20.YÜZYILIN KORKUT ATASI; CENGİZ AYTMATOV

Tarih : 2020-06-08 / Kategori : Kültür & Sanat

20.YÜZYILIN KORKUT ATASI; CENGİZ AYTMATOV Reklam Alanı

Bozkır diyarların zengin aktarımlarını ve imgelerini yöresellikten evrenselliğe taşıyan dünya edebiyatımızın en seçkin yazarlarında biri olan Cengiz AYTMATOV 1928 yılında Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’e bağlı olan ve daha sonrada eserlerinde adından sıkça söz edilen Talas Vadisi’nin Şeker Köyü’nde dünyaya gelir. Aytmatov 2.Dünya Savaşı’nın yokluk ve kıtlık yıllarında yüzyılın kahramanlığına doğru ilerleyen bilgelik dolu bir çocukluk evresinden geçer. 

Herkes babasını çok sever... Fakat onun sevip sarılacak bir babası yoktur. O, savaş yıllarının yetim kalan öksüzlerin babası, özlemlerinin sazı, nağmesi olacaktır. 1937 yılında Sovyet Sosyalist yönetiminin temizlik harekâtının kurbanlarından olan babası Törekul Aytmatov’a olan hasreti, onun ata yurduna olan bağlılığını perçinlemiştir. Kırgız halkının kahramanlık öykülerini büyük bir övgü ve minnetle günümüze getiren, ata yurdunu atası (babası) ile özdeşleştiren, sadakat, sevgi ve köklere olan bağlılığını anne sevgisi üzerinde imgeleştirerek bize sunan Aytmatov, hayran olduğu coğrafyanın kapılarını bizlere aralamıştır. Savaş yıllarının küçük Aytmatov’u, babaannesinin ninnileri ve hikâyeleri ile imge dünyasının temellerini oluşturmuştur. Manas’ın oğlu Semetay ile savaşta ölen tüm kahramanlar için yakılan ağıtları, sevinçleri ve zaferlerin işlendiği hikayeler sadece Kırgız halkının değil; dil, tarih ve manevi birlikteliğin yoğun olarak yaşatıldığı Orta Asya halklarında da büyük bir karşılık görmüştür. Bir yandan küçük yaşlarda babasızlığın hüzünlü yanını kendi içinde kutsallaştırırken, öte yandan gerçek yaşamın sorunları ile yüzleşmiştir. Yaklaşık on yaşlarında toprağı ekip biçmeyi, onu işlemeyi öğrenir. Bulunduğu köyde zekâsı ve muhakeme yeteneği ile kısa sürede iş hayatında kendini ispatlayan Aytmatov 14 yaşında vergi memuru olarak işe başlar. Yokluk ve sefalet içinde hayatta kalma mücadelesi veren halkının yaşamlarını yakından gözlemler. O artık yüzyıl öncesi hikayeleri büyük bir hünerle bize sunan edebiyatçı olma misyonuna, gündelik yaşamdaki sosyal ve ekonomik anlamda etkileşim içinde olan hikayeleri de bizlere sunmuştur. Hayat serüveninin toprağı işleyerek başlayan yanı, onu evreselleştirmiştir. Ben sınırlarını aşıp dünyanın öte ucuna ulaşan büyük edebiyatçı Cengiz Aytmatov’un bütün kitaplarını okuma ayrıcalığını ve bahtiyarlığını yaşadığım için kendimi hep şanslı hissetmişimdir. Cengiz Aytmatov Türk Dünyası'nda ilelebet parlayacak bir yıldızdır. Dünya edebiyatında kendini kabul ettirmiş, şahsına özgü tarzıyla yazdığı hikayelerinde günlük hayata naif insancıl dokunuşları (Sultan Murat, Oğulla Buluşma, Kızılelma, Deve Gözü vd) vardır. Cemile’ye aşık olmuş, Gülsarı’ya herkes binmiş, Beyaz Gemi ile çocuklar Issık Göl’de gezmiştir. Ulu yazarın romanlarında ise dünyada insanoğlundan başka canlıların da yaşam hakkının olduğunu, insanoğlunun kendi nesline de düşman olduğunu edebi derinliği olan evrensel dille dillendirmiştir (Dişi Kurdun Rüyaları, Toprak Ana, Gün Olur Asra Bedel vd).

Dünya onu Cemile isimli aşk hikayesini Fransız şair Luiz Aragon’un çevirisi ile tanıdı;

“…Gece çok güzeldi. Uzak yakın bütün yıldızların ışıl ışıl parladığı Ağustos gecelerini kim bilmez! En küçük yıldız bile görünür.

…Ne Kazak ne de Kırgız türkülerine benziyordu, ama her ikisi de vardı bu türkülerde. Danyar’ın türküsünde bu iki kardeş milletin en güzel nağmeleri birleşip erimiş, tek türkü oluvermişti ve bunu başkasının söylemesi de mümkün değildi. Hem dağların hem bozkırların musikisiydi bu. Bazen Kırgız dağları gibi yankı yankı yükseliyor, bazen Kazak bozkırları gibi dalga dalga yayılıyordu.

…Danyar aşıktı. Denizler kadar derindi onun aşkı. Bunu iyice seziyordum, ama başkalarının aşkına hiç benzemiyordu. Çok büyük bir aşktı bu. Hayat aşığı, toprak aşığı, tabiat aşığı idi. Bu aşkını içinde saklıyor ve türkülerde duyup yaşıyordu.”(syf:45-48-48).

2.Dünya Savaşı’nda cephede solup giden oğullar, savaşın acımasız yokluğunda ezilen analar, boynu bükük eşler ve solan aşkların dramını işleyen Toprak Ana ilk romanıdır;

“…Ürün olarak tarladan ne kaldırırsak hepsini orduya gönderiyorduk. …Acınacak haldeydik. Açlık, her kapıya gelip dayanmıştı. O günün kadınları bugünün nineleri, çocukları… Aç, çıplak, perişan… Kolhozda canla başla çalışmaları, tarifsiz acılar ve gözyaşları içinde zaferi bekleyişleri…

…Rüzgarların Kervansarayı tren istasyonundaki bekleyişimizin son sabahı; uzaklardan bir tren sesi, doğudan geliyordu. …Vagonlara yüklenmiş tanklar, toplar, nöbet tutan ağır kürklü askerler… Vagonlardan eksik heceli şarkılar, balalayka ve akordeon sesi duyuluyordu. “Tren durmayacak, çekilin raylardan” diye bağırıyordu istasyon görevlisi. İşte tam bu anda, hemen yakınımızda, bir ses, bütün sesleri bastırarak kulağıma çarptı: “Anaaa! Alimaaaan!…” Allahım! Allahım! Maysalbek idi bu! Tam yanımızdan hızla geçiyordu. Kapı penceresinden beline kadar dışarı sarkmış, bir eliyle kapıya tutunuyor, öbür eliyle asker şapkasını sallıyordu. Bağıra bağıra bir şeyler söylüyor, bize veda ediyordu. Ben sadece “Maysalbeek! Maysalbeek!” diye olanca sesimle bağırdığımı hatırlıyorum. Ama, o çok kısa zamanda, oğlumu şaşılacak kadar net bir şekilde görebilmiştim. …Yüzünde ve gözlerinde hem sevinç vardı hem keder, hem acıma vardı hem de veda bakışları! Onu gözümden hiç ayırmadan koşmaya başladım. Trenin son vagonu büyük bir uğultu ve takırtıyla beni geçip gitti. Sonra, sonra düşüp kaldım. Yolun üzerinde inim inim inliyor, ağlıyordum. Oğlum savaş meydanına gidiyordu ve ben onu rayları kucaklayarak, sıkarak uğurluyor, veda ediyordum!

 …İstasyona yürürken Aliman: “Al ana, al bunu. Maysalbek sana bıraktı.” Ben onun peşinden koşarken elinde salladığı şapkasını bana attığını öğrenmiş oldum. O şapkayı kalbimin üstüne sımsıkı bastırdım ve hiç unutmadım.

…O şapka hala bende, evimizin duvarında asılı duruyor. Haki renkli, kulaklıklı, bildiğimiz asker şapkalarından biri. Alnın biraz yukarısına rastlayan yerinde bir yıldız var. Bazen o şapkayı ellerime alır, yüzüme sürerim ve oğlumun kokusunu bulurum onda.” (syf:52-60-61-62).

Aytmatov’un edebiyat zirvesi olan Gün Olur Asra Bedel isimli romanı tutsaklığa, baskıya, sürgünlere karşı umudu hep diri tutan bir haykırıştır. Bu eser 2.Dünya Savaşı sonrası baskıcı politikalara karşı, Sovyetler Birliği’nin popüler yazarlarından Aytmatov’un diktatör Stalin döneminin zulüm ve “halk düşmanı” yaftasıyla yokedici sistemine karşı adeta bir özeleştiridir. Ayrıca Mankurt kavramını bu eseriyle Dünya’ya ve özellikle Türk Dünyası’na kazandırmıştır. 

Dünya edebiyatında ses getiren, 176 dile çevirileri yapılan eserleriyle Cengiz Aytmatov her daim saygıyla anılacak ulu bir yazarımızdır. Belki de o çağımızın şahsında vücut bulduğu Korkut Ata'mızdı. Yürüdüğü yol Dede Korkut yoluydu. Okurlarına Issık Göl’ü, Tanrı Dağları’nı, Talas Vadisi’ni resmeyledi, Kırgızları anlattı. Yaşadığı ve eserleriyle bizlere yaşattığı yurtlar hep Oğuz Kağan yurtlarıydı…  
         

Ruhumuzu okşayan nidalarınla her daim yaşayacaksın. Mekânın cennet olsun Çingiz Aytmatov... 07.06.2020
                                                                                                                             

    Av.Murat SÜRMELİ

 

Facebook Beğenenler

Henüz yorum yapılmadı!

Bu içerik için yorum yapılmadı. Yorum yapmak için aşağıdaki formu kullanınız.

Yorum Yaz!

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
* İşareti olan alanlar gereklidir.

Kerbela

Kerbela Sayfası