gittiğinde köpeği aç susuz, perişan bir halde evin önünde uzanırken bulmuş. Bol tüylü, çekik gözlü, sarımsı kalın kuyruklu, sarkık kulaklı bu köpeğe ölene kadar yemeğini vermişler. Ölene kadar, kim bilir belki de dönerler umuduyla, o terk edilmiş, izbe evin önünden bir yere ayrılmamış.
Bir gözü Sarıbaş’tayken bir taraftan da yeni ok – yayını yapma işini tamamlamıştı. Sapanını alarak mahalleden üç beş gençle yola koyulmuştu. Vakit, av vaktiydi. Köydeki hiç kimsede onunki gibi sapan yoktu. Olsa bile onun gibi kullanabilen yoktu. Attığını boş geçirmiyordu. Birbirinden değişik kuşlar attığı taşlara hedef olup düşüvermişti ayakları ucuna. Hemen arkadaşlarının topladığı çalı çırpılarla kamp ateşini yakıyor, minicik kuşların tüyünü yolup ateşte çeviriyordu. Güvecin, serçe, saksağan hatta kargayı bile tattırmıştı arkadaşlarına. Karga eti adeta süpürge sapı gibi sert ve tatsızdı. Serçenin tadı doyumsuzdu. Bir tek hacı leylek dokunulmazdı. Hacı dendiğinden günah olmasın diye leyleklere bulaşmazdı hiç. Avladığı kuşları önce dakikalarca izliyordu. Kanatlarını, desenlerini ve renklerini doğa bilimci gibi incelemekten geri kalmıyordu. O gün de rengarenk desenli, çok güzel bir kuş avlamıştı. Avladığı kuşun ayağındaki bir halka dikkatini çekmişti. Açıp baktığında içinde France yazıyordu. Tüh! Turist kuşu vurdum, diye söylenip eve doğru yol almıştı. Bahçeden içeri girdiğinde geniş kayısı ağacının altına yapılan tahta çardakta oturan halakızı sitemli bakışlarla yine zavallı kuşları yiyip geldin de mi, diyerek elindeki naylon poşette getirdiği kuş tüylerine dalıp gitti. Poşet şeffaf olduğundan kuşların eleğimsağma renkli kanatlarını görebiliyordu. Doğayı bu kadar severken kuşlardan ne istiyor, diye iç geçiriyordu. Halakızı kendi evlerinden çok bu bağ evinde kalıyordu yaz dönemleri. Bazen de ayak bağı oluyordu. Daha geçen gün saatlerce uğraştığı oyunu nasıl da bozmuştu. Bir kasayı erik dalına tutturarak havada tutup erik dalına ip bağlayarak uzakta pusuya yatmış döktüğü yemlere aldanıp kasanın altına gelecek kuşları bekliyordu. Dakikalarca üşenmeden beklemişti.  Tam ipi çekecekken kuşlar hızla tuzağa kapılmadan uçuveriyorlardı. Onlar uçtukça halakızı da yaşasın, diyerek gülüyordu. Kendinden bu kadar küçük olmasa ve kız olmasa dövebilirdi onu. Üçüncü defada amacına ulaşmış, tuzağıyla bir kuş yakalamıştı. İçeriden bir şeyler almaya gitmişti ki halakızı yapacağını yapmıştı. Kasanın aralıklarından gördüğü yavru sayılacak tombul serçeye dayanamamış kasayı kaldırmasıyla kuş uçuvermişti. Kasayı tekrar öylece bırakmış kaderine razı bir şekilde hızla çardağın ucuna oturup ayaklarını sallamaya başlamıştı. Bir süre sonra Kürşat’ın ne yaptın sen, diye bağırmasıyla irkilmişti. Neyse ki zannettiği kadar kızmamıştı kendisine. Bir kuşu özgürlüğüne kavuşturmanın keyfiyle nenesiyle yumurtaları toplamaya gitmişti. Belki de köydeki en güzel keşfini de o hafta içinde yaşamıştı. Evden çıkıp bahçe içinde ağaçların arasından yürümeye başlamıştı. Tam bahçenin sonuna gelmişti ki kendilerine ait olmayan üzüm bağına da geçmek istemişti. Göy göz Ehmet’in bağıydı burası. Sanki köylere soyadı kanunu ulaşmamış gibi herkesin bir lakabı vardı. Baltacı Ehmet, Ayı Memmet, Mingo İsmail, Kör Yüsüp, Gara İrehim, Şeytan Veli… Bu köydeki çoğu kişinin lakapları fiziksel özelliklerinden ötürüydü. Bu bağın sahibi de mavi gözlü olduğundan  Baltacı Ehmetle karışmasın diye “ Göy göz “ lakabını almıştı belli ki. Kendilerine ait olmayan arazide suç işlemiş gibi hissedip geri dönmüştü ki sınır sayılan ağaçların dibinde otlar arasından ışıldayan beyaz şeyler dikkatini çekmişti. Yaklaşıp otları araladığında öbek halinde kocaman beyaz yumurtalar gördü. Hayatında hiç bu kadar büyük yumurtalar görmemişti. İçlerinden birini alarak nenesine doğru koştu.
Nene, neneeee!
Tandıra lavaşı yapıştıran nenesine, nefes nefese kalmış şekilde elindeki yumurtayı gösterdi.
Men de bu hindiler ne yanda yumurtluyur diye gaç gündür aranırdım, diyerek gülümsedi nenesi. Demek elindekiler hindi yumurtasıydı. Lavaşlar bittikten sonra nenesini keşfettiği alana götürmüş yumurtaları sepete doldurarak eve gelmişlerdi. Nenesi yumurtalardan birini kırıp pişirmiş önüne getirmişti. Nedense bu hindi yumurtasını hiç sevememişti. Bir dönem sadece yumurtanın sarısını çıkarıp yemiş, bir dönem de sadece beyazını yemişti. Bu hindi yumurtasından sonra da hepten yumurtadan soğumuştu.
Kürşat nasıl avlarıyla övgü topluyorsa halakızı da o gün yumurtaları bulduğu için övülmüştü. Kürşat o gün anne tarafından İgo nenesinin, ki asıl adı İrbaba’dır, nereye yumurtladığını bulamadığı tavuğuna yaptığı yöntemi anlattı keyifle:
“ O salamat olmamış hayanda yumurtluyur bilmirem, her gün gıdahlıyarah dolanır ortalıhta. Kürşat, hele remoğun altında eşelenen ağ toyuğu yakala getir.”
İgo nenesinin komutunu alan Kürşat, hemen tavuğu yakalayıp nenesine teslim etti tavuğun başına gelecekleri bilmeden. Tavuğu alan İgo nene, ayaklarından tutarak baş aşağı çevirince tavuğun gaggıltısı köyü aldı. Horoz, sahte hücuma geçip geçip geri çekildi. İgo Nene parmağını ıslatıp kırmızı beyaz renkli İran zirinin içindeki koyu renkli kaya tuzuna batırıp sonra o tuzu korkudan üç buçuk atan tavuğun anüsüne iyice sürdü. Tuzun yangınıyla  yerinde duramayan tavuk, yumurta geliyor sanıp uça uça önce eyvanın üstüne, oradan dut ağacının dalına, oradan da üst üste yığılmış ot tayasının arasında bir yere sıçradı. Nihayetinde kaçak yumurtladığı yeri de ele vermiş oldu. İgo nenenin fendi ağ toyuğu yenmiş, Kürşat otuz kadar yumurtayla geri dönmüştü.
 
Burada her şey hareket halindeydi. İnekler süt veriyor, tavuklar yumurtluyor, atlar yükleri taşıyor, köpekler göz kulak oluyor, ev halkının hep yapacak işleri oluyordu. Kendisi de en sevdiği şeylerden biri olan kayısı çevdeklerini yıkayıp kurusun diye seriyordu. Hele teberze eriği ve çevdeği bir başkaydı. Ne kadar çok erik yese o kadar çok çevdeği olacaktı. Gücü yettiğince gördüğü her işe yardım etmek istiyordu. Nenesi gibi filizlenen mahsulleri yabani otlardan arındırmak için çapa yapmaya çalışıyor ama bazen ot yerine mahsulü koparıveriyordu. Nenesi sabırla onları koparmaması gerektiğini öğütlüyordu. Erikleri çağla halindeyken koparıp tuza batırarak yemeye doyamıyordu. Sonra ağaçların üzerinde oluşan kilikkeleri elinin üstünde boş alan kalmayıncaya dek toplayıp sonra onları şekere batırarak keyifle yiyordu. Hele yoncanın en taze zamanında onları toplayıp sulu saplarını bir araya getirerek yapraklardan arındırıp terle babam terle, diyerek tuza batırıp yemek en sevdiği şeyler arasındaydı. Şeker pancarını erkekler arabaya dönüştürüp çubukla gezdirirken köy yollarında, kendisi tandırda pişirilen şeker pancarını yemeyi de çok seviyordu. Sevecek ne çok şey vardı burada. Baharda rengarenk çiçek açan ağaçlar, vızıldayan arılar, rengarenk kelebekler, gölet kenarlarında vıraklayarak zıplayan yavru kurbağalar, birbirinden değişik kuşlar, kirazları bitirmemesi için kovalanan kargalar, yayladan dönen kuzular, arada bir kendini göstererek korkuyla karışık heyecan yaratan yılanlar, dalından koparılan lezzetli meyveler, hep doğanın kucağında olmanın keyfi…
Ev halkının seslerine uyanmış balkona çıkmıştı ki bahçenin sol tarafındaki oldukça geniş gövdesi olan erik ağacının orta yerine tahtaları yerleştiriyorlardı. Gözlerine inanamadı. Dayısıyla Kürşat abisi ağaç ev yapıyordu. Rüyada mıyım diye gözlerini ovaladı. İçinde o kadar büyük bir sevinç vardı ki…
Derme çatma yaptıkları ağaç ev bitmiş sayılırdı. Ağaca tırmanma konusunda bir keçi gibiydi. Zorlu ağaçların en uç dalına kadar tırmanacak kadar da cesurdu. Dayısıyla birlikte sırt üstü uzanmış göz kırpar gibi yanıp sönen yıldızları seyrediyordu. Ne çoktu yıldızlar. O günkü huzuru unutulamazdı. Artık yeni bir evcilik alanı daha vardı. Kendisine ayrılan kiraz ağacına, salıncağına itibar etmez olmuştu. Varsa yoksa ağaç ev…
O sabah bir telaş vardı.  Aras, yağmur sularıyla iyice taştığından Aras’ın suyunu köy barajlarına yöneltmişlerdi. Kürşat’ın sesini duyuyordu:
Çabuk, tandırdan kül alanı getir!..
Kül alanı kaptığı gibi barajın yanındaki dayıoğlunun yanına koşturdu. Gözlerine inanamadı. Barajın doluluk oranından korktu. Adımları geri geri giderken bir taraftan da Kürşat’ın ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordu. Cesaretini toplayıp biraz ilerlediğinde korkuyla karışık mide bulantısı yaşadı. Suya kapılıp barajın girdabında dönüp duran bir yılan ve bir sürü yüzmekten yorulup can yeleği gibi kendini şişirerek akıntıya teslim olan kurbağalar vardı. Dayıoğlu kül alanı bir ağ gibi kullanıp hızlı hareketlerle kurbağalarla yılanı kurtarmaya çalışıyordu. Kuşları avlarken yılan ve kurbağayı kurtarma çabasına girmesine anlam veremiyordu. Suyla kanatları ağırlaşan sineği bile kurtardığına şahit olmuştu. İşte bunu anlayamıyordu.
Eve döndüklerinde nenelerini söylenir vaziyette buldular. Günlerdir bir tilki dadanmıştı kümese. Dedesinin aldığı hindilerin gittikçe azalması Kürşat’ı iyice sinirlendirmişti. Ertesi gün kümesten aldığı çilli horoz ve dedesinin av tüfeğiyle haber vermeden yola koyuldu. Dedesinin söylediğine bakılırsa tilki mezarlık tarafından geliyordu. Ölülerin mezarlarına basmamaya özen göstererek otların uzun olduğu bir alanda pusuya yattı. Saat dört gibi bir karaltı belirdi. Tam heyecanla tüfeğine yönelmişti ki bir de ne görsün, bisikletinin arkasına bel küreğini yerleştirip tarlasını sulamaya giden adam horozu fark etmiş olacak ki durup horoza doğru yanaşınca onun Kürt İdris olduğunu anladı. Adam horozun ayağından bağlı olduğunu fark edince tedirgin bir şekilde etrafına bakıp Kürşat’ın hopp, demesiyle arkasına bakmadan bisikletine doğru koşturuverdi. Neyse ki tilki yerine adamı avlamamıştı. Arada bir horoza taş fırlatıp ses çıkararak avını çekmeyi denediyse de o gün eli boş döndü. Üç dört gün süren pusudan umudunu kesmişti. Amcalarının yanına yardıma giderken öyle sıkışmıştı ki çölde uygun bir yer bulup pantolonunu sıyırmıştı. Bir de ne görsün, tilki karşısında rahat tavırlarla geziniyor. Kendisini de fark etmemişti. Usulca pantolonunu çekip bir haftadır yanından ayırmadığı tüfeğine asıldı. Tilkinin acılı sesi tüfeğin sesini bastırmıştı. Ölmediğini anlayınca bir mermi daha sıktı. Artık tilkinin öldüğüne emindi. Avını dize getirmenin sevinci yerine pişmanlık ifadesiyle tüfeği omzuna asıp tilkiyi de bacaklarından tutarak dedesinin yanında aldı soluğu. Çok büyük bir kahramanlık yapmış gibi herkese torunun avcılıktaki ustalığını anlatıp gururlandı durdu günlerce. Bahçesindeki üzümlere dadanan kuşları öldürme koşuluyla kendisine rüşvet teklif edenler de çıkmıştı o hafta. Kürşat ise günlerce vurduğu tilkinin acı seslerini işitti. Tek sevindirici yan artık kümes hayvanlarının rahatlamış olmasıydı.
 
O hafta dedesinin övgüsü daha da artmıştı. Onu ödüllendirir gibi git karakolun önündeki yoncalığa bağladığım Fargo’u getir, demişti. Tabi Kürşat yerinde durur mu? Komutu alır almaz fırladı. En sevdiği şeylerden biriydi Fargo’ya eğer olmadan binmek. Atın bağlı olduğu mıhı güç bela sökebildi. Boynuna bağlı ipi binme pozisyonuna getirmek için burnuna dolayıp aradan geçirdi her zamanki gibi. Sonra atın yanına geçip boynunu sıvazlayarak tek hamlede üstüne bindi. Daha önce tecrübe edindiği için ilk defada binemezse atın huylanacağını ve işinin zorlaşacağını iyi biliyordu. Birkaç metre gittikten sonra Fargo, dörtnala öyle bir hızlandı ki ilk başlarda atın adımlarını duyarken şimdi rüzgârın sesinden başka duyduğu bir şey yoktu. Parlamalarıyla meşhur Fargo’yu durdur durdurabilirsen. Dörtnala çok dönemeçli bir yola girmişlerdi. Yol boyunca kavak  ağaçları vardı sık dizilmiş. Hızını alamayan ve durmak bilmeyen Fargo, ağaçlara dalmıştı. Çarpışma anında atın altında kalma korkusuyla ağaca sarılan Kürşat, sımsıkı sarıldığı ağaçtan kayarken panikleyerek kaçan Fargo gözden kaybolmuştu bile. Kürşat, vücudunda oluşan sıyrıklarını değil atı düşünüyordu. Yüzüne yansıyan korku ifadesi ve titreyen dizleriyle Fargo’yu evin önünde otlar vaziyette görünce derin bir nefes aldı.
Günler günleri kovalıyordu. Kürşat’ın av tutkusu bitmek bilmiyordu. Boynunda künye gibi taşıdığı sapanıyla ayrılmaz bir bütünü oluşturuyordu. Yine çok sıcak bir gündü. Kavurucu sıcağın, toprak kokusunun ve arada bir burunda hissedilen saman tozlarının birbirine karıştığı öğlenle ikindi arası bir vakitti. Amarat’taki evin bahçesindeki söğüt ağacının altındaki çeşmede Mir Cafer’le oynuyorlardı. Ev halkı tarlaya gitmişti. Birden gökyüzünde keskin çığlıklar duyuldu. Söğüdün altından çıkıp şaşkınlıkla göğe çevirdiler bakışlarını. Adeta bir kuş fırtınasını andırıyordu Gökyüzü keskin uçuşları, sivri kanatları, ani manevralarıyla belirgin bir kuş sürüsü tarafından istila edilmişti. Birbirlerine hayretler içinde bakıp söğüdün altındaki sapanlarına koştular. Cepleri desen her daim şangur şungur taş dolu olurdu. İlk atışı Kürşat yaptı, sonra Mir Cafer. Sonra ikisi birden nişan aldılar. Kuşlar yüksekte olduğundan hedefine ulaşamayan taşları başlarına düşmesin diye taşı atar atmaz söğüdün altına sığınıyorlardı. O ana kadar hiç görmedikleri çeviklikte olan bu kuşlar gittikçe alçalmaya başladılar.
Bunlar da ne?
Kırlangıç gibi?
Ama değil gibi
 
Böyle konuşadursunlar sapan taşlarına rağmen gittikçe alçaldılar. Çığlıklar arttı iyice. Kafalarının üzerinden rüzgârlarını hissettirip yükselerek toplu saldırıya geçtiler. Sapanların işe yaramayacağını anlayarak koşup eyvanın önündeki mal otlatırken kullandıkları sopalarını aldılar. Avladıkları kuşların avı olmuşlardı sanki. Kuşlar çığlık çığlığa onlara doğru kamikaze dalışı yaparak iyice korku salmışlardı. Sopalarını gelişigüzel fırlatmaya başlamışlardı. O kadar çoklardı ki elbet isabet bulurdu. Gökyüzünde sopalar, çığlık atan kuşlar, sopaların fu fu fuuu eden dönüş sesleri birbirine karışmıştı. Bu seslere köpek de eşlik etmeye başlamıştı. Sopa fırlatmaktan kollarında derman kalmamıştı. Sıcağın, korkunun etkisiyle vücutlarındaki tüm sular ter olup akıyordu sanki. Terinin tuzunu dilinde hissedebiliyordu. Neyse ki uzun uğraşın ardından ikisi de ayaktaydı. Yerde kimi ölmüş, kimi kanadı kırılmış dokuz kahraman kuş vardı. Gökyüzü ise gittikçe uzaklaşan çığlıklarla sakinlemişti artık. Kırlangıca benzettikleri bu kuşların kırlangıç olmadıklarına emin olmuştu artık. Sivri ve hafif kavisli kanatları, kısa ama hafif ucu aşağı eğimli gagaları, sivri kuyrukları, siyaha çalan lekeli kahvemsi tüyleri, yok sayılabilecek kadar küçük bacakları vardı. Bir daha yıllarca görmeyecekti bu kuşu. Ta ki Beşparmak dağlarında sarp komando uçurumundan iple dağ inişi yaparken önündeki küçük çıkıntıdan uçup gidene kadar… Evet, bu kuş o gün savaştığımız kuştu. Nasıl bilemedim. Onun adı Ebabildi, diyerek çocukluğuna giderek inmişti dağdan.
 
Aradan yıllar geçmişti. Birçok şey gibi doğa da değişmişti. Kürşat, doğa konulu çizimleriyle karikatürleriyle uluslararası alanda ses getirmiş, halakızı ise daha on yaşlarında bu bağ evindeki erik ağacının altında başlayan yazma tutkusunu ilerletmişti. Doğuda doğup oradan batıya, güneye savrulan tüyler olarak dede ocaklarındaki bağ evinin bahçesinde duruyorlardı. Geçmişin tatlı ağırlığıyla çöküp hayallere dalacak yer aradılar. Çocukluklarının büyülü kapılarını aralayan bu bahçe, terk edilmişliğin küskünlüğü ile bakıyordu adeta. Hemen girişteki kayısı ağacının altındaki köşkte her zaman dedesinin oturup tüm konukseverliğiyle geleni gideni karşılayışını, elini öpmesi için uzatışını anımsayıp gözleri doldu halakızının. Her sabah tıraşını olup tertemiz giyinen, kafasından çıkarmadığı fötr şapkası ve keskin tütün kolonya kokusuyla hala orada duruyordu sanki. Çok zarif tırnakları olan elleriyle kendisini dizine alıp
 
Atem tutem men seni/ Şekere gatem men seni/ Akşam baben gelende oy/ Önüne atam men seni/ Hop hop olsun oğlum/ Gül topun olsun oğlum/ Sıralı gavak dibinde oy/ Toyluğun olsun oğul/ Atem tutem men seni/ Şekere gatem men seni/ Akşam baben gelende oy/ Önüne atam men seni/ Ev süpüre toz ede/ Hemama gider naz ede/ El ayağı kir içinde/ Yıkamam diye naz ede/ Atem tutem men seni/ Şekere gatem men seni/ Akşam baben gelende oy/ Önüne atam men seni
 
kendisine has ve neşeli sesiyle dizinde hoplatarak söylediği ninni çınladı kulaklarında. O, sonsuz uykusundayken ninniler de yetim kalmıştı. Balkonundan ağaç evin olduğu kısma baktığında bir boşluk buldu karşısında. Zamana yenik düşen bir çocukluk mekânının hayali belirdi gözünde. Yıldızları izlediği o günü düşledi. Ev desen bazı kısımları uçmuş, zamana direnerek ayakta durmaya çalışıyordu Terlan nenesi gibi. Kiraz ağaçları, kayısı ağaçları kaybolmuştu sanki. Kirazın tadını da unutmuştu neredeyse. Terlan nenesi de kiraz sapı kadar kalmıştı. İyice kamburlaşan beline ve ufaldıkça ufalan bedenine inat elinde tuttuğu baston gibi dik durmaya çalışıyordu. Ayakta yaşlanıp ayakta ölmek için yaşayan neslin son süreğiydi sanki. Küçükken gözünde o kadar büyüttüğü gölet de yerinde yoktu artık. Kuruyup yok olmuştu o da. Kurbağalar vıraklayacak bir yer bulmuştu elbet. Yoksa onlar da mı göçmüştü bu topraklardan?
 
Dedelerinin mezarını ziyaret edip baraj yolu boyunca geçmişi konuşarak ara ara gülerek ara ara gözleri dolarak geçmişin izlerini sürmüşlerdi. Küçüklüğünden beri yeşilliğini koruyan karaağacı hala orada görmek içini ferahlatmıştı. Anıların ağırlığıyla oturdukları ağacın altında geçmişe yolculuğa başlamışlardı. Halakızı sordukça Kürşat da olayları dün olmuş gibi anlatıyordu. Anlatırken tebessüm ettiren bu doğa, neden yenik düşmüştü ki?.. Toprağın insanları, köklerini söküp saksı hayat yaşamaya neden mahkûm olmuştular bir türlü anlamıyordu.
Öldürdüğü binlerce kuşun tüylerinden yastık bile yaptırdığını bilen dayıoğluna yarı kızgın bir şekilde hiç mi vicdan azabı yaşamadın, diye sordu son kez.
Kafası açık kahverengi, gövdesi sarı, kahveden griye geçiş yapıp uçlarındaki kırmızı ile sonlanan kanatlar, gri kuyruğunun uçlarını kavisli şekilde desenleyen sarı şeritli, tombul  vücutlu bir kuş günlerdir aynı bölgede uçup duruyordu. Konduğu dalda o kadar güzel ötüyordu ki sesinden bile tanıyordu artık onu. Doyumsuz bir müzik şöleni ile baharı müjdeliyordu. Attığını yere seren Kürşat, bu kuşu bir türlü avlayamamıştı. Günlerce sürmüştü kovalamacası.
Yine bir gün ağacın gölgesinde serinlerken aynı kuş gelip karşısındaki dala konuverdi. Yanından neredeyse hiç ayırmadığı sapanına davranarak hedefine doğrulttu. Günlerdir kovaladığı bu güzel ötücü kuş yarasının acısını hissettiren bir ötüşle yere düşüverdi. Kanadından yaralamıştı onu. Diğer kuşlara yaptığını buna yapamadı. Çırpınan kuşu, avuçlarının arasına alarak eve doğru koştu. Kanadını ılık suyla yıkayıp şifa olur diye kahverengi merhemi sürerek sardı kanadını. Üç gün aynı işlemleri özenle yaptı. Dördüncü gün olduğunda kuş ölmüştü. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak kuşu avladığı ağacın altına koşarak bıçağı ile oracıkta bir çukur kazıp kuşu, yakınını kaybeden birinin acısıyla gömdü. Kederle gölgelenmiş yüzüyle dolandı günlerce. Daha bu olayın etkisinden kurtulamamışken çocuklardan birinin yaptığıyla çileden çıktı Kürşat. Kapanıyla yakaladığı kuşu avuçlarında sıkıp oh be, iyi ki bahar geldi. Bu leziz ardıç kuşunu yemek güzel olacak, deyip kuşu hızla yere çırpıverdi. Bu da onun kuş öldürme yöntemiydi. Yere çivilenen kuşun kendi avladığı kuşla birebir aynı olduğunu görünce demek Ardıç kuşuydu ha, diyerek o günden sonra o çocukla hiç konuşmadı.
Halakızı vicdanında acı bir ses, acı bir sızı bırakanın güzel sesli ardıç olduğunu öğrenmişti.
Kuş avından geriye kalan en hüzünlü anıydı ardıç kuşunun vicdanında bıraktığı ses.

Facebook Beğenenler

Henüz yorum yapılmadı!

Bu içerik için yorum yapılmadı. Yorum yapmak için aşağıdaki formu kullanınız.

Yorum Yaz!

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
* İşareti olan alanlar gereklidir.