SERDAR ÜNSAL’IN “ YÜREĞİM İREVAN’DA KALDI “ KİTABI ÜZERİNE

Tarih : 2019-03-25 / Kategori : Kültür & Sanat

SERDAR ÜNSAL’IN “ YÜREĞİM İREVAN’DA KALDI “ KİTABI ÜZERİNE yesil_igdir_yemek.jpg Reklam Alanı

          Süheyla Karaca Hanönü
          Serdar Ünsal’ın “ Yüreğim İrevan’da Kaldı “ romanını okurken çok etkilenerek gözyaşlarımı tutamadım. Anlattıkları büyükannelerimin, dedelerimin anlattıklarına birebir benziyordu. Aynı coğrafyada yaşayınca kader ortaklığı doğarmış. Iğdır yöresinde “ kaçakaç zamanı “ olarak nitelendirilen Müslüman Türklerin Ermeni zulmünden kaçış hikâyelerini duyarak büyüdük.  
Tarihte acı iz bırakan, Aras Nehri ile mühürlenen yaşanmışlıkları kayıt altına almak, sanatın diliyle okura ulaştırmak ayrı bir sanatçı duyarlılığıdır. Serdar Ünsal da babaannesi Seriye’nin hayatından yola çıkarak kaleme almıştır romanını.
 

           Ermeni zulmünden kaçan Türklerin bu zorlu süreçte yaşadıkları acıları, verdikleri kayıpları görürüz.
          “ Bilemezdi evinin anahtarını Zilaf’a bırakırken onun da nasıl olsa dönemezler, diyerek evindeki eşyalara el koyacağını. Halısından tabağına, kıyafetlerinden perdesine, çiçeğinden çarşafına kadar her şeyini acelece evine taşıyacağını… Bilemeyecekti de. Korkuyla gözlerine bakan kocasının ani kalkışıyla Seriye de kızını uyandırdı. Firuze! Kalk kızım! Hemen kaçmalıyız. Kalk yavrum. Kaçmalıyız! Yaklaşıyorlar!”
            Her şeyi geride bırakarak güvenli bölgelere kaçmak zorunda kalanlar, evleri talan edilenler, tecavüze uğrayan genç kızlar, ağaca bağlanıp karnı yarılarak bebeği fırlatılan hamile kadınlar, yakılmak için bir odaya kilitlenenler, gözünün önünde kocası öldürülünce çaresiz kalan kadınlar, iki çocuğuyla kaçmak zor olunca küçük yavrusunu bırakmak zorunda kalan acılı analar, Aras Nehri’nden geçerken Aras’ın serin sularına yavrularını kaptıranlar, güvenli bölgede sığıntı yaşamanın zorluğunu çeken dul kadınlar, mecburiyetten yapılan evlilikler, yıllarca birbirinden haber alamayıp arayış içinde olan akrabalar, bir elmaya hasret büyüyen çocuklar…
Olaylar Seriye’nin kapısının çalınmasıyla başlar. Kapıyı çalan komşuluk ettiği yakın arkadaşı Zilaf’tır. Hemen kızınızı alın şehri terk eden diyen Ermeni komşusu onları korumak istemiştir.
Ermeni Taşnakları İrevan’a yaklaşırken Iğdır’ın birçok farklı köylerinde de birçok kişi katledilmiştir.
Zorlu kaçışları esnasında Seriye’nin kocasının gömleğine dair düşünceleri dokunaklıdır. Kocasının kareli gömleğine ilişir gözleri. İkinci düğmesi çoktandır kopuktu ve son iki gündür onu dikmeyi düşündüğü halde hep unutmasını sorgular. Kahverengi lacivert renklerdeki bu gömleğini yaklaşık iki yıldır özenle giymesi ayrı bir ayrıntıdır yokluk dönemine dair. Az eşya, az giysi ile yetinilen dönemlerin sembolü gibidir. 
Kaçış esnasında ağaca bağlanan hamile kadınlara, genç kıza duyarsız kalamazlar. Ağaca bağlanan hamile kadınlardan birinin karnı yarılarak bebeği fırlatılmıştır. Diğerlerini kurtarmak için harekete geçer Seriye’nin kocası Abbas. Hamile olan diğer kadının ellerini çözerek kurtarır. Genç kızın tecavüze direnişine duyarsız kalamayıp onu kurtarmak için döner. İki Ermeni çeteciyi öldürür. 
Seriye’nin her geçen gün daha çok sevdiği Abbas’ı Aras’ın kenarında vururlar. Hayatı bahasına kurtardığı hamile kadın ve genç kız da Aras Nehri’ni geçerek İran tarafına geçmeyi zor da olsa başarırlar. Seriye, Aras’ı eşini kaybederek geçmenin acısındadır. Heybeyi de kaçarken atmak zorunda kaldığından eşinden geriye bir fotoğraf dahi kalmamıştır. Seriye’nin yolda karşılaştığı babası kızıyla torunu Firuze’yi İran’ın Zengi köyündeki bir tanıdık aile yanına yerleştirip eşini ve Seriye’nin diğer kardeşlerini almak için geri döner. Fakat bir daha dönemez öldürüldüğü için. Seriye’nin zorlu hayatı başlamış olur. Bir yıl kadar sığıntı kaldığı evde komşuların “ Dul kadın ne olur ne olmaz “ demeleri üzerine Seriye kendinden yaşlı, fakir Kasım Bey ile ikinci evliliğini yapar. Kurtuluş amaçlı yaptığı bu evlilikte Kasım Bey iyi biri çıkar. Ondan da Feride adlı bir kızı olur.
Firuze’nin arkadaşı ile yaptığı bir diyalog yüreklere işler. Savaşın babasız bıraktığı çocukları, yokluğun açtığı yaraları özetler gibidir:
• Feride’yi seviyor busun?
• Elbette, o benim kardeşim. Ben ağladığımda gelip gözyaşlarımı eliyle silmeye çalışıyor. Abla diyor bana. Bazen şaşırıp anne bile diyor.
• Niçin ağlıyorsun ki? Annen, baban, kardeşin var.
• Babam gerçek babam değilmiş ki… Hem… Hem çok fakirler. Hiçbir istediğimi almıyorlar.
• Paraları yok mu hiç?
• Az varmış. Yoğurt satılınca alacağız diyorlar, hiç almıyorlar.
• Boş ver sadece elma alsınlar. 
Arkadaşının elinde kocaman kırmızı sulu elma vardır. Firuze  o ısırdıkça imreniyor, kıtır kıtır yediği elmadan canı çekiyor, yutkunuyordu. Kardeşi Feride’nin de elmaya bakışı gözünden kaçmamıştı. Annesine elma al, demeye de çekinir. Neyse ki Seriye, dört yıllık mavi yeleğini giyerek elma almak için atlı satıcıların yanına varır. Bu atlı satıcılar akrabalarından haber getirecek bir aracı olur sonrasında. Böylelikle Iğdır’daki bazı akrabalarından haberdar olur. Akrabaları gelip onu ve kızlarını alarak hasret gidermek için Iğdır’da misafir ederler. Buradaki akrabaları geçmişin acısını çoktan unutmuş kadar neşeli, gelecek kaygısı hiç yokmuş gibidir. Burası her şeyi ile farklıydı. Yemekleri, insanları, suyu… İşleri bile zevkliydi buranın. Bulaşıklar için deterjan vardı. Taraklar sık dişli ve siyah değil aksine rengârenk, gösterişliydi.
İnsan güzel şeylere çabuk alışır. Seriye ile kızları da bu güzelliklere alışıp tenha köylerine, zorlu yaşamlarına dönmek istemezler. Eşi Kasım Bey’i Iğdır’a yerleşmek için ikna eder. Malları satıp döneceğini söyleyerek giden Kasım Bey öldüğü için dönemeyince Seriye için zor günler yine baş gösterir. Kızlarının isteklerine yetişemeyince kendisine talip olan Fırıncı Mehmet Bey ile üçüncü evliliğini yapar. Ekmeğini ekmekle kazanmanın gururunu yaşayan Mehmet’ten de iki oğlu olur.
Seriye’nin yıllardır haber alamadığı annesi ve kız kardeşleri için yüreği öyle yanar ki geceleri kâbuslarla ağlayarak uyanır. Dört bir yana haber salarlar. Nihayet Meşet’e giden yaşlı bir adamın sohbetiyle Seriye’yi soran bir çıkar. Tahran’dan gelen Farsça bir mektup üzerine heyecanla dört gün sürecek olan Tahran yolculukları başlar. Seriye’nin kız kardeşleri Masume ve Saniye ile kavuşma anları dokunaklı bir sahneye dönüşür.
Seriye’nin yaşamı yanında en dokunaklı hikâye çocuğunu bırakmak zorunda kalan bir kadının son nefesine kadar yaşadığı ıstırap olur. Zorlu kaçışlarında iki çocuğundan küçük olanı bırakmak zorunda kalan kadına tanık olan Seriye, ben asla bırakmazdım. Gün gelecek üçümüz birlikte ölseydik bırakmasaydım seni diyeceğini bilir. 
“ On yıl sonra da Laçın Hnım’ın hayatında pek bir şey değişmeyecekti. Evlenip yuva kurmasına, yeni çocukları olmasına rağmen aklında fikrinde gözünün önünde Aras Nehri kıyısında, doğma yurdu, ata yurdu, Türk yurdu İrevan’da bıraktığı yavrusu Sabri’si olacaktı. Seksen beş yaşında vefat ederken bile son nefesine kadar oğlum beni affet. Beni affet, ben öleydim sen yaşasaydın, diyerek yıllar önce görme duyusunu yitiren gözlerinden akan yaşlarla hatırlayacaktı. Ermenilerin yaptıklarını Allah’a havale ederek ömrü geçecektir.”
O tayda galdı balam, diye son nefesine kadar ağlayan annenin ahı vardır bu zulümde.
Ermenilerin yaptıkları katliamlarda kan gölüne dönen çukurlar, toplu halde yakılan insanlar, başları ortadan ikiye ayrılan ana kuzuları gözlerinin önünden bir an olsun gitmez.
Romanda o bölgede sıklıkla kullanılan isimleri görürüz: Mesme, Laçın, Firuze, Saniye, Seriye, Toğuz, Azer, Zeynep, Gülnihal; Abbas, Hüseyin, Kasım, Ünal, Yaver, Seyfettin gibi.
Roman boyunca karakterlerin duygularına eşlik eden maniler, türküler, ağıtlar da derleme tadındadır.
Kaçmanın acısı yüreğini tırmalarken şu mani yankılanır:
Yar başa gara bağlar
Üreyin yara bağlar
Vetenden ayrı düşse
Ümidin hara bağlar
Bir türlü gelmeyen babası, yakınları ardından Seriye şu türküyü mırıldanır:
Geceler fikrinden yatabilmirem
Bu fikri başımdan atabilmirem
Neyleyim ki sene çatabilmirem
Her bir dertten olar yaman ayrılık

Uzundur hicrinden kara geceler
Bilmirem men gedem hara geceler
Vuruptur gelbime yara geceler
Ayrılık ayrılık aman ayrılık
Her bir dertten olar yaman ayrılık
Kocası Abbas, Aras Nehri kenarında vurulup boylu boyunca yatarken şu dizeler dökülür Seriye’nin ağzından:
Araz, Araz han Araz
Dağlardan ahan Araz
Yardan bir haber getir
Evimi yıhan Araz

Araz’ı ayırdılar
Ganınan doyurdular
Biz yurttan ayrılmazdığ
Zorunan ayırdılar
Firuze ile Feride kardeşler atlı satıcıların getirdiği al almalar ellerinde evin yolunu tutarken şu türkü fonda eşlik eder:
Iğdır’ın al alması
Iğdır’ın al alması ay balam
Yemeye bal alması
Yar gelenden sonra

Yaremin sağalması, ölürem
Ölürem yar, yetimem yar
Yetimem yar yar ay balam
Ayı sevirem yar sevirem

Yar sevirem yar yar
IğdırDan alma aldım ay balam
Yârimi yola saldım
Var gedenden sonra
Ayva gibi sarardım
Ölürem yar, yetimem yar
Yetimem yar yar ay balam
Ayı sevirem yar sevirem
Yar sevirem yar yar

Deryada deryalıklar ay balam
Suda oynar balıklar
Ne bu sevda olaydı
Ne de bu ayrılıklar
Seriye gözü yaşlı Mehmet Bey’in teklifine evet demek için gittiğinde, hüzünlendiğinde, yâdına sevdiklerini düşürdüğünde hep bir türkü mırıldanır. Kardeşleriyle buluşma neşesinin işaretidir               “ Dağlara Çen Düşende “ türküsü.
Roman, belli başlıklar altında arka planda tarihi bir olayı ele alarak akıcı bir üslupla kaleme alınmış. Yeni baskılarda dizgi hatalarının ve yazım yanlışlıklarının giderilmesi de yerinde olacaktır.
Tarihi bir konuyu bireyler üzerinden başarılı bir şekilde anlatan bu romanın filminin de yapılması dileğiyle diyorum. Öyle ki okurken film izler gibi olacağınız başarılı bir roman. 

Facebook Beğenenler

Henüz yorum yapılmadı!

Bu içerik için yorum yapılmadı. Yorum yapmak için aşağıdaki formu kullanınız.

Yorum Yaz!

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
* İşareti olan alanlar gereklidir.