IĞDIR TARİHİNDE “HAİNLER” VE “KAHRAMANLAR”
           Değerli okuyucu! Bu kez yine uzun bir yazıyla sizleri yoracağım. Bu yazıyı okumadan önce daha önce yazmış olduğum “DEVRİMİ YAŞAMAK MI, DEVRİMİ AŞMAK MI?” başlıklı makalemi okumanızı önemle salık veririm. Dört dünya devriminden (Amerikan, Fransız, Rus ve Türk) örnekler vererek devrim ve toplumsal alt-üst oluşların yaşandığı dönemlerde “hain” ve “kahraman” kelimeleri arasında ince bir çizgi olduğunu örnekler vererek açıklamıştım. 
           Şimdi gelelim 20’nci yüzyıl Iğdır’ına ve şu soruyu soralım:  Iğdır halkı veya devlet veya siyasi partiler veya yasa dışı örgütler “kahraman” ilan edilen şahsiyetleri daha sonra “hain” ilan ederek bir bakıma tarihin bu acımasız kuralına onlar da yenik düştüler mi? 
 
           SÜRGÜN KANUNU VE IĞDIR
           Öncelikle sizlere bazı tarihi bilgileri sunmak isterim. Bildiğiniz gibi 1917-1920 arası dönemde Iğdır’ın da içinde olduğu bölgede Ermenistan Cumhuriyeti kuruldu ve etnik-dini gruplar arasında acımasız bir iç savaş başladı. Ermeni ve Êzidi ahali bir yanda Kürt ve Azeri ahali (Müslüman) diğer yanda olmak üzere tüm hızıyla devam eden iç savaş özellikle 1919 yılında en şiddetli günlerini yaşadı. Müslüman ahalinin yardım alabileceği en yakın güç bir Osmanlı vilayeti olan Beyazıt idi. Ermeni komitacıların dışarıdan yardıma ihtiyacı yoktu. Lenin’in emriyle bölgeyi terk eden Rus ve Kazak askerlerinin geride bıraktığı silah ve cephaneyle askeri üstünlüğü ellerinde tutuyorlardı. Önemli bir organizasyon ve saldırı gücüne sahiptiler. 1914-15 yıllarında Osmanlı toprağında yaşanan Ermeni tehciri (veya bazı tarihçilere göre soykırımı) nedeniyle Iğdır ve Erivan bölgesine gelip yerleşen Osmanlı Ermenileri (Kaxtaxanlar) bir intikam peşindeydiler. Iğdır ovasına yerleşik Kürt ve Azeri köylerine baskın yapıp katliamlara neden oldular. Bir Kürt köyü olan Kucax’a saldırıp ahalinin tamamının boğazını kestiler. Aynı şekilde Oba, Hakmehmet ve diğer Azeri köylerinde akıl almaz katliamlara neden oldular. Katliamdan kurtulan Azeri nüfus ya Melekli köyüne sığındı ya da İran Azerbaycan’ına doğru yola çıktı. Onları koruyacak silahlı bir güç yoktu. Bazı tarihçilerin (!) büyük bir askeri güce sahip olduğunu iddia ettikleri Aras-Türk Cumhuriyeti sadece kâğıt üstünde vardı. 
           Kışlakları obada kurulu olan Redkî ve Brukî aşiretleri de saldırılara fazla dayanamadılar, köylerini terk edip Osmanlı toprağına, Muş ve Van’a göç ettiler. Orada tehcir sırasında boşaltılmış olan Ermeni köylerine yerleştirildiler. Iğdır’ın en zor yılında (Kaça-Kaç) Iğdır toprağında Müslüman ahaliyi koruyan ve kahramanca mücadele veren beş kişi vardı: Pernavut (Gaziler)’da Şamil Bey, Orgof (Suveren) ve dağ köylerinde Kerem Bey, Doğu Iğdır’da Ali Mirze Bey ve Ahmed Şemo ve Melekli’de Hacı Ekber Tufan. Şamil Bey, Ali Mirze Bey, Ahmed Şemo ve Kerem Bey dağlık bölgede kendilerini savundukları için daha az kayıp veriyor, Ermeni saldırılarını başarıyla püskürtüyorlardı. Ama Melekli köyü obanın orta yerinde kurulmuştu. Etraf köylerden gelen Azeri nüfusla birlikte sivil ahalinin sayısı 3000’i aşmıştı. Hacı Ekber Tufan var gücüyle direniyordu ancak erzak ve cephane sıkıntısı baş gösterince yardım almak için Ali Mirze Bey’e başvurdu. Ahmed Şemo ve Ali Mirze Bey’in askeri gücü ancak kendilerini savunmaya yeterliydi. Hacı Ekber Tufan, Ali Mirze Bey’in yardımıyla Beyazıt vilayetine gitti. Bundan sonrasını Merhum Hacı Ekber Tufan’ın 17 Kasım 1954 tarihli PAMUKOVA gazetesindeki hatıratından aktarmak istiyorum:
 
         “Bu arada ben ailemle birlikte Şeril’e, akrabalarım Esat, Kurban, Medet ve Celil de Beyazıt’a gittiler. Bir müddet sonra gelip bizi de İran tarikiyle Beyazıt’a getirdiler. Bu arada Ermeniler, Iğdır ve civarında Müslümanları tazyike ve katliam hazırlıklarına başladılar ve Türklerin en çok barınağı olan Melekli’yi kire (Ağrı Dağı tarafından)  tarafından muhasara (kuşatmışlardı)  etmişlerdi. O zaman Beyazıt’ta muhacir olarak bulunan Söğütlü Mahallesinden Tüccar Abbas’la birlikte Fırka kumandanı Cavit Bey’e giderek vaziyeti anlattık. Birkaç günlük intizardan (beklemeden) sonra bize bir şey yapamayacağını ancak aşiret reisleriyle görüşmemizin faydalı olacağını resmen bildirdiler. Derhal, bilahare Beyazıt Mebusu Şevket Bey’e başvurduk. Şevket Bey, Şeyh İbrahim Bey, Abdülvahap Bey ve Zorzade İzzet Efendi’yi çağırarak kısa bir müşavereden (danışmadan) sonra bizzat kendisi de iştirak etmek suretiyle Melekli’yi kurtarmağa karar verdiler. Fakat Şevket Bey’in bu hareketi tahrirat (yazı işleri) kaleminden istifasını icap ettirdiğinden yerine, Bro Hesso Telli namıyla maruf İbrahim Ağa gönderildi. Giden bu aşiret kuvveti Ermenilere büyük telefat (can kaybı) vererek 3000’e yakın Türk’ü kurtarıp Erhacı’ya getirdiler. O zaman Ermeniler de katliama başlamıştı. Kılıçtan ve zulümden kurtulanlar Erhacı’ya sığınıyordu.”
Değerli okuyucu! Yukarıda Hacı Ekber Tufan’ın kendi kaleminden çıkmış bu ifadede özellikle bir isme dikkatinizi çekmek isterim: Bro Hesso Telli. Bu isim Kürtçe Biro Heskî Tellî olarak yazılır. Türkçesi şu anlama gelir: Telli Hanımın oğlu Hasan’ın oğlu İbrahim. “Bro” kelimesi “İbrahim”in Kürtçe kısaltılmış halidir. Bro Heski Telli, yanına aldığı aşiret (Kürt) süvari birliğiyle Melekli halkını katliamdan kurtarır. Böylece yukarıda ismini verdiğim beş kahramana altıncısı eklenir: Bro Heski Telli. 
         Bu arada Kazım Karabekir Paşanın anılarında da yer alan yazışmalardan  da anlıyoruz ki Ali Mirze Bey, Ermeni ileri gelenlerinin, “Teslim olun! Size iyi davranacağız,” şeklindeki mektuplarına , “Sizler Müslüman ahaliyi katlediyorsunuz. Sizinle birlikte olamayız,” diye cevap verdiğini biliyoruz.
         14 Kasım 1920 yılında Iğdır, Büyük Millet Meclisi sınırlarına dahil olur. Cumhuriyet ilan edilince de Beyazıt vilayetine bağlı bir ilçe olarak Cumhuriyet sınırlarına katılır. Kürt kökenli (Gêloî aşireti mensubu) Beyazıt Vali yardımcısı Numan Efendi geçici kaymakam olarak Iğdır’a gelir. 
          Değerli okuyucu! Şimdi sizleri birdenbire başka bir konuya götüreceğim. 1925 yılında patlak veren ve aynı yıl içinde bastırılan Şeyh Sait Kürt İsyanına. Bu isyan hareketi daha çok Diyarbakır, Elazığ ve o bölgeye yakın illerde etkin oldu. Iğdır hatta Beyazıt bölgesinden tek bir kişi bile bu isyana ne destek verdi ne de isyana katıldı. 
Devlet, 1926 yılında “Ağa ve Beyleri Sürgün Kanununu” çıkartır, acımasız ve büyük ölçüde haksız davranır. Iğdır ve Beyazıt çevresindeki Ağa ve Beyleri de bu kanunun uygulama alanına alır.     
         Sürgüne gönderilecek Ağa ve Beylerin isimleri şöyledir: 
1. Gêloî aşiretinden Numan (Dündarzade) Efendi: Iğdır’ın ilk geçici kaymakamı
2. Gêloî aşireti lideri Ahmed (Hun) Şemo
3. Iğdır bölgesi Celali aşireti lideri Ali Mirze (Yiğit) Bey
4. İbrahim Bey (Ali Mirze Bey oğlu) (Iğdır’ın geçici ilk belediye başkanı; 1921-23)
5. Azeri lider Hacı Ekber Tufan
6. Azeri lider Paşa Ekinci
7. Azeri lider Hüseyin Ali Başkentli
8. Güneş ailesinden General Ali Eşref Bey
9. Güneş ailesinden Hamit (Güneş) Bey (Kerem Bey’in babası)
10. Güneş ailesinden Kerem (Güneş) Bey 
11. Güneş Ailesinden Mustafa (Güneş) Bey
12. Güneş Ailesinden Fettah (Güneş) Bey
13. Kızılbaşoğlu aşireti lideri Ali Mahmut (Alar) Ağa
           Beyazıt vilayetinde de uzun bir sürgün listesi vardır. Bıro Heski Telli de bu listeye alınmıştır. 
          Peki, Iğdır’daki sürgün listesindeki isimlerin akıbeti ne oldu?
1. Numan Efendi yakalanıp Balıkesir’e sürgüne gönderildi
2. Ahmed Şemo, hamile karısı Fatma’yı ve annesini yanına alır, altı ay boyunca Ağrı Dağı yamacında Kırrê’de saklanır. Oğlu Abdülmüslüm Kırrê’de dünyaya gelir. Daha sonra Numan Efendiyle yakınlığı olan Jandarma Komutanı Nuri Bey’le temasa geçer. Hakkındaki yakalama emri kaldırılır.
3. Ali Mirze Bey, İran’a akrabalarının yanına kaçar.
4. İbrahim Bey, babası Ali Mirze Bey ile birlikte İran’a akrabalarının yanına kaçar.
5. Hacı Ekber Tufan önce Sovyet Ermenistan’ına daha sonra Sovyet Azerbaycan’ına kaçar, bu kez başı Sovyet Gizli Teşkilatı Çeka ile derde girer, oradan İran Azerbaycan’ına Ali Mirze Bey’in yanına gider.
6. Paşa Ekinci, İstanbul’da altı ay sürgün kalır, Ayvalık’a mecburi iskâna gönderilir.
7. Hüseyin Ali Başkentli, İstanbul’da altı ay sürgün kalır, Ayvalık’a mecburi iskâna gönderilir.
8. General Ali Eşref Bey yaş haddinden affedilir.
9. Hamit Bey, Manisa’ya sürgüne gönderilir.
10. Kerem Bey, Aydın’a sürgüne gönderilir.
11. Mustafa Bey, Bursa’ya sürgüne gönderilir.
12. Fettah Bey, İstanbul’a sürgüne gönderilir.
13. Kızılbaşoğlu lideri Ali Mahmut Ağa, önce İran’a kaçar, vakitsiz döner, yakalanıp Antalya’ya sürgüne gönderilir.
         Kısacası, 1919-1920 yılında yaşanan iç savaşın kahramanları Ali Mirze Bey, Ahmed Şemo, Kerem Bey, Hacı Ekber Tufan nedensiz bir şekilde “hain” ilan edilir, cezalandırılmak istenirler. Iğdır ve Beyazıt bölgesinde ismi sürgün listesine alınanlar ya sürgüne gönderilir ya da kaçarlar. Biri dışında: Bıro Heski Telli. O, sürgün kararını haksız bulur. Eline silahını alıp Ağrı Dağı’na sığınır. Böylece Ağrı Dağı İsyanları da başlamış olur. Bir zamanların kahramanı ve Melekli ahalisini katliamdan kurtaran Bıro Heski Telli şimdi elinde silah devlete direnmektedir. O artık bir “haindir”. 
Yazımın bu aşamasında Melekli halkına bir çağrıda bulunmak isterim. Melekli ahalisini muhtemel bir katliamdan kurtaran Bıro Heski Telli’nin adını onurlandırmak için bir şey yapılamaz mı?
 
          HÜSNÜ BİNGÖL
          Bir dönemi kapatıp başka bir dönemi açalım. Bu kez sizlere Hüsnü Bingöl isminden bahsetmek isterim. İleride hakkında daha detaylı bir makale kaleme alacağım için kısa ve özet halinde bilgi vermek durumundayım. Ordudan Binbaşı rütbesiyle emekli olan Hüsnü Bingöl, MAH’a (MİT’in o yıllardaki ismi) katılır. Doğu Anadolu Bölgesi şefi konumundadır. Casusluk ve karşı-casusluk olaylarını yakın takibe almak için üç sınıra komşu Iğdır’a yerleşir. Bir yandan yeni kurulmuş Cumhuriyet’in varlığını tesis eder bir yandan da oluşturduğu muazzam karşı-casusluk ağıyla Sovyetlerin birçok girişimini boşa çıkartır. Haksız uygulamaları olmuştur. Bunları sonraki yazımda değineceğim. Ancak 1930-1950 yılları arasında o tartışmasız bir “kahramandır”. Gücü mutlak ve tartışmasızdır. Milli Şef İnönü’den sonra nerdeyse Hüsnü Bingöl ismi hafızlarda vardır. 1950 yılında Demokrat Parti seçimleri kazanınca Milli Şef İnönü’yü ve onun devlet içindeki kadrolarını tasfiye eder. Hüsnü Bingöl birden gözden düşer. Evinden dışarı çıkamaz duruma gelir. O artık bir “haindir”. 1955 yılında yalnızlık ve acı içinde vefat eder. Bir yere gelişigüzel defnedilir. İsmi unutulur. Hakkındaki tüm kayıtlar yok edilir. Sanki Hüsnü Bingöl diye birisi yaşamamıştır. Iğdır Sevdası kitabını yazmaya koyulunca Hüsnü Bingöl isminin halkın hafızasında halen tüm sıcaklığıyla yaşadığını gördüm. Kızlarıyla İstanbul’da görüştüm. Topladığım çok yönlü bilgiler sayesinde ismi unutulan ve mezarı nerdeyse toprakla bir olmuş, çer-çöple kaplanmış Hüsnü Bingöl ismi yeniden önem kazandı. MİT, vefa duygusu gösterip bir zamanların “kahramanını” tekrar onurlandırmak için benimle temasa geçti. Bu süreci “Kürt-Azeri Iğdır Cumhuriyeti” isimli kitabımda detaylandırdığım için kısaca önemli bir noktaya değineceğim. MİT, yıllardır teşkilatın hafızasından sildiği bu ismi benim kitaptan öğrendi, benimle yaptıkları söyleşileri esas alarak bir belgesel yapıldı, ancak bu belgeselde ne şahsıma yer verildi ne de ismimden veya kaynak kitap olan Iğdır Sevdası’ndan bahsedildi. MİT, Hüsnü Bignöl’e vefa borcunu öderken bana olan vefa borcunu göz ardı etti. 
 
           MECİT HUN
           Son olarak sizleri 1990’lı yıllara getireceğim. 1950-1990 yılları arasında 40 yıl boyunca sadece Iğdır değil Doğu Anadolu bölgesindeki Sosyal Demokrat hareketin gelişmesi için mücadele etmiş ve bunun için gerektiğinde ağır bedeller ödemiş bir isme: Mecit Hun. 1950’li yıllarda önce gazeteciliğiyle isminden bahsettirmiş, halkın ve bölgenin sorunlarını sayfalarına taşımış, ezik ve sinik duran Kürt kimliği için bir model olmuştu. 1957 yılında CHP Iğdır İlçe Başkanı olunca aktif olarak siyasi yaşamın içinde yer aldı, demokrasi mücadelesini imkânların ve koşulların elverdiği ölçüde devam ettirdi. O yıllar Kürt halkı için Mecit Hun ismi bir “kahraman”a eşdeğerdi. 1990 yılında bölgede güç kazanan PKK, yayın organlarında Mecit Hun’u “Kontrgerillacı” ilan edip “Hain” durumuna indirgemeye çalıştı. Evi bombalanan, ismine çok yönlü hiçleştirme mücadelesi başlatılan Mecit Hun kendisini savunacak durumda değildi. Ankara’daki evinde yalnızlık ve yüreğinde buruk bir acıyla vefat etti. Mecit Hun’a karşı elle tutulur hiçbir belge öne süremeyen PKK, yandaş partileri ve medyası yaptıklarının haksız olduklarını bildikleri halde hiçbir zaman ne HUN ailesinden ne de Mecit Hun isminden özür dilemiş değillerdir. HUN ailesinin böyle bir özüre ihtiyacı elbette yok ama Kürt halkı adına hareket ettiğini iddia eden yandaş partilerin Iğdır halkına hizmet etmiş bir şahsiyetin manevi anısından özür dileme gibi bir sorumlulukları vardır. 

Henüz yorum yapılmadı!

Bu içerik için yorum yapılmadı. Yorum yapmak için aşağıdaki formu kullanınız.

Yorum Yaz!

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
* İşareti olan alanlar gereklidir.

Kerbela

Kerbela Sayfası