Mücahit Özden HUN BİR ZAMANLAR IĞDIR: ÜÇ GÜZEL İNSAN
Tarih : 2019-04-24
Tüm Yazılar

Mücahit Özden HUN



             BİR ZAMANLAR IĞDIR: ÜÇ GÜZEL İNSAN 
            Değerli okuyucularım! Yeni nesil Iğdır’ın geçmişini ve insan zenginliğini pek bilmez. Maalesef 70’li yıllarda tüm Türkiye’de olduğu gibi Iğdır’da da hız kazanan sağ-sol kutuplaşması bu insan zenginliğini tarihin çöplüğüne attı, geride tek boyutlu düşünen, belirli kalıplar dışına çıkamayan bir nesil kaldı. Bu üzüntü verici bir durumdur. Maalesef bu anlamsız ve sığ kutuplaşma halen tüm gücüyle varlığını devam ettiriyor.
           İddia ediyorum, 1950’li yıllarda Iğdır’da yaşayan insan zenginliği Türkiye’nin hiçbir il veya ilçesinde yoktu. Entelektüel gelişim en üst düzeydeydi. Edebiyat, sanat, gazetecilik, dostluk, mizah, insan sevgisi, tolerans, kirvelik muhteşem ve sihirli bir ağla örülmüştü.  Gönül isterdi ki bütün bu değerleri ayrı ayrı yazacak zamanım olsaydı. Ancak benim de zamanım sınırlı ve en nihayet bir köşe yazarıyım. Ancak şunu yapabilirim: Bu güzel insanlardan en öne çıkan üçünü sizlerle paylaşabilirim. Gönülleri koşulsuz bir şekilde tolerans, hümanizm, mizah, hoşgörüyle dolu bu üç güzel insan Nağı (Naki) Odoğlu, Mir Ali Ural ve Hamit Hun idi. Üçünü de rahmetle anarken şimdi isterseniz bu üç önemli şahsiyetin hayatına kısaca bir göz atalım:
           NAĞI (NAKİ) ODOĞLU
            Nağı Bey, Erivan doğumlu idi. Bildiğiniz gibi o yıllar Iğdır ve Erivan bölgesi Rus yönetimindeydi. Erivan nüfusunun çoğunluğu özellikle Azeri olmak üzere Müslüman ahaliden oluşuyordu. Nağı Bey eğitimini Erivan’da tamamladı. Babası, Hacı idi. Ticaret ve ziraatla uğraşırdı. Ekmek fabrikaları, bağ ve bahçeleriyle hatırı sayılır bir zenginliğe sahipti. Beş çocuğu vardı: Abbas, Bekir, Fahriye, Süheyla ve Ayten.  Bekir Odoğlu, Beyoğlu’ndaki Çiçek Pasajının sahibiydi.
 Nağı Bey’in ailesinin Erivan’da çok güzel bir konağı vardı. Ermeni bir ustanın elinden çıkmış villanın her tarafı çeşit çeşit oyma ve zanaat işiyle bezeliydi.  Odalar, “şahniş” adı verilen özel balkonlara açılır, üç tarafı renkli camlarla kaplı cumbalar, eve saray havası verir, görenlerin hayranlığını celp ederdi. 
   Maalesef 1917 yılında bölgede iç savaş baş gösterince tüm aile çiçek tarhlarıyla çevrelenmiş şatafatlı havuzu olan konağı terk edip dört bir yana dağıldılar. Aile nihayet 1920 yılında Iğdır’da bir araya geldi. İstanbul’a yerleştiler. Ancak Nağı Bey’in kalbi Erivan’da baba evinde kalmıştı. İstanbul’da hali vakti yerindeydi. Aristokratik yaşantısını devam ettiriyordu ama bilinmeyen bir güç onu Erivan’a çekiyordu. Cumhuriyet’in kuruluşuyla Erivan, Sovyetler Birliği sınırı içinde kalınca Nağı Bey, Erivan’a yakın olmak umuduyla İstanbul’un en güzide okullarında okuyan çocuklarını bir kamyona doldurup Iğdır’a doğru yola çıktı. Çocuklar elbette babalarının bu kararından rahatsızdı ama karşı gelmeleri de mümkün değildi. Nağı Bey, İdirmava’da –bugün Hasan Alagöz’ün sahibi olduğu- Ermeni evine yerleşti. Macar ustaların yardımıyla evi restore etti. Evde radyo, gramofon ve piyano vardı. Nağı Bey, doğa aşkıyla doluydu. Bağ ve bahçecilik işine el attı. Büyük ve küçük olmak üzere iki büyük bağı vardı. Şeftali, kaysı, elma ve üzüm çeşitlerine özel aşılama teknikleri uygulayarak Iğdır’a özgü tatlar elde etti. Zamanının büyük kısmını iki bağ arasında geçiyordu. İki faytonu vardı. Hayvan sevgisinden dolayı kamçı kullanılmasına izin vermezdi. Atlar da aheste bir hızla Iğdır’ın tozlu yollarını adımlardı. Doğa sevgisi o kadar yoğun ve içtendi ki meyveleri ağaçtan koparmak ona zor gelirdi. Bir gün kasalara doldurduğu meyveleri eşe-dosta dağıtmak için büyük faytonuyla yol alırken, atın biri tökezler, kasalar devrilir, meyveler sokağa savrulur. Nağı Bey yerdeki meyvelere bakar, sesli sesli söylenir:
“Ah keşke! Sizi dalınızdan koparmasaydım.”
       Nağı Bey, Iğdır’ın ilk çeltik ve çırçır fabrikalarından birini kurdu. Kendi geliştirdiği bir yöntemle şeftali konservelerini paketleyip 1935 yılında İzmir Uluslararası Fuarına katıldı ve birincilik ödülünü aldı. Hemen akabinde Almanya’ya konserve ihracatı yaptı.
Bütün bu uğraşısını dört bir canla devam ettirirken fırsat buldukça Dize köyüne giderdi. Babasına eşlik eden kızı Süheyla o anlardan birini şöyle anlatır:
“Aras nehri kıyısında Dize adında bir köy vardı. Erivan şehri, bu köyün karşı kıyısında bütün haşmetiyle uzanırdı. İyi bir günde Aras’ın kıyısından şehir merkezindeki her türden faaliyeti çıplak gözle bile seçmek mümkündü. Babam bazı günler bu köye gelir, tepenin Erivan’a dönük yamaçlarından birine sessizce otururdu. O gün yine beraberdik. Babamın gözleri Erivan’a bir zaman asılı kaldı. Yüzü durgunlaştı. Yüreğinde bilemediğim özlemlerin ve fırtınaların koptuğunu hissediyordum: Baba ocağı, bağ ve bahçeler, çocukluğu ve gençliği ... Ve bir gün her şey bıçak gibi kesilip atılmış, baba ocağı kendisine yasaklanmış, sınırlar kapanmıştı. Bu anlaşılması zor haksızlık yüreğinin üzerine ağır bir taş gibi çökmüştü. Babam birden sessizliğini bozdu. Yüzünü dirseklerine gömdü ve daha fazla dayanamayıp hıçkırıklara boğuldu. O gün babamı Iğdır’a bağlayan bilmeceyi çözmüştüm: Baba ocağı hasreti!”
 
        Nağı Bey zamanın büyük kısmını ağaçların arasında geçirir, yorulmadan, bıkmadan çalışırdı. Doğrusu bu ağaç sevgisi çocukları kıskandırmıyor da değildi.  Kızı Süheyla anlatır:
“Babamla konuşmam gereken önemli bir konu vardı. Bahçeye yanına gittim. Elinde kocaman bir makasla, itina ve sevgiyle ağaçların arasında dolaşıyordu. Uzakta bekledim. Kendi kendime, “İşine ara verdiği bir an konuşurum!”, dedim. Dakikalar geçti, babam ne mola verdi ne de beni fark etti. Kızgın bir halde karşısına dikildim, zorlayıp ağaçla arasına girdim: 
“Babacığım, siz bu ağaçları bizden daha mı çok seviyorsunuz?” 
“Neden böyle bir duyguya kapıldın güzel kızım?” 
“Hani dün bana verdiğin bir söz vardı. Unuttun mu?” 
“Hayır, hayır kızım! Bu ağaçları sizin için seviyorum, bunların hepsi sizin, bu yüzden onları seviyorum!” 
Babam hazır cevaptı. Şakayı ve espriyi elden bırakmazdı. Ama ondaki doğa sevgisi her şeyin üstündeydi.
Bir gün MAH Müfettişi Hüsnü Bingöl’ün emriyle evimize baskın yapıldı. Iğdır’ın ilk radyosu bizim evdeydi. MAH elemanları radyoyu görünce, ‘Ajanı yakaladık! Demek Sovyetler Birliğiyle bu radyo aracılığıyla haberleşiyordunuz!’ diyerek babamı apar topar götürdüler.”
Değerli okuyucu! Yüreği doğa ve insan sevgisiyle dolu Nağı Bey Erzurum’da idamla yargılanır ancak uzun araştırma ve sorgulamalardan sonra suçsuz olduğu anlaşılır, serbest bırakılır. Hüsnü Bingöl’ü sonraki yazılarımdan birinde ele alacağım. Kısaca yazmam gerekirse Hüsnü Bingöl için insanlar ikiye ayrılırdı:  Otoritesini kabul edenler ve etmeyenler. Direnç gösterenleri bir şekilde tuzağa düşürüp etkisiz hale getirirdi. Rivayet edilir ki Hüsnü Bingöl Nağı Bey’den, karşı-casusluk işlerinde kendisine yardımcı olmasını istemiş, Nağı Bey de bu isteği geri çevirmişti. 
          Iğdır, bugünkü kaysı, şeftali, elma, üzüm, saralı, karalı gibi meyvelerin tamamını Nağı Bey’in özel aşılama teknikleriyle geliştirdiğini bilmez. Bu meyvelerin Iğdır’a özgü bir tat olduğunu çok az insan bilir.  Bir kaysı veya elma yediğinizde lütfen Nağı Bey’i hatırlayın ve rahmetle anın!
1945-47 yılları arasında Sovyetlerin Iğdır’ı işgal edeceği söylentileri hız kazanınca Iğdır’ın zenginleri para ve servetlerini İstanbul’a kaçırır. Nağı Bey Iğdır’ı terk etmez. Servetini oğlu Bekir Bey’e verir ve şöyle der:
 “Öleceksem Iğdır’da öleyim! Erivan’a yakın olmak beni mutlu eder.” 
         Nağı Bey birkaç yıl sonra vefat eder, Iğdır’a gömülür. Ancak bugün mezar yeri belli değildir. O yüreğindeki doğa ve insanlık sevgisini Iğdır toprağına ekerek aramızdan ayrıldı. Allah rahmet etsin! (Değerli okuyucu kitaplarımın reklamını yapmayı sevmem ama Kevan mahlasıyla yazdığım Aras Aras Goodbye Sona isimli kitabımda Nağı Bey’i romanın kahramanı olarak ölümsüzleştirmeye çalıştım.)
 
            MİR ALİ URAL
           Mir Ali Ural, 1897 yılında Gence şehrinde dünyaya gelir. Babası din adamıdır. Mir Ali Ural eğitim almak için Tiflis’e gider. Liseyi bitirdikten sonra Tiflis’te bir iş kurar. Rusça, Gürcüce, Ermeniceyi akıcı şekilde konuşabilmektedir.  Bir gün sınırı kaçak geçer, Iğdır’a yerleşir. İdirmava’nın en köklü ailesi Meşe Abbas’ın kızı Terlan Hanım’la evlenir.  Sonraki yıllar siyasete merak sarar. 1950-60 yılları arasında (1956-57 yıllarında Fazıl Baykal Belediye Başkanıdır) Iğdır Belediye Başkanlığı yapar. Halk onu  “Mir Ali” kelimesinin kısaltılmışı olan “Mireli” olarak bilir ve tanır. Mireli Amca yüreğinde derin bir hoşgörü ve insan sevgisi taşımaktadır. Belediye Başkanlığı yaptığı on yıl boyunca asla zümrecilik veya buna benzer bir ayrımcılık içinde olmamıştır. Mireli Amcamın artık tarihe mal olmuş ünlü bir sözü vardır: “Darıxmayın! İşler qaydasına göre gider!” (Canınızı sıkmayın! İşler bir şekilde kendine göre bir çözüme ulaşır.)  Bana kalırsa Mireli Amcamın bu sözü bir Iğdır atasözü olarak sık sık kullanılmalı hatta bazı kurumlarda duvarlara asılmalıdır.
          “Kör Hacı” Korkusu
          50’li yıllarda sebzelerin günlük alış ve satış fiyatları belediyenin önündeki tahtaya tebeşirle yazılırdı. Bütün tüccar ve esnafın fiyatlara uyma zorunluluğu vardı. 
Herkesin ölümüne korktuğu Kör Hacı, bahçesinde salatalık yetiştiriyormuş. Belediyenin önündeki siyah tahtada, salatalığın alış fiyatını kilo başına 20 kuruş olduğunu görünce, hızlı adımlarla evin yolunu tutmuş. Çok geçmeden birkaç sandık salatalığı faytona yükleyip belediyenin önüne getirmiş. Bir de ne görsün! Salatalığın alış fiyatı 20 kuruştan 15 kuruşa düşmemiş mi!... Kör Hacı, bu duruma çok sinirlenmiş. “Ben bele belediyenin anasını avradını ...” diyerek bir yandan küfür ediyor bir yandan da belediye binasına doğru yürüyormuş. Kör Hacı’nın deli dolu belediyeye geldiğini gören zabıta Halil Çavuş, korkuyla Mireli Amcanın yanına koşmuş. 
“Reis Bey, hiç sorma! Kör Hacı, belediyenin anasına avradına küfür ede ede buraya geliyor” 
Çok geçmeden Kör Hacı, hışımla içeri girer. Mirelli Amca saygıyla yerinden kalkar, tatlı bir sesle karşılar:
“Vay benim kardeşim Hacı! Sen hoş gelipsen! Çabuk Hacı’ya çay getirin!” 
Kör Hacı oturur oturmaz, babam sorar:
“Hacı söyle bakalım! Ne isteğin var?” 
Kör Hacı lafa girer: “Hıyarın kilosu bu sabah 20 kuruştu, indi oluptu 15 kuruş!” Mireli Amca durumu anlar, Kör Hacı’yı yatıştırır:
“Hacı, uşağlar yanlış yazıptı... İndi düzelterik... Heç canını sıkma!” 
 
          “Başka biri de ..” 
         Gulem Çağlar’ın mağazasının olduğu bölgede, İsrafil isimli şahsa ait küçük bir manifatura dükkânı vardı. Bir gün İstanbul’dan gelmiş eşya yüklü bir kamyon, gerisin geriye hareketlenirken kazaen, dükkân önündeki elektrik direğine çarpar, demir direği bir tarafa doğru eğer. Bu olaya tanık olan halktan kimseler, Belediye zabıtaları Halil ve Bahri Çavuşları durumdan haberdar ederler. Zabıtalar da şoförü aralarına alıp belediyeye giderler, hep birlikte Mireli Amcanın huzuruna çıkarlar. Bahri Çavuş olup biteni bir çırpıda özetler. Mireli Amca, iki zabıta arasında süklüm püklüm duran şoföre sorar:
 “Kamyon senin mi?” 
“Hayır, Reis Bey, ben şoförüm!” 
“Nerelisin?” 
 “Trabzonluyum” 
Mireli Amca adamın haline acır, zabıtalara döner:
“Bırakın adamı gitsin! Başka biri de gelir öbür tarafından vurur, direk düzelir.”
Hüsnü Bingöl
Rusya’dan yayın yapan radyo istasyonlarını dinlemek uzun yıllar yasaktı. Bu yasağı delenlere karşı uygulanan ceza oldukça ağırdı. Ama Mireli Amca bu cezaya aldırmaz, evdeki radyosunun başına geçer, çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği Kafkasya’yla ilgili haberleri, ayar düğmesini bir istasyondan diğerine çevirerek merakla dinlerdi. 
Bir gün Mireli Amca ve Hüsnü Bingöl, kahvehanede oturmuş, dünyadaki yeni gelişmeler üzerine sohbet ediyorlarmış. Mireli Amca sözün bir yerinde, Rusya ve Kafkasya’daki gelişmelere ilişkin ayrıntılı bir konuşma yapar. Hüsnü Bey, şaşkın şaşkın Mireli Amcaya döner:
“Ali Bey bu haberleri nereden duydun?” 
Mireli Amca çekinmeden cevap verir:
“Evimdeki radyodan!” 
         Hüsnü Bey’in yüzü ifadesi gerilir, sert sert bakar. Mireli Amcayı bir korku alır. Hüsnü Bignöl birden hafifçe gülümser Mireli Amcanın bu açık sözlülüğü karşısında yumuşar, sohbetlerine kaldıkları yerden devam ederler.
Mireli Amca 1964 yılında ani kalp krizi sonucu vefat etti. Mekanı cennet olsun!
 
          HAMİT HUN
         Gêloî Aşireti lideri Ahmed Şemo’nun en büyük oğluydu. 1921’de Iğdır’da dünyaya gelir. Kars Lisesi’nde başlayan Ortaöğrenimine İstanbul’da özel bir lisede devam eder, ancak mezun olmadan Iğdır’a döner. 1940’lı yıllarda Iğdır’dan İstanbul’da özel bir liseye gitmek elbette önemli bir adımdır. Sonraki yıllarda Doğubayazıt eşrafından Newo Ağa’nın kızı Fatma Hanım’la evlenir. Ticaret ve hayvancılıkla uğraşır. 
 
           Hamit Hun ruhunun derinliğinde geniş bir özgürlük ve hoşgörü anlayışına sahipti. Halkın içinde ve halkın kalbinde gönül sohbetlerinin vazgeçilmez sultanı idi. Elinden kitap, gazete düşmezdi. Osmanlı şiir külliyatı ezberindeydi. Bazen yetkin bir filozof, bazen derin ve anlamlı edebiyat ve tarih sohbetleriyle insanı dünyanın derdi cefasından bir anlık da olsa alıp uzaklaştırmasını bilen bir söz sihirbazıydı. Dil Ucuna sıkışmış Iğdır’ı fıkra ve karikatürleriyle şenlendirir, bir anlamda Iğdır’ı özgürleştirirdi. Hamit Hun olmadan Iğdır ne kadar da sıkıcı bir yer olurdu diye insan düşünmeden edemiyor. 
          Fıkraları, aşiretler ve zümreler üstüydü. Kimse ne gücenir ne de intikam peşine düşerdi. Söylentiye göre Hamit Hun’u fellik fellik arayan tek bir insan vardı: Merhum Şişko Mehmet Efendi. Hamit Hun’un karikatürlerinin vazgeçilmez figüranı olan Merhum Şişko Mehmet Efendi bir gün Hamit Hun’u bir lokantada yemek yerken yakalar. Şikâyetini bağırarak beyan eder: 
        “Ay qurban! Men özüme yeni bir fötr şapka almışam. Sen meni niye eski fötr şapkamla çizirsen?”
         Hamit Hun felsefi anekdotlarla yaşamı güzelleştirerek Iğdır insanına özgüven aşılamasını ve sıkıntılardan bir nebze de olsan kurtulmalarını sağlardı. Çizdiği karikatürler elden ele dolaşır, Iğdır’ın bir anlamda gündemini belirlerdi. 28 Mart 1998 yılında ani bir kalp kriziyle aramızdan ayrıldı. Mekanı cennet olsun.
 
        BAŞLIK PARASI PAZARLIĞI
       Yıl 1977. Kars Senatörü Sırrı Atalay Senato Başkanı, Kars Milletvekili Kemal Güven de Meclis Başkanı’dır. Her ikisi de Hamit Hun’un yakın arkadaşıdır.
Hamit Hun çok istekli olmasa da arada bir dostlarının hatırını kırmaz, başlık parası belirleme toplantılarına katılırdı. Yine bir gün böyle bir toplantıya davet edilir.
Geniş salonda kız babası ve misafirler yer minderlerine oturmaktadırlar. Çaylar içilir. Başlık parası konusu başlamak üzereyken bir tanıdığı Hamit Hun’un kulağına fısıldar:
“Hamit Bey, çocuğun ailesinin durumu hiç iyi değil. Başlık parası verecek durumları yok. Yardımcı olsan çok sevinecekler.”
Toplantı başlar. Kız babası cüretkârdır:
“Kızım için 50 koyun istiyorum.”
Hamit Hun lafa girer:
“Az önce gelirken Mecit Hun’u gördüm. Sana selamları var. Dedi ki benim hatırım var, bunu dikkate alsın.”
Kız babası biraz düşünür, sonra kendisini toparlar, gülerek cevaplar:
“Yirmi koyun Mecit Hun’a kurban olsun!”
Hamit Hun sayının 30 düşmesinden memnun kalır ama bununla yetinmez:
“Dün akşam Sırrı Atalay telefon açtı, işlerim nedeniyle gelemiyorum, benim hatırım var, kız babasına söyle bunu dikkate alsın.”
Kız babasını yine derin bir düşünce alır, sonra kendisini toparlar, gülerek cevaplar:
“10 koyun da Sırrı Bey’e kurban olsun!”
Sayı 20’ye düşer. Hamit Bey memnun kalır ama bununla yetinmez. Cebinden karman çorman bir kâğıt parçası çıkartır, elinde tutar:
“Bu sabah Meclis Başkanı Kemal Güven bir telgraf gönderdi. Benim hatırım var, bunu dikkate alın, dedi.”
Kız babasını yine derin bir düşünce alır, sonra kendisini toparlar, gülerek cevaplar:
“10 koyun da Kemal Bey’e kurban olsun!”
Başlık parası 10 koyuna inmiştir. Hamit Hun son kez lafa girer:
“Benim hiç hatırım yok mu?”
“Ben başlık falan istemiyorum. Alın kızı götürün.”
Hamit Hun adamın yakasını bırakmaz:
“Bu kadar değerli insanın üzerinde hatırı olan bu gence, sadece kızını mı vereceksin?”
Adam biraz düşünür:
“Haydi, sizin hatırınız için kızın üstüne bir de on koyun vereceğim.”
Adam sıkıntıdan patlayacak gibidir. Müsaade ister, dışarı çıkar. Dışarıda kızı, haberi beklemektedir. Adam alnındaki terleri silerken kızına şöyle der:
“İçeride birisi var, biraz daha kalsa kızım hem seni götürecek hem de tüm varlığımı.”
 
           ASKERİ DARBEYE KARŞI İLK SİVİL DİRENİŞ
          (Değerli okuyucu! Aşağıda okuyacağınız anekdot gerçektir. Herkesin korktuğu ve sindiği bir dönemde bu fıkra özellikle Doğu Anadolu Bölgesi’nde her evde anlatılır, bir anlamda Askeri Cuntanın halk nezdinde itibarsızlaşması için bir gerekçe olur.)
1980 Askeri Darbesini izleyen günlerdir. Yaşı altmışına yaklaşan Hamit Hun’u kötü sürprizler beklemektedir.
Her üçü de sol görüşlü oğullarından biri yakalanıp cezaevine atılır. Diğer oğlu Avrupa’ya kaçar. Üçüncü oğlu ha yakalandı ha yakalanacak… Ailenin ekonomik durumu altüst olmuştur. Tüm parasını avukatlara, mahkemelere harcar.
          Parasız kaldığı böyle bir günde hastalanır, durumu ağır olduğu için dostlarının yardımıyla Iğdır’dan Erzurum’daki bir hastaneye nakledilir.
Bir hafta hastanede yatar. Kendisini biraz toparlar. İşte böyle bir günde hoş ve neşeli bir hemşire elinde bir anket kâğıdıyla odadan içeri girer. Hamit Hun’a tatlı bir ses tonunda konuşur:
        “Amcacığım, Konsey Başkanımız Sayın Kenan Evren Paşa organ bağışı konusunda bir kampanya başlattı. Hangi organınızı bağışlamak istersiniz?”
Kenan Evren adını duyunca Hamit Hun’un yüreği sıkışır ama belli etmez:
“Güzel kızım, benim akciğerlerim çocukluğumda geçirdiğim tüberküloz nedeniyle yarım çalışıyor. Midemde gastrit var. Bağırsaklarım keza sorunlu. Kalbim tekliyor. Zaten siz de biliyorsunuz karaciğer ve böbrek yetmezliğinden dolayı buraya getirildim. Geriye kala kala tek sağlam organım tenasül aletim kalıyor.”
       Hemşire hemen not eder:
“Yorum kısmına bir şey eklememi ister misiniz?”
“Eğer Paşa kullanmakta yorulursa Konsey Üyesi diğer üç arkadaşının da kullanmasına izin veriyorum.”
Hemşire kız, söylenenleri çok ciddi bulur, korkuyla odadan çıkar, birazdan doktorla birlikte geri döner.
Doktor: “Hamit Bey, söyledikleriniz doğru mu?”
Hamit Hun: “Hemşire Hanım çok korktu, haklı! Aslında ben tamamını demek istememiştim. Elbette bu çok korkunç olurdu. O halde sadece yarısını kullansınlar.”
          SEÇİMLER YAKLAŞIYOR
           Aşiret içinde muhtarlık seçimleri kansız, belasız geçmez. Yaklaşan seçimlerde aday olmak isteyen bir akrabası Hamit Hun’un siyasi tecrübesinden yararlanmak ister, yanına gider:
“Hamit Bey, seçimler yaklaşıyor, ne yapayım?”
“Köy mezarlığına git, birkaç boş mezar yeri kaz.”
         GIRTÎGEH (CEZAEVİ) 
       Her aşiret evinde mutlaka bir genç cezaevinde olur. Bu, yılların kanunudur. Bir gün Hamit Hun, bir Azeri dostu ve aşiretten akrabalarıyla oturmuş sohbet etmektedirler. Kürt akrabalar birbirine sorarlar: 
“Senin büyük oğlun şimdi nerede?” 
Adam biraz da övgüyle konuşur gibi cevaplar: 
“Girtîgehe İstanbul e.” (İstanbul cezaevindedir.) 
“Peki ya senin çocuk nerededir?” 
O da övgüyle konuşur gibi cevaplar.
 “Girtîgehe İzmir e.” 
Azeri öyle zanneder ki Girtîgeh üniversite gibi bir şey olmalı. Hamit Hun, Azeri dostuna sorar: 
“Kirve sizin oğlan ne yapıyor?” 
“Allah onun belasını versin. Liseyi bitirdi, sizin gençler gibi Girtîgeh’e gidemedi. İki yıllık meslek okulunda okuyor.”
 
           Hüsnü Bingöl
           Herkesin Hüsnü Bingöl’le ilgili bir anısı olur da Hamit Hun’un olmaz mı? Hamit Hun’un üvey annesi Zeyno Hanım, Brukan aşireti lideri Kinyas Kartal’ın kuzeni olduğu için Hamit Hun bu aileyle yakınlık ilişkisi içindedir. Ahmet Kartal isimli birisiyle dost olur. Ahmet Kartal yalan ve dolandırıcılık işlerinde ustalık kazanmış birisidir. 
Bir gün Iğdır’ı ziyareti sırasında Hüsnü Bingöl’ün çok değer verdiği Eşref Kaya’yla Hamit Hun aracılığıyla tanışır, eğer para verirse koyun sürüsü alıp yaylada besleyeceğini sonbaharda da satıp büyük paralar kazanacaklarına ikna eder. Eşref Kaya, birikmiş parasını Ahmet Kartal’a teslim eder. Ahmet Kartal elbette koyun falan satın almaz. Hatta bir ara Eşref Kaya meraklanıp yaylaya gider, Ahmet Kartal’ın satın aldığı (!) koyunları görmek ister. Ahmet Kartal başka bir ağaya ait sürüyü kendi sürüsüymüş gibi gösterir. Eşref Kaya ikna olur, Iğdır'a döner. 
          Sonbahar olunca Ahmet Kartal ortadan kaybolur. Dolandırıldığını anlayan Eşref Kaya, Hüsnü Bingöl’den yardım ister. Hüsnü Bingöl’ün ilk sorusu Ahmet Kartal’la kimin aracılığıyla tanıştığıdır. Hamit Hun olduğunu öğrenince Hüsnü Bingöl, bu fırsatı kaçırmak istemez, Kürt kesiminde Güneş ailesiyle birlikte kendi otoritesine direnen Ahmed Şemo hakkında Doğubayazıt’ta dava açar. Mahkeme uzun sürer. Ahmed Şemo nerdeyse her hafta faytonla Iğdır’dan Doğubayazıt’a gider gelir. Böyle bir yolculuk dönüşü hastalanır, vefat eder. Dava Ahmed Şemo hakkında açıldığı için Hamit Hun ceza yemekten kurtulur. 

Yorum Yaz!

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
* İşareti olan alanlar gereklidir.