Halk Şiirinde Melankolik İzdüşümleri

Tarih : 2019-08-17 / Kategori : Kültür & Sanat

Halk Şiirinde Melankolik İzdüşümleri yesil_igdir_yemek.jpg Reklam Alanı

       Fatma Aras 
       Her coğrafyanın bir ruhu var. Coğrafyanın yaşanmışlıkları o coğrafyayı mesken tutmuş insanların da ruhudur biraz. Edip Cansever'in, “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinde dediği gibi "İnsan yaşadığı yere benzer / O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer ." Yüzyıllardır savaşların, işgallerin, göçlerin uğrak yeri olan bu coğrafyada Anadolu insanını ruh iklimi de bu toprakların izlerini taşır.

Acılı bir coğrafyadır burası; acılarını, özlemlerini, beklentilerini, yoksunluklarını, şiirlerde şarkılarda, türkülerde, manilerde, ağıtlarda nefeslerde yaşatır. Savaşlar, göçler, yoksulluk ve elbette aşk acısı gibi topluma ve bireye ait pek çok yaşanmışlık, “kara duygulu, Kara Sevda”, melankolik bir içe dönüklük yaratmıştır. Halk ozanları sosyal, siyasi, psikolojik eğilimlerini ve üretim alanlarını simgeleştiren mahlas kullanırlar şiirlerinde. Bazen usta bildikleri, örnek aldıkları ozanlar tarafından verilmiştir bu mahlaslar. Toplumsal kimliğini bu mahlaslar belirler. Ozanların, zamanla asıl adı unutulur. Sözgelişi Fuzuli'nin asıl adı Mehmet'tir. Nef'i'nin Ömer, Gevherî'nin Mustafa, Dertli'nin İbrahim vs... Çağdaş ozanlar ise genellikle isim ya da soy isimlerini kullanmayı tercih etmektedirler. Birçok ozan şiirini kurarken çok çeşitli temalardan yola çıkar. Bu bakımdan zengin bir şiir hazinesidir halk edebiyatı. Gevheri'de doğa aşk; Pir Sultan'da başkaldırı ve direniş, Dadaloğlu'nda göç ve göçebe Avşarlarının sosyal hayatı; Erzurumlu Emrah'ta koyu bir acı vardır mesela. Acıları soluyarak yazılan bu şiirler, hece vezinli 7, 8, 11 ve 14 lü kalıplarıyla, koşma, koçaklama, güzelleme, ağıt, varsağı, semai, nasihat, muamma, mani gibi nazım biçimleriyle yazılır.
16. yüzyılda yaşamış ünlü halk ozanı Pir Sultan Abdal, toplumsal sorunların ve yoksul alevi halkının saray ve yerel otoritelerin baskı ve sömürüsüne karşı çıkışı bağlamında bugün de yaşayan ve yaygın kitleleri tarafından bilinen şiirler söylemiştir. Pir Sultan için Sünni Osmanlı iktidarına karşı Kızılbaş İran Şahlığı kurtuluş kapısıdır. Bu yüzden "Hızır Paşa bizi berdar etmeden açılım kapılar şaha gidelim" der. Şiirlerinde duru ve yalın bir dil kullanan Pir Sultan “Şu ellerin taşı hiç bana değmez/ İlle de dostun bir tek gülü yaralar beni” dizeleriyle herkes taş atarken Hızır Paşa'nın şerrinden korkup taş atmaya kıyamayarak gül atan dostunun kalbinde açtığı yaraları dile getirir. Halk şiirinde melankoli bağlamında en yoğun işlenen tema her toplumda olduğu gibi kavuşamama ve aşk acısıdır şüphesiz. Aşk, annelik duygusundan sonra insanın en baskın duygusudur çünkü. “Karasevda”da aşk acısı, uzun yas zamanları bitimsiz olur. Bu iç ağıtlardan sözlü ağıtlara dönüşür, oradan türkü ve şarkı formuna akarak estetik oluşumunu tamamlar. 17.yüzyılda etkileyici bir dille şiirlerini kuran Karacaoğlan daha çok aşk bağlamında söyler şiirlerini. Aynı zamanda bir gezgin olan Karacaoğlan, kõy köy şehir şehir gezer, gördüğü her güzele aşık olur, çoğu platonik kalan bu aşklardan yaratır şiirlerini. “Elifin uğru nakışlı / Yavru balaban bakışlı / Yayla çiçeği kokuşlu / Kokar Elif Elif diye... “ der bir şiirinde. 8 heceyle yazılan bu şiirde Karacaoğlan, Elif'e olan aşkından yola çıkarak tabiata açılır, evrensel anlama ulaşır. Elif olmak dünyanın rengi, kokusu olmak gibi bir şeydir. Başka bir şiirinde, “Şu yalan dünyaya geldim geleli / tas tas içtim ağuları sağ iken / kahpe felek vermez benim muradım / Viran oldum mor sümbüllü bağ iken” der. Bu dizeler, altında menfaat yatmayan, bir türlü yaşanamayan sevdanın kanamalı sesi olsa gerek... Karacaoğlan şiirlerinde aşkın yarattığı yaşam enerjisine, yarım kalmışlığın ince melankolisi eşlik eder. 19. yüzyılda yaşamış olan Erzurumlu Emrah'ın gurbet, yalnızlık aşk bağlamında içli ve melankolik şiirleri bugün de halk şiirinde unutulmayan bir yere sahiptir. “Bahçemizde nar ağacı / Kimi tatlı kimi acı / Gönüldeki dert ilacı / Ya bulunur ya bulunmaz” der. 4+4= 8 semai üslubuyla kurduğu bu şiir umutsuzlukla umut arasında devinen, kendini kadere teslim etmiş sızılı ruh halinin dışavurumudur. Bu ruh dağınıklığı ciğerinden yükselen ah sesini duyumsatır adeta. 20. yüzyılın büyük ozanı Aşık Veysel, aşk, doğa, toplumsal sorunlar gibi temalarda zengin bir şiir kurar. Çocuk yaşta geçirdiği hastalıktan gözlerini kaybeden ozan, gönül gözüyle bakar dünyaya. "Dost dost diye nicesine sarıldım/ benim sadık yarım kara topraktır” dizelerinde yaşamın geçiciliği, insan ilişkilerindeki vefasızlık, doğanın üretkenliği toprak üzerinden güçlü bir sesle anlatılır. Başka bir şiirinde “Sen bir kara koyun ben de bir kuzu / Sen döndükçe ardın sıra melerim” der. 11 heceli, koşma biçiminde yazılan şiir aşka büyük sadakatin ifadesidir. Okurun duygularını darmadağın eden bu dizeleri, onu terk edip giden eşinin ardından yazdığı söylenir. Ahmet Arif’in bir dizesinde “Onur da ağlar” dediği gibi, Aşık Veysel’in onurunun ağlayışı var bu şiirde. Yakın tarihimizin halk ozanlarında Aşık Reyhani aşk, ayrılık temalı şiirler yazar; “Al beni ne olur sevdaya götür / Erenlerden geri kaldım sevdiğim / Saz bir bahanedir göğsümü dövdüğüm / Bir kemik bir deri kaldım sevdiğim.” Bu dizeler hiç kuşkusuz melankolinin dibe vurmuş halidir. Aşık Reyhani, hayatın yasını, ağıtını, tutkusunu döker dizelerinde.
Halk edebiyatında özgün yere sahip olan şiir türünden biri de tarihsel mitolojik anlatısı olan mesel geleneğinden beslenen sanat değeri taşıyan şiirlerdir. Kerem ile Aslı, Leyla ile Ferhat, Tahir ile Zühre, Şiirin ile Ferhat, Yaralı Mahmut ve Mahbup gibi manzumlarda destansı, tasavvufi, mistik öğeler yer alır. İçinde beşeri aşktan ilahi aşka uzanan bir acılı hikâyeler taşır. Benzer hikâyesi olan çoğu anonimleşmiş şiirler müzikli türkü formatında icra edilmektedir.  Fırat Ağıdı, Sarı Gelin, Yemen Türküsü, Onbeşliler Ağıdı, Hekimoğlu, Boş Beşik, Ala Geyik, Çanakkale türküsü, Ezo Gelin, Celal Oğlan, vs gibi... Bütün bu türkü ve ağıtlarda derin bir umutsuzluk, çaresizlik ve melankoli vardır. Dinleyiciyi derin kedere gömen Yemen Türküsü, 1. Dünya Savaşı'nda ölen Osmanlı askerleri için yakılmış ağıttır. Anonim bir eser olan “Fırat Ağıdı” Fırat nehrinde boğulan sevgiliye yakılmıştır. “Şu Yüce Dağları Duman Kaplamış” Türküsü,  93 harbinde Allah-u Ekber dağlarında ölen askerler için yakılan ağıttır. Neşet Ertaş'a ait meşhur “Acem Kızı” yurtdışında gördüğü ve uzun yıllar aklından çıkartamadığı bir İranlı kadına söylenmiştir. Çanakkale Türküsü” bugün milli marş havasında söylense de gerçekte Anadolu insanının bitmeyen savaşlar karşısındaki çaresizliğini ve umutsuzluğunu anlatan eşsiz bir şiir ve türküdür. Yine Burada kendi tanıklılığımı da içeren bir konuya değinmek isterim. Ülkemizde güneşin ilk düştüğü yerde Iğdır’ın Yukarı Aratan Köyünde, Efruz adında bir kıza, komşu köyden Abbas adında bir delikanlı aşık olur. Defalarca, 'kız istemeye' giderler ama her defasında kız tarafı, “Olmaz,” yanıtını verir. Geleneğe göre bir kızın eşarbını, tokasını, kolyesini, elindeki su testisini kırmak veya kaçırmak o kızın bahtını engellemek demektir. Bu gibi hallerde zorunlu evlilik kaçınılmaz olur. Abbas çareyi Efruz’un boynundaki kolyeyi kaçırmakta bulur. Kızın annesi” Ben bu töreyi yıkarım” diyen, kaçırılmış bir kızı alacak kadar yürekli, kendi köyünden başka bir delikanlıyla nişanlar kızını. O tarihte kaçırılmış bir kızı kimse istemez, kan davası sebebi sayılırdı. Haber pamuk tarlasına su vermeye giden Abbas’a ulaşır. Abbas elindeki küreğe çenesini dayar ve "Çarşambayı sel aldı, bir yar sevdim el aldı” diyerek oraya yığılır kalır. Efruz’un kolyesiyle birlikte gömülür Abbas. Yine aynı köyde, genç bir kadın ilk doğumda ölür. Kızın annesi yanık ağıtlarla kendini paralar “ Çiy düşmüş diken güle/ sarılmış diken güle/ kimler gözünü dikti/ sen gözün diken güle” diye ağıt yakar. Kızının ölümünden sonra damadının başka birine gönül vereceğini bilmenin acısını dile getirir mani türünde söylenen acılı bir şiirdir. Bunun gibi halkın acısını, yansıtan pek çok ağıt, yas, mani, karasevda hikâyesi şiire, türküye durmuştur bu topraklarda. Günümüz ozanları olan ve yakın geçmişte hayata veda eden Mahzuni Şerif, Neşet Ertaş gibi halk ozanları bu geleneğin öne çıkan son temsilcileridir. Şüphesiz zengin bir geçmişe sahip olan halk şiirinde adını sayamadığımız birbirinden değerli nice ozan, nice şiir vardır. Çağımız modern şiir çağı olarak nitelense de Anadolu insanının acılarını, umutsuzluklarını, yoksulluğunu, sistemle çelişkilerini, melankolisini nakış nakış işlediği halk şiiri geleneği kendi damarında yerel ulusal ozanların dilinde, hem yazılı hem de müzikli türkü formuyla zengin bir verim içinde devam ediyor. Bütün bular üstesinden gelip veya gelemeyip ders aldığımız zor deneyimleri hatırlatıyor. Modası geçmeyen bu ağıtlar, uzun yas günümüzde en çok da kırsal kesimlerde devam ediyor!
Yer aldığı dergi: Aksisanat Edebiyat Dergisi
Sayı: 4 Ocak, Şubat, Mart 2019

Facebook Beğenenler

Henüz yorum yapılmadı!

Bu içerik için yorum yapılmadı. Yorum yapmak için aşağıdaki formu kullanınız.

Yorum Yaz!

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
* İşareti olan alanlar gereklidir.