NEYLERSİN ÖLÜM HERKESİN BAŞINDA

Tarih : 2020-05-29 / Kategori : Kültür & Sanat

NEYLERSİN ÖLÜM HERKESİN BAŞINDA Reklam Alanı

(Kardeşlerimin Ölüm Yıldönümü Üzerine, Birkaç Yürek Sözünü Dile getirmek istedim)
Bundan tam 22 yıl önce, can kardeşlerim: İbrahim ve Ahmet Suphi Bozyel’i 23 Mayıs 1998 yılında, sabaha karşı saat 04.30 da, Erzincan yolunda kaybettik.

Bir trafik kazasıyla, nice sevenleri ardı sıralarınca bırakıp, aramızdan ayrıldılar, ölümsüz hayatla buluştular… İlahi Emre tabii oldular.

Onlar da Güneşin doğması gibi doğdular, her canlı gibi yaşadılar. Ama gün geldi, o gün; ufukta kaybolan bir güneş gibi battılar. Ölümleri bir ateş gibi içler yaktı, canlardan can koptu.

Doğumlarında şükür dualarının arşa yükseldiği kahkahaların çınlattığı ev; sabahın zifiri karanlığında meydana gelen o talihsiz kazayla bir matem ocağına dönüştü.

Kara yazgı kapıyı çalmıştı bir kere. Gözyaşı ve hasret tam 22 yıldır eşlerinin, evlatlarının baba, kardeş ve sevenlerinin ekmeklerine katık oldu…

Yahya Kemal’in dediği gibi;

Artık demir alma günü gelmişse zamandan,
Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Elbette ki hayat bir hikâyedir. ‘Ne kadar uzun olduğu değil ne kadar güzel olduğu önemlidir’ derler. Derler demesine de, yine de; son buldu mu hayat, ölüm denen gerçekle… Kaldıramaz bu ağır ayrılık yükünü, zayıf bedenlerimiz…

Elimizden ne gelir? Hiçbir şey.

Ancak Cenabı Allah’ın, Kur’an-ı Kerim’de ki; “Her nefis ölümü tadacaktır” uyarısı; ölümün eninde sonunda her birimizi bulacağına, ölümün kaçınılmaz olduğuna, bu dünyadaki yaşamın ölümle sona ereceğine işaret eden sözleriyle; yaşamın dallarına tutunmaya, güzel ve dürüst bir hayat sürmeye çalışırız.

Şüphesiz ki bu dünyayı terk-i diyar eylemiş sevdiklerimizin bir daha aramıza dönmeyeceğini biliriz. Zira İlahi nizam bu. Öyle değil mi?

Hz Ali Efendimiz de bir defasında, bu ilahi nizama işaret ederek; ”Bu iş (ölüm) sizinle başlamadı ve son olarak da sizinle bitmeyecektir. Gerçekte ölen arkadaşınız-akrabanız sanki yolculuğa çıkmıştır. Öyleyse bunu da o yolculuklardan biri olarak hesaplayın. Eğer (yolculuktan dönüşte) sizin yanınıza gelse, gelmiştir. Yoksa ona doğru siz gideceksiniz” demiştir. Ne anlamlı ve ibret dolu bir söz.

Lakin bu hakikate rağmen gözlerimiz yine yol çeker, ufka bakar ve canı-cananı gözler.

Bu özlem olmasaydı der miydi şair:
Dünyâda sevilmiş ve seven nâfile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.

Ahmet Suphi 1980 öncesi mücadelesinin en çetin günlerinde her türlü mücadeleyi veren, güçlü bir yapısı vardı. Gözü pekti. Herkesin takdir ettiği Allah vergisi bir yürek ve cesarete sahipti.

Yiğit birisiydi. Haksızlıklar karşısında dik duran, tavizsiz bir kişiliğe sahipti. Bunların yanı sıra çok sevgi dolu birisi, evine, eşine, çocuklarına muhabbeti ve bağlılığı tarifsizdi. Çok genç yaşta kaybettiğimiz ağabeysi Yusuf’un yokluğunu hep içinde hissetti. Rahmetli Yusuf’ta Mamak cezaevi mağdurlarındandı. Gazi Eğitim Beden Bölümünde okuyordu. Kempo Karete hocalığı da yapıyordu. Okuduğu yıllar da Ankara Yıldırım Beyazıt Yurdunda kalıyorduk. Okulda kendisine saldırılmadığı kavgasız, tek bir gün olmadı. Çok cesurdu. İnanılmaz derecede de ağzı sıkı birisiydi. Vefat ettiğinde 31 yaşında ve geride iki çocuk bırakmıştı.

İşte Ahmet Suphi (ORUÇ ismiyle tanınırdı) bugün bize yaşattığı hasretin aynısını, ölünceye kadar Yusuf hasreti olarak yaşadı. 36 yaşında o malum kazada, hayata gözlerini böyle bir hasretle yumdu.

Rahmetli ağabeyim İbrahim Bozyel de, Türk milliyetçisi bir dava ve gönül adamı olarak sadece biz kardeşlerinin ve evlatlarının değil tüm kendisini yakından tanıyanlarında hatıralarında ölümsüz bir yere sahiptir.

O hayatı hoyratça kullanmadı. Türklüğün, Türk Milletinin, Türk dünyasının, Turanın kara sevdalısıydı. Nefesi Iğdır kokan, yüreği Türkiye ve Türklük için atan, Türk kültür ve edebiyatının kara sevdalısıydı.

Yirmi küsur yıl tek başına, tüm maddi ve manevi yükünü çekerek, arkadaşlarıyla birlikte, “Gardaş Edebiyatlar” dergisini çıkardı.

Dünyanın dört bir coğrafyasında yaşayan görkemli Türk medeniyeti ve temsilcileriyle aramızda gönül ve düşünce köprüsü oluşturdu. Bilmediklerimizi, tanımadıklarımızı onun sayesinde bildik, gördük ve tanış olduk.
Merhum Elçibey’in ifadesiyle o; “Türkiye dışındaki Türklüğün ve Türk kültürünün dünyaya açılan penceresi oldu”
Bir gün ona sence dostluk nedir diye sorduğumda; Dostluk; “dostun kapısında dimdik ayakta durmak ve bağlılıkta sebat etmektir”. Dostluk; “Dostuna şah damarı kadar yakın olmak demektir”, demişti.

Bu mana da, İbrahim Bozyel arkadaşlarına, dostlarına hep saygıyla, güvenle yaklaştı. Hiçbirine sırt dönmedi. Yıllar içinde oluşan bağları koparmadı. Kendisine duyulan sevgi ve saygıyı tükettirmedi. Dostluklara vefalı kaldı.
Şair ve yazardı. Edebiyatçıydı. Folklor hocasıydı. Çalıştırdığı Iğdır Lisesi Folklor ekibini, Fransa’nın Dijon şehrinde dünya birincisi yapmıştı.

Mahalli çapta tiyatro ekibi oluşturdu. 20 Ocak Bakü’deki Rus vahşetini konu alan; “Karanfiller ağlamasın” eseri, Azerbaycan’da, Avrupa’da ve Türkiyenin dört bir yanında sahnelendi, ayakta alkışlandı.

Avukattı. Baro Başkanıydı. Azerbaycan-Nahcivan’da hukuk derslerine, Iğdır lisesinde sosyoloji, mantık ve felsefe derslerine girdi. Yüzlerce öğrenci yetiştirdi. Çoğunu hukuka yönlendirdi. Azerbaycan’a ilk Türk öğrencilerini o götürdü.

Tüm bunların yanında yarınlarına, çocuklarına maddi anlam da asla yatırım yapmadı. Her yatırımı inandığı değer yargılarına ve arkadaşlarının müşkülatlarına yaptı.

Öyle ki etnik-bölücü PKK’lı teröristlerin alçakça yol kesip-baş kestiği en tehlikeli zamanlarda dahi Tunceli’de Ağrı’da, Van’da, Erzurum’da, Ankara ve İstanbul’da mahkeme kapılarını aşındırdı. Yollar onun yol arkadaşı oldu.

Dava arkadaşlarımızın davalarını baktı. Asla korkmadı, yılmadı… Tehditler aldı; “vız gelir tırıs geçer” dedi.
Kaderden kaçılmaz deyip bir tek Allah’a sığındı. Ana ve babasının, ailesinin dualarına teslim oldu.

12 Eylül Askeri Darbesi sonucunda, Türk Milliyetçilerine karşı hazırlanmış komplolarla, düzmece ve uyduruk belgelerle Iğdırlı ülküdaşlarımızın haklarında talep edilen İdam cezalarını, müebbet hapis istemlerini boşa çıkardı.

12 Eylül ve sonrasının kara günlerinde hürriyeti elinden alınmış, gençliği çalınmış ülküdaşlarımızın hak ve hukukunu savunmak, komploları boşa çıkarmak için canla başla çalıştı.

Uykusuz geçen geceler kendisine zindan oldu. Ve fakat sonunda avukatlığını yaptığı Dava arkadaşlarımızı Allah’ın izniyle hürriyetiyle yeniden buluşturdu.

Tabii o asil ve şerefli, muhterem insan bir rüzgâr gibi esip aramızdan ayrıldıktan sonra, ailesinin kapısını çalması, çocuklarının hal ve hatırını sorması, onları kucaklaması gereken, çok değer verdiği bazı sözde (!) dostlar da; “kayıplara karıştı”…

Aziz ağabeyim, arkadaşım, arkam, dağım ilham kaynağım İbrahim Bozyel, hatıralarıyla bize emanet olup, bedeni mezara taşınırken, belki toplasan dördü-beşi geçmez o “iyi gün dostları” adeta firar ettiler.
Oysaki onlara çok değer verirdi. Kimi Iğdır’ın, kimi Azerbaycan’ın, kimi fikir dünyamızın değerleridir, bunlar; “korunmalıdır”, derdi.

Ha unutmadan söyleyeyim, “bir fincan kahvenin kırk yıllık hatırını” dahi elinin tersiyle iten, bu herkesin bildiği üç-beş vefasız insanla karşılaştığımızda, adeta dil birliği etmişçesine; ‘yaşamın meşgalesini kendilerine kalkan yaparak, bir yığın uyduruk mazeretlere sığınmakta ve vefasızlıklarını gizlemeye çalışmaktalar. Neyse onlara diyeceğimiz bir şey yok. Çünkü hak sahibi ben değilim ki, onlara hakkımı helal edeyim veya etmeyeyim.

Lâkin önceden bilmediğim ve fakat sonradan ortak hatıralarını kendi ağızlarından dinlediğim nice gerçek dost ve arkadaşlarını tanıdıkça, İbrahim Bozyel’in ardından devam eden ve hala süren yürek sızılarına şahit oldukça, ne mutlu bu hakiki dostluklara ve riyasız dostlara demeyi ömrüm boyunca bir borç bileceğim...
Evet… Bugün ebedi dünyaya irtihallerinin üzerinden tam 22 yıl geçti. Nice sayısız geceler uykularımda görmek için, onları hayal ettim de uyudum. Bu nedenledir ki; Ağlayan, gözyaşı döken sadece gözlerim değil, yüreğim de ağlıyor.

Rıhtımda kalanlar bu seyâhatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,
Bîçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayâtın ne de son mâtemidir bu!

Elbette ki yüreğim çok acılar, çok boşluklar yaşadı. Çünkü Azerbaycan’da olduğum için tabutuna omuz veremediğim Annemin dışında, hayatının son yıllarında evlat acıları yaşamış baba, amca, dayı tabutları kaldırdım. Mezarlarına kendi ellerimle koydum … Kaç ülküdaşın na’şını tekbirlerle taşıdım, sayısını bende unuttum. Kaç tanesinin çocuğunu bir baba şefkati gibi sardım, sarmaladım. Bunları yaşadığım her defasında yüreğim yangın yerine döndü. Kimi zaman içime akıttım gözyaşlarımı, kimi zaman koyuverdim bir sel gibi, akı verdi çağlayan ırmaklar gibi.

Ama kardeş ayrılığı bir başka oluyormuş… Fazla yazamayacağım. Sadece kimse yaşamasın, kimse tatmasın diyorum. Yüce Rabb’imden niyazım budur.

Ruhları şad, mekânları Cennet olsun.

İnna Lillahi Ve İnna İleyhi Raci’un, (Şüphesiz Biz Allah’tan Geldik ve Şüphesiz Dönüşümüz O’nadır.).

                                           Abbas BOZYEL

                                           Iğdır Eski Milletvekili 

Facebook Beğenenler

Henüz yorum yapılmadı!

Bu içerik için yorum yapılmadı. Yorum yapmak için aşağıdaki formu kullanınız.

Yorum Yaz!

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
* İşareti olan alanlar gereklidir.

Kerbela

Kerbela Sayfası