Mücahit Özden HUN IĞDIR VE AĞRI DAĞI İSYANI (4)
Tarih : 2019-05-13
Tüm Yazılar

Mücahit Özden HUN



KOTAN-SAKAN VE GELOYLU-KIZILBAŞOĞLU AŞİRET ÇATIŞMALARI
        GİRİŞ
            Değerli okuyucu!  Konuları kendi bütünlükleri içinde ele almak istediğim için Ağrı Dağı İsyanı yıllarında yaşanan iki önemli aşiret çatışmasını birlikte vermek istedim. Yazı uzun olacak ama umarım okuyucuma genel bir değerlendirme yapma şansı verecektir. 
“Aşiret” kelimesinin birçok okuyucumun zihninde yaptığı çağrışımları duyar gibi oluyorum: Feodalizm, gericilik, ilkellik, kan davası, başıbozukluk…  Bütün bu tanım ve ifadelere itiraz etmek veya tersini kanıtlamak gibi bir derdim yok. “Aşiret” kelimesi zihninizde nasıl bir çağrışım yapıyorsa öyle kalsın. Ama isterim ki biraz da benimle birlikte olayın başka bir yönüne bakalım. Ele aldığım konu, akıllı telefonların herkesin cebinde olduğu böyle bir yüzyılda belki ruhunuzu açmayabilir ama unutmayın her bilgi bir kazanımdır.
           Eşir, aşiret, kabile ya da oymak... Kural değişmez. İnsanlar liderin etrafında kümelenir, kan bağıyla birbirine örülür, bir bütün olarak doğanın ve sosyal yaşamın zorluklarına göğüs gerer. Her aşiret aslında kendi başına “küçük bir devlet” gibidir. Kendi değer yargısını kendi eliyle yoğurur, kendi kimliğini kendisi yaratır. Kendisinin efendisidir. Gölgede olmak istemez. Aşiretin özgürlük tutkusu ve bağımsız kimliğini devam ettirme isteği aynı zamanda varoluş nedenidir. Bu özleminden taviz veremez, elinden alınmasına göz yumamaz. Ölümüne direnir, gerekirse ölür. Aşiret, canlı ve hareketli sosyal bir bütünlüktür. Başından geçen önemli olaylar kuşaktan kuşağa sözel olarak aktarılır, hikâyeleşir, destanlaşır. Aşiret kimliğine güç ve anlam yükler. Aşiret bu anlamda ciddiye alınması gereken sosyal, siyasal ve ekonomik bir bütünlüktür.  
            Bundan 100-150 yıl önce aşiretlerin varlığı daha güçlü ve daha anlamlıydı. Gelişen dünya koşullarında aşiret bireyleri iş bulmak için başka kentlere göç ettiler, doğan çocukları artık “aşiret” kelimesini bir şecere veya soy ağacı olarak algılıyor.
Bütün bunları niçin anlatıyorum: Ağrı Dağı İsyanına katılan her birey mutlaka bir aşirete mensuptu. Bunun bilincinde olarak ve aşiretin ona vermiş olduğu değer ile kendi varlığı bir anlam kazanıyordu. Bugünkü anlamda haklarını isteyen “bağımsız birey” kavramı aşiret sistemi içinde yoktur. Daha önceki yazılarımda ifade ettim: Celali Aşireti, Ağrı Dağını çepeçevre sardığı için isyanın hız ve biçim kazanmasında birincil derecede belirleyici güç olmuştur. Diğer aşiretlerden 5-10 kişilik gruplar halinde savaşçılar Ağrı Dağı İsyanına katılmışlardır ama Celali Aşiret güçleri arasında eriyip kaybolmuşlardır. 
Ancak ne var ki Celali Aşiretinin tamamı isyana katılmadığı gibi isyanın en kritik yıllarında (1928-1930) biri Iğdır tarafında biri Doğubayazıt tarafında olmak üzere Celali aşireti mensubu aşiretler arasında iki ciddi çatışma yaşanır, isyanın seyrini ciddi anlamda etkiler.   
           Celali aşireti bir konfederasyondur. Üç ana koldan oluşur: Sakan, Helikan, Hesesori (Birxkî). Tüm Celali aşiretinin bağlı olduğu bir şahıs veya otorite yoktur. Üç ana kol da kendi arasında daha küçük alt kollara ayrılır. Alt kolların her birinin bir lideri ve aynı zamanda “pîre spi” diye isimlendirilen “akil adamlar konseyi” vardı. Bazen lider, konseyin öngördüğü şekilde hareket eder bazen de acil durumlarda lider kendi otoritesini dikte eder.
            Aşiret çatışmaları için birçok neden vardır. Her birini ayrı ayrı ele almam mümkün değil. Genel kural şudur: Eğer iki aşiret arasında yıllara dayalı bir husumet yoksa iki aşiret arasında adam öldürme olayı olsa bile aşiret ileri gelenleri toplanır, sorunu barışçıl bir şekilde hallederler. Yok, eğer iki aşiret arasında devam ede gelen bir gerginlik varsa, bir tavuğun öldürülmesi bile iki aşireti karşı karşıya getirebilir, hatta onlarca insanın ölmesine neden olabilirdi.
Bütün bu açıklamalardan sonra bahsi geçen iki aşiret çatışmasını artık ele alabiliriz: 
             KOTAN (QOTÎ) – SAKAN (SAKÎ) AŞİRET ÇATIŞMASI 
               (1928 TENDÜREK DAĞI  20 EYLÜL-27 EYLÜL)
            Bu aşiret çatışmasının nedenlerini Kotan aşireti lideri Merhum Hüsrev Konyar şu şekilde açıklar:
“Sakanlı aşireti ‘şeyhlik’ kurumuna çok önem veriyordu. Bu şeyhlerin en önemlisi de aslen İranlı olan Şeyh Abdülkadir idi. İran’da aşiret içinde çıkan bir kan davasında kardeşi öldürülünce küsüp Doğubayazıt’a bağlı Örtülü köyüne gelip yerleşmişti. O günden sonra şeyhlik nüfuzunu diğer aşiretler üzerinde nerdeyse zorla tesis ettirmek için girişimlerde bulunmuştu. Karşısında tek ayakta kalabilen ve söz geçiremediği aşiret lideri babam İsa Bey idi. Böylece başlayan zıtlaşma isyan yıllarında da devam etmişti. Şeyh, isyancıların desteğini alıp aşiretimize karşı saldırıya geçince babam devletle işbirliği yapıp aşiretini bu saldırıdan korumuştu. 
            Şeyh Abdülkadir’in Doğubayazıt’a gelip babamla zıtlaşmasının bir başka nedeni de o gelmeden önce var olan sosyal dengenin yıkılmasıydı. Bilindiği gibi Doğubayazıt bölgesindeki tüm aşiretler Celali Konfederasyonu içinde yer alırlar. Osmanlı döneminde hâkim görevini yapan kadılar karar aldıkları zaman, bu mahkeme kararının uygulanmasını aşiret ileri gelenlerine havale ederlermiş. Dedem Ahmed Ağa, İbrahim Bey ve Eyüp Ağa bu görevi birlikte üstlenirlermiş. Aşiret liderleri arasında yürütme mekanizması tam bir uyum ve işbirliği içinde devam ediyormuş. Sevgi ve saygıya dayalı bu dostluk ne yazık ki Şeyh Abdülkadir’in bölgeye gelmesiyle bozulur çünkü Şeyh Abdülkadir bütün her şeyin kendi istediği gibi olmasını buyuruyormuş. Aşiretler arasındaki denge bozulup despotluk ortaya çıkınca babam buna karşı koymuş. İşin acı yanı o zamana kadar Sakanlı aşiretiyle hiçbir sorunumuz olmadığı halde bu olaylardan sonra bu aşiretle de aramız açıldı.”
Şimdi de aynı çatışmanın nedenlerini Sakan aşireti lideri Merhum Şeyh Abdülkadir’in torunu Mahmut Kotan Bey’den dinleyelim:
           “1929 yılı ilkbaharında Sakan aşiretiyle, devletin açık desteğini alan Kotan, Soran, Keskoi ve Hesesoran aşiret grubu arasındaki çatışma ve düşmanlık hız kazanmıştı. Şeyh Abdülkadir, yanına aşiretini alarak Aladağ yaylalarına gitmek için devletten güvence ve koruma ister. Devlet bu güvenceyi (!) verince aşiretimiz “koç” halinde Aladağlar’a doğru yola çıkmış. Ancak, Pira Hamo denilen mevkide, diğer aşiretler, pusu kurup saldırmışlar. Çıkan çatışmada birçok insan hayatını kaybetmiş; üstelik “koç” ve kervan da talan edilmiş. Şeyh Abdülkadir, geriye kalan güçlerini toplayıp, İran’a doğru yola çıkmış. Amacı, güvenliğin azaldığı Türkiye’den çıkmak İran’daki akrabalarının arasında ikamet etmekti. 
           Sınır üzerinde bu kez askerler kervanın önünü keser, İran’a girmesine engel olur. Şeyh her ne kadar, “Sizinle bir sorunumuz yok! İran’a geçmek istiyoruz” diyerek çatışmaya engel olmak istemişse de, askerler, “Biz Ağrı Dağı İsyanını unutmadık” diyerek karşı saldırıya geçerler. Çatışmada Şeyh Abdülkadir’in Salih ve Yasin adlı iki amcaoğlu ve sivil halktan insanlar hayatlarını kaybederler. Aşiretin geri kalanı askerlerle çatışarak İran’a geçmeye muvaffak olur.”
Sakan Aşireti ileri geleni Merhum Hasan Tayfun Bey’in de açıklamasına yer vermek isterim: 
            “Köyümüz Örtülü, Ağrı Dağı eteğinde olduğundan isyan hareketinden etkileniyorduk. Hatta isyanı kontrol altına almak isteyen hükümet yetkilileri köyümüzü boşaltmamız için bize başvurdular. Babam, beş köyün (Örtülü, Celâl, Qurpaxann, Çevirme) muhtarıydı. Uzun görüşmelerden sonra Örtülü’yü terk edip, başka köylere yerleştik. 
            Yaylacılıkta “firar” diye tabir ettiğimiz bir durum vardır. Yaylacılar, “evin ağırlığı” olarak kabul edilen yatak, kap-kaçak türden eşyaları önceden yola çıkartırlar. Buna “firar” denir. 
           Yaylaya çıkmaya hazırlanıyorduk. Firar’ı yola çıkardıktan sonra biz de evleri yükleyip, yola çıktık. “Koç” yani yayla yolculuğumuz Pire Hamo (Hamo köprüsü) mevkiine ulaştığında karşımıza, yıllardan beridir düşmanlık halinde olduğumuz aşiret güçleri çıktı. Hükümet güçlerinin desteğiyle karşı saldırıya geçtiler. 9-10 yaşlarında bir çocuk olarak atın üzerinde, babamın terkisinde, olup biteni korkuyla izliyordum. 
           Sakan aşiretinin devlet ve hükümetle sorunu yoktu. Ama olaylar öyle hızlı ve haksız gelişmişti ki, aşiretimizin kendisini savunmaktan başka çaresi kalmamıştı. Özellikle 80 yaşındaki Resulu Hesen’in öldürülmesi üzerine olaylar kontrol dışına çıktı. Çıkan çatışma saatlerce devam etti. 
           Bu çatışmada aralarında Şeyh Salih ve Şeyh Yasin’in de olduğu değerli insanlar öldü, binlerce koyunumuza el konuldu. Geriye kalanlar, Tendürek dağlarına çekildiler. 
             Tendürek üzerinden İran’a geçmeye hazırlanıyorduk. Bölge taşlık olduğundan, hayvanların ayakları taşların arasına girip yürümelerine engel oluyordu. Geçişi kolaylaştırmak için, keçeler taşlık arazi üzerine serilip ince uzun bir koridor oluşturuldu. Hayvanları keçeler üzerinden yürüterek taşlık araziyi kazasız belasız geçmelerini sağladık. O günden sonra Tendürek dağının bu taşlık bölgesi halk dilinde, Kerre Kulava (Taşlı keçe) olarak bilinir oldu. 
             Aşiretimiz kışı İran sınırındaki Adağan köyünde geçirdi. İlkbahar olunca sıkıntımız başlamıştı. Çünkü aşiretimizin yıllardan beridir gittikleri Aladağ yaylaları artık bize kapalıydı. Mecbur kalıp Ağrı Dağı’nda yaylaya çıktık. Ağrı Dağı’nda başlayan isyan en hareketli yılını yaşıyordu. Aşiretimizin de katılımıyla isyanın etkinliği ve gücü birdenbire artmıştı.”
             KOTAN-SAKAN AŞİRET ÇATIŞMASININ SONUÇLARI
             Yukarıda iki aşiretin ileri gelenlerinin kendi ifadelerinden bu çatışmanın nedenlerini sizlere aktardım. Burada benim görevim elbette kim haklı kim haksız gibi bir değerlendirme yapmak değildir. Benim için önemli olan bu çatışmanın sonuçlarının Ağrı Dağı İsyanına etkisi ne olmuştur? Bunu irdelemek ve dikkatinize sunmak isterim: 
             Şeyh Abdülkadir, bu çatışmadan sonra 1929 yılının ilkbaharında Ağrı Dağı İsyanına aktif olarak katılır veya katılmak zorunda bırakılır. Şeyh Abdülkadir’in gelmesiyle Ağrı Dağı İsyanında liderlik kadrosunda ciddi bir değişim olur. Ağrı Dağı İsyanın asıl vurucu gücü olan Sakan grubuna bağlı Şemkan, Kızılbaşoğlulları, Mala Bozo, Mala Bado, Keleşkan, Mametkan, Mala Qado ve diğer aşiretler isyanın bir anlamda seyrini belirler. 
            Şeyh Abdülkadir’in Sakan aşireti üzerinde ruhani, siyasi ve sosyal anlamda tartışmasız bir otoritesi vardı. Kendisine bağlı disiplinli bir savaşçı gücüyle Ağrı Dağı İsyanına destek verince, lider kadroda değişiklik olur. Birçok tarihçi İhsan Nuri Paşa’yı başından sonuna kadar Ağrı Dağı İsyanının (veya isyanlarının) tartışmasız lideri olarak yazar. Bu doğru değildir! Liderlik dört kez el değiştirmiştir. 
1926-1928      Bıro Heskî Tellî (İbrahim Ağa)
1928-1929 İlkbahar İhsan Nuri Paşa
1929 İlkbahar-1930 Eylül Şeyh Abdülkadir
1930 Eylül-1932  Bıro Heskî Tellî (İbrahim Ağa) /Gerilla Savaşı
          1929 Yaz ayında Ağrı Dağı İsyanı liderlerini, savaşçılar üzerindeki otoriteleri anlamında şöyle sıralayabiliriz: 1. Şeyh Abdülkadir 2. İbrahim Ağa 3. İhsan Nuri Paşa.
            Burada bir not düşmek isterim: 19’ncu yüzyıldan itibaren önemli Kürt İsyanlarının başında “Şeyh” unvanlı liderler olmuştur. “Şeyh” kelimesi bu hareketlerin “dini” veya “gerici” bir hareket olduğu anlamını vermez. Örneğin Kürtlerin ulusal kahramanı Molla Mustafa Barzani de “Şeyh” ailesine mensuptur. Ayrıca Şeyh Ubeydullah Nehri ismini de zikretmek isterim. Şeyh Abdülkadir, Ağrı Dağı İsyanı sona erince İran’a sığınır. 1945-46 yıllarında kurulan Kürt Mehabad Cumhuriyetinde Makü ve Xoy civarindaki Celali Aşireti sorumlusu olarak görev alır. Çağdaş düşüncelidir. Oğlu Şeyh Hasan Kotan, Tahran’da Şah Rıza Pehlevi’nin sınıf arkadaşıdır. Şeyh Abdülkadir’in Kürt Ulusal Hareketinde önemli bir şahsiyet olduğunu hatırlatmak isterim. 
            Şimdi gelelim Ağrı Dağı İsyanına: İhsan Nuri Paşa, birden bire önemsizleştiğini görünce derin bir hayal kırıklığı yaşar. Bunu belli etmemeye çalışır, Şeyh Abdülkadir’in otoritesini kabullenir, savaş planı yapmak veya savunma gücü oluşturmak yerine daha çok Hoybun Cemiyetiyle yazışmalara önem verir. ‘Agirî Agir Dibarîne’ (Ağrı Dağı ateş yağdırıyor) başlıklı bir bildiriyi kaleme alır. İhsan Nuri Paşa’nın bu dönemde vazgeçemediği tek bir dostu vardır: Iğdır’da ikamet eden Numan (Dündarzade) Efendi. Yazdığı kurye ve mektupları onun aracılığıyla Hoybun’a ulaştırır. Numan Efendi konusunu daha sonraki bir yazımda ele alacağım.
Şimdi gelelim Kotan Aşireti lideri İsa Bey’in durumuna. İsa Bey’in etrafında da güçlü bir aşiret kadrosu oluşmuştur. Şeyh Abdülkadir’e bağlı güçleri püskürttüğü için otoritesi güçlenir. Şeyh Abdülkadir, Ağrı Dağındaki isyancı güçleri arkasına alınca İsa Bey de bunu dengelemek için devlete yakın durur.  Ancak bu koşulsuz bir işbirliği değildir. Bazı tarihçiler, İsa Bey’in, 1930 yazında, asker isyancılara karşı hücuma geçtiğinde onlara lojistik destek sağladığını hatta kendisine bağlı milis güçlerin askerlere refakat ettiğini yazar. Bu doğru değildir. Bu dönemde Keskoî aşiretine bağlı milis güçleri askerle birlikte hareket etmiş ve yol göstermiştir.  Unutmayalım ki hem Şeyh Abdülkadir hem de İsa Bey, 1926 Ağa ve Beyleri Sürgün yasasıyla sürgüne gönderilmişlerdir. Her ikisi de devlete karşı hem mesafeli hem de dikkatlidirler. 
Bütün olup biteni seyreden idealist İhsan Nuri Paşa, “Kürdistan” davasının gölgede kaldığını görür, üzülür. Eğer İhsan Nuri Paşanın aşiretler arasında saygın bir otoritesi olsaydı Kotan-Sakan barışını yapar, her iki güçlü aşiretin isyana katılmasını sağlayabilirdi. Aynı durum daha sonra ele alacağım Geloylu-Kızılbaşoğlu aşireti çatışmasında da yaşanır. 1929 yazından itibaren İhsan Nuri Paşa sözü dikkate alınmayan veya otoritesi gittikçe azalan bir lider durumundadır.
           Şeyh Hasan Taysun Ağrı Dağı İsyanı ile ilgili genel bir değerlendirme yapar:
           “Ağrı Dağı İsyanının erken dağılmasına neden olan iki önemli faktör vardı: Birincisi, liderlik durumu, ikincisi ve daha önemlisi İran topraklarındaki Mala Bozo ve Halit Ağa’ya bağlı Helikan aşiretlerinin sahip oldukları lojistik konumlarıydı.
             İhsan Nuri Paşa, lider olarak söz geçiremiyor, savaşçıların çoğu onun tavır ve davranışlarına pek sıcak bakmıyordu. Ayrıca Xoybun cemiyetinin isyancı güçlere pek katkı sağladığı da söylenemezdi. Son olarak gönderdikleri 14 tabancadan sadece iki tanesi Ağrı Dağı bölgesine ulaşabilmişti. 
              İsyanın asıl iki lideri Bıro Hesekî Tellî ve Şeyh Abdülkadir idi. Katılımcı aşiretlerin çoğu Sakan aşiretindendi. Sorunlar ne zaman Celâli aşireti temelinde ortaya çıksa Şeyh Abülkadir’in sözü dinlenirdi. Ne zaman savaşmak, saldırı ve savunma konuları tartışılsa Bıro Hesekî Tellî ön plana çıkardı.
           İki lider arasındaki tek ayrılık, Şeyh Abdülkadir’in hükümetle görüşmelerden yana olmasına karşın, Bıro Hesekî Tellî, bu yolu tamamen kapatmıştı. 
“Ben bu dava uğrunda öleceğim!” diyerek savaşmak konusundaki kararlı duruşundan taviz vermiyordu. “Deste” olarak isimlendirilen bağımsız milis güçleri ve liderleri de önemli birer güçtüler. Etrafındaki 50-60 kişilik “deste”siyle Ferzende Beg, bunların arasında kahramanlığı ve kişiliğiyle en çok saygı uyandıran savaşçıydı.
Ağrı Dağı’nın İran toprakları içinde kalan kesiminde iki aşiretin etkinliği vardı: Sakan aşiretinden Mala Bozo (100 hane) ve Halit Ağa’ya bağlı Helikan aşireti (500 hane).
Bu aşiret ve köyler, isyancı güçler için çok önemliydi. Çatışmalarda yaralanan savaşçılar burada tedavi görür, iyileştikten sonra tekrar Ağrı Dağı’na dönerlerdi. Bu durumu bilen İran ve Türk hükümetleri, ne yapıp edip bu iki aşireti bölgeden uzaklaştırmak için bir anlaşma yaptılar.
           Türk hükümeti, İran hükümetiyle sıkıntı yaşayan Halit Ağa’ya mektup gönderip Türkiye’ye iltica etmesi için ikna ettiler. İran hükümeti de Mala Bozo aşiretinin lideri Musa Ağa’ya Teğmen rütbesi verip onu kendi yanına çekti. Böylece, önemli lojistik destekten mahrum kalan isyancılar, daha fazla dayanamayıp, dağıldılar.
Halit Ağa’ya bağlı Helikan aşireti Türkiye’ye sığındı. Kışı Kağızman deresinde geçirdikten sonra, ilkbaharda, Trabzon limanından gemilerle Trakya’ya taşındılar. Halit Ağa, önceleri kendisine büyük iltifatlarda bulunan hükümet yetkililerinin, verdikleri söze bağlı kalmadığını görünce üzülmüş, acı içinde Trakya’da vefat etmişti. Oğlu Emer Ağa, Trakya’dan kaçıp tekrar İran’a dönmüştü.
             Ağrı Dağı isyanına aşiret temelinde en büyük katılım Sakan aşiretinin Mala Bozo, Mala Bado ve Şemkan gruplarından geliyordu. Şemkan aşiretinden Temıre Şemki, Çarxê, Osê ve Fetto gibi savaşçılar cesaretleriyle ün kazanmışlardı.
            İsyan dağılınca İran hükümeti aralarında Şeyh Abdülkadir, İhsan Nuri Paşa, Şeyh Davo, Kör Hüseyin Paşa’nın oğlu ve bir akrabasını mülteci olarak kabul etti. Şeyh Abdülkadir 16 yıl Kum vilayetinin Save kazasında mülteci olarak yaşadı. Hükümet babamı da Kaşan vilayetine gönderdi.”
 
            GELOYLU-KIZILBAŞOĞLU AŞİRET ÇATIŞMASI  (1929 AĞUSTOS AĞRI DAĞI)
           Ne ilginçtir ki daha bir yıl geçmeden (1929 Ağustos) ikinci bir aşiret çatışması daha yaşanır. Komplo teorisine inanlar bu iki isyanın devlet tarafından planlandığını veya sebep olduğunu düşünecektir. Gerçekte yaşananlar bunun böyle olmadığını göstermektedir. 
           Iğdır Sevdası kitabını yazmak için söyleşi yaptığım önemli isimlerden birisi de Kızılbaşoğlu Aşireti lideri Merhum Mahmut Alar Bey idi. Rasyonel düşüncesi, açık yürekliliği, samimiyeti beni çok etkilemişti. Eğer Kürt liderleri Mahmut Alar Bey gibi olaylara başka bir açıdan bakmasını öğrenmiş olsalardı her şey daha makul ve anlaşılabilir çözümler bulabilirdi. Kendisini rahmetle anarken, bana başka bir perspektif kazandırdığı için minnet duygularımı huzurunuzda ifade etmek isterim.
Mahmut Alar Bey önce muhtemel bir yanlış anlaşılmaya engel olmak için Kızılbaşoğlu aşiretinin isminin nereden geldiğini açıkladı:
           “Bizim aşiretin asıl gücü İran’dadır. Çok eskiden beri Kürt kadınları gelenek olarak başlarına ‘Kofi’ dediğimiz fese benzer bir şapka koyarlar, etrafına da sıra sıra altın asarlardı. Bizim aşiretin kadınlarında bu altın sayısı daha fazlaymış! Dört veya beş sıra altın! Acemce altına ‘kızıl’ denildiği için aşiretimizin adı ‘Kızılbaşoğlu’yani ‘Altınbaşoğlu’ olarak anılmaya başlanmış!.. Burada dikkatinizi bir noktaya çekmek isterim: Türkiye de ‘Kızılbaş’ kelimesi Alevi mezhebine bağlı olanlar için kullanılıyor. Bizim aşiret Alevi değildir.”
          Mahmut Alar Bey Ağrı Dağı İsyanının nedenlerini şöyle anlatır:
“Ağrı Dağı İsyan yıllarını değerlendirmek için o yıllardaki aşiretleri ve birbiriyle olan ilişkilerini iyi anlamak gerekiyor. Kabaca o zamanki aşiretleri zenginler ve yoksullar diye ayırabiliriz.  Elbette zengin dediğim zaman hali vakti biraz daha iyi olanları kastediyorum. Gerçekte o zamanlar herkes fakirdi. Durumu iyi olan aşiretler Gelturanlılar, Redkanlılar ve Geloylular idi. Durumu kötü olanlar Iğdır tarafında Kızılbaşoğlu ve Sakanlılar, Doğubeyazıt tarafında Kotan ve Soran aşiretleriydi.
Aşiretlerin zaten tarlası, bağı, bahçesi yoktu. Tek geçim kaynakları hayvancılıktı. O da olmayınca geriye tek çare kalıyordu: Vurgunculuk ve çapulculuk! Vurgunculuk gün geçtikçe artıyordu. Akşam olunca 40-50 silahlı adam atlara atlıyor, keyifleri nasıl istiyorsa gidip zengin yoksul demeden aşiretlerden zorla koyun ve sığırları gasp ediyorlardı! Bu yüzden Kızılbaşoğlu ve Sakan aşiretleri, yöredeki diğer aşiretler arasında sevilmez hale geldiler. Öyle ki bu beladan nasıl kurtulacaklarını bilemez halde, çaresizliğe düşmüşlerdi.
            İhsan Nuri Paşa ve diğerleri bölgede isyanı örgütlemek için geldiklerinde aşiretler arasında kendiliğinden bir ayrışma oldu. Mağdur durumda olan aşiretler devlete, “gaspçılar” da isyanı örgütleyenlere doğru kaydı.
             İşte Ağrı Dağı İsyanının silahlı belkemiğini oluşturanlar bu yoksul aşiretlerdi. Biraz abartma gibi olacak ama o yıllar Ağrı Dağı’ndaki Kürt aşiretleri arasındaki ayrılığı Amerika’daki Beyaz-Zenci ayrılığına benzeterek durumu hayal edebilirsiniz.
             Bu vaziyet isyancı liderlerin işini kolaylaştırıyordu. Zamanla, “Biz yoksuluz onlar zengin” sözünün yerini, “Biz Kürt vatanperveriyiz onlar hain,” gibisinden siyasi bir söylem aldı. İki de bir “Wan ceşin, herin bikujin!” yani “Onlar haindir, devletten yanadır, gidin öldürün!” desturu ortalıkta dolaşıyordu. Böylece isyancı liderler, aşiretler arasındaki bu çelişkiden en üst düzeyde yararlanıyorlardı.”
             Mahmut Alar Bey Geloylu-Kızıbaşoğlu aşireti çatışmasının ilk nasıl başladığı konusunda derinliğine bilgi sahibi değildi. Bu konuda Ahmed Şemo’nun kızı Merhum Gurci Selçuk’a başvuracağız. Müthiş bir hafıza gücüyle bize bu çatışmanın ilk nasıl başladığını ve nasıl sonuçlandığını detaylı aktarır. Bu destansı anlatıma olduğu gibi yer vermek istedim:
           HEPO’NUN NEDEN OLDUĞU İLK KAN  (1924 Sonbahar)
              Mıhê Kazak dedemizin oğlu Hepo, Ağrı Dağı’nda Korhan köyünde yaşıyormuş. Yanına Kızılbaşoğlu aşiretine mensup birisini çoban olarak almıştı. Bir ayağı topal çoban ailesiyle beraber gelip köye yerleşmişti. 
            Bir gün çoban köye üzgün döner. Kurtlar sürüye saldırmış bir koyunu da parçalayıp öldürmüştü. Bu habere çok kızan Hepo çobanı dövmeye başlar.
Hepo’nun karısı da o anda ekmek pişiriyormuş. Kocasının bu hiddetine anlam verememiş:
             “Çobana bu kadar eziyet etme. Ölen sadece bir koyun!”
             Hepo karısının bu şekilde müdahale etmesine tahammül edemez, kaptığı taşı tüm şiddetiyle karısına fırlatır. Zavallı kadın olay yerinde can verir.
Hepo bu talihsiz olaydan çobanı sorumlu tutar ama intikamını başka bir güne saklar. Bir gün çobanına, “Eşeklere yağ ve peynir yükle Iğdır’a gideceğiz” diye emreder.  Kendisi at üstünde önden gidiyor çoban da eşekleri arkadan sürüyormuş. Bu şekilde şehre (Iğdır’a) varıp alış verişlerini tamamlamışlar; yağ peynir satıp soğan, patates, şeker gibi ev ihtiyaçlarını alıp geri dönerler. Erhacı yakınlarında Mir tepeleri denilen yerde Hepo çobanı öldürür, cesedi bir taşın altına gizler. Eşeklerin yüklerini açıp ortalığa dağıtır, sonra hiçbir şey olmamış gibi atına atlayıp Iğdır’a geri döner.
             Birkaç gün handa konakladıktan sonra tekrar Korhan’a döner. Oğlunun akıbetini merak eden çobanın annesi Hepo’ya gelir:
“Oğlum nerede?” diye sorar. Hepo soğukkanlı cevaplar:
              “Nasıl olur? Henüz gelmedim mi? Üç gün önce yolcu etmiştim. İşlerim olduğundan birkaç gün geç geldim.”
              Çobanın annesi Huri Hanım mensubu olduğu Kızılbaşoğlu aşireti liderine gidip yardım ister. Gruplar her tarafta iz sürer, nihayet kurtlar tarafından parçalanmış eşeklerden birisinin leşi bulunur. Derken ortalığa dağılmış soğan ve patateslerin yanı başında bir taşın altında çobanın cesediyle karşılaşırlar. 
Çobanın ailesi bu ölümden Hepo’yu sorumlu tutar fakat Hepo inatla suçunu inkar eder. 
İki aşiretin ileri gelenleri bir araya toplanıp soruna bir açıklık getirmek isterler. Babam Ahmed Şemo, Gêloî aşiretine liderlik yapıyordu.
            Kızılbaşoğlu aşireti lideri Hesene Tozo’nun da hazır bulunduğu toplantıda babam Hepo’yu sorgulamış:
“Hepo, Huri’nin oğlunu sen mi öldürdün?”
“Hayır!”, diye kesin bir dille cevaplar Hepo.
Hepo suçunu kabul etmediğinden karşı tarafa geleneklerin öngördüğü  “kan parası ödenmez. Bu nedenle Kızılbaşoğlu ve Gêloî aşiretleri arasına soğukluk girer.
Bu olaydan birkaç yıl sonra 1926 sonbaharında bir grup silahlı adam kırda otlayan sürülerimizi toplayıp İran sınırına doğru götürür. Sürüler Têmire Gulê’ye (Aziz Güney’in babasına) aitti. Başında iki çoban vardı. Saldırganlar çobanlardan birini öldürür, diğer çoban Karahacılı köyüne koşarak ulaşır, baskını haber verir. Têmire Gulê köyde yalnızdır. Atına atladığı gibi tek başına İran sınırına doğru yola çıkar. Kaçakları tam sınırı geçerken kıstırır. Têmire Gulê iki saldırganı öldürür, kendisi de kolundan yaralanır, buna rağmen sürüyü alıp köye geri getirmeyi başarır.
Haber duyulur duyulmaz babamın Hepo’ya olan kızgınlığı daha da artar:
 “Onun yüzünden üç insan öldü, üç kan bedeli var. Üstelik yüz adama bedel Têmire Gulê de kolundan yaralandı”
Babamın bu sert çıkışı yüzünden Mıhê Kazak ailesiyle aramız bozulmuştu. Aradan zaman geçti, bir gün Hepo’nun öldürüldüğü haberi geldi.
Mıhê Kazak bu ölümden babamı sorumlu tuttu:
“Hepo ağalığı Ahmed Şemo’nun elinden alacaktı. Kıskandığı için oğlumu öldürttü”
 Bu yüzden Gêloi aşireti içerisinde Aqo-Gêlo ayrımı yaşandı. Bir ilkbahar sabahı çadırlarımız “kerre”de iken, Hepo’nun oğlu evimize geldi. Babasını kendisinin öldürdüğünü üzülerek itiraf etti:
          “Babam bizi her gün döverdi. Bir gün dayanamayıp uyurken öldürdüm.”  Babam atlılarla, Mıhê Kazak ve diğer aşiret ileri gelenlerine haber göndertti. Toplanan cemaat Hepo’nun oğlunun ifadesini aldı. Böylece babam da iftiradan kurtulmuş oldu.
            EVDILLEYE YUSUF’UN ÖLDÜRÜLMESİ (1929 İlkbahar)
              Evdılle (Abdullah Aktaş /Taşlıca köyü)  22-23 yaşlarında üç çocuk babasıydı. Cesareti nedeniyle bütün aşiretler tarafından sevilirdi. Yanında birkaç çobanla aşiretimize ait 2000 koyunu Ağrı Dağında otlatıyordu. Bir gece yarısı saldırganlar sürüyü kuşatmaya almış. Amaçları kimseye özellikle Evdılle’ye zarar vermeden sürüyü alıp gitmekmiş. 
            Çatışma başladığında Evdılle namaz kılıyormuş. Aldığı kurşun yarasıyla olay yerinde vefat etmişti. Bu çatışmada Emo da öldürülmüş, saldırganlar 2000 koyunla gözden kaybolmuştu. Haber aşiretimiz üzerine kara bulut gibi çökmüştü. Bir yandan en cesur gençlerimizden ikisini kaybetmiş bir yanda da sürülerimiz elden çıkmıştı.
             Babam Evdılle’ye son derece bağlıydı. Bunu izleyen günlerde Şeyh Abdülkadir Kızılbaşoğlu aşiretiyle barış yapmak için arabulucu sıfatıyla evimize geldi. Babam kararlı konuştu:
           “Bu yaz yaylaya Ağrı Dağında çıkacağım. İki oğlumun ölümü pahasına dahi olsa Evdılle ve Emo’nun intikamını alacağım. Hele namazı üzerinde öldürülen Evdılle için gerekirse canımı feda edeceğim”
 
             GÊLOÎ AŞİRETİNİN KADER GÜNÜ: ARÊ-YUSUF-BEG ÇATIŞMASI (AĞUSTOS 1929)
             O yaz Arê-Yusuf-Beg denilen yerde obamızı kurduk. İki aşiret arasında karşılıklı tehditler devam ediyordu. Bir gün Bro Hseki Telli’nin oğlu Davut ve Cihagire Reso evimize geldiler. Davut babasının mesajını iletti:
“Ahmed Ağa, karşı taraf 200-300 kişilik silahlı bir grup oluşturmuş size karşı savaşmaya hazırlanıyor. Bir barış heyeti yakında gelip sizinle konuşacak eğer gücünüz yetiyorsa barışmayın yoksa da onların barış koşullarını kabul edin. Benden yardım beklemeyin gücüm yetmez. Ben aşiretimden uzağım. Ferzende, Süleyman Ahmed ve Mıhê Mirze’de benim gibi çaresizler”
          Babam şu cevabı verdi: “Git İbrahim Ağaya söyle Ahmed Şemo Şeyh Abdülkadir’in barış önerisini kabul etmeyecek”
Babam kaderiyle baş başa bırakıldığını anlamıştı. Helikanlı aşireti reisi Halit Ağa’ya haber gönderterek birkaç evin obamıza gelip katılmasını istedi. Halit Ağa da 10-15 evi yayla yerimize gönderdi.
          BARIŞ HEYETİ
           Barış görüşmesi sırasında evimize gelenler arasında İhsan Nuri Paşa, Bıro Hesekî Telli, Şeyh Abdülkadir, Seyda Resul, Mıhê Mirze, Süleyman Ahmed, Hacı Süleyman, Ferzende Beg, Halis Beg, Ermeni Zilan Bey, Süleyman oğlu Kazım geldiler. Çadırın orta yerine Şeyh Abdülkadir oturdu. Diğerleri onun etrafında sıralandılar. Numan Efendi toplantıda yoktu. Ferzende ve İhsan Nuri yakışıklıydılar fakat Zilan Bey oldukça çirkindi. (NOT: Buradaki anlatımdan da anlaşıldığı gibi Şeyh Abdülkadir 1929 yaz ayında isyanın en üst otoritesi olarak kendisini kabul ettirmiş, orta yeri oturmuş, diğerleri de etrafını almıştır. )
Toplantıyı Şeyh Abdülkadir açtı:
“Ahmed Şemo, barış yapalım!”
“Ben nasıl barış yapayım? Üç adamım öldürülmüş 4500 koyunum gasp edilmiş
Hesene Tozo mülayim ve çok iyi bir insandı. Şeyh Abdülkadir ısrar etti:
“Haydi, elinizi birbirinize uzatın!”
Babam elini gönülsüz uzattı.
“Elimi uzatıyorum ama barışmıyorum. Bunu böyle bilin!” 
Hesen Tozo’yla babam el sıkıştılar. Hesene Tozo’nun gözlerinden yaş geldi.
“Ehmed Ağa bu kadar inatçı olma, ben de bir oğlumu kaybettim.”
Görüşmeler uzadı. Bir ara içlerinden birisi ayağa kalktı, eliyle babamı tehdit etti: 
 “Kendine öyle güvenme Ahmed Şemo. Mademki barışmıyorsun ben de yarın gelip seni ve bütün erkeklerini öldüreceğim. Senin karılarını da en öndeki deveye bindirip kendime eş olarak götüreceğim”
Barış olmadan heyet obamızdan ayrıldı.
Ertesi gün erkenden yaşlı bir kadın evimize geldi. Bütün gece koştuğundan kan ter içindeydi. Heyecanla konuştu:
“Gêlo’nun torunuyum. Kızım Kızılbaşoğlu aşiretinden evli. Kocasının anlattığına göre 300 kişilik silahlı bir grup obanızı basmaya geliyor. Kızım, kocası uyuduktan sonra bu haberi bana getirdi. Ben de gizliden yola çıktım bütün gece koşup size geldim. Aman tedbirinizi alın!”
Babam aşireti topladı. Eli silah tutan Gêloî erkek sayısı 20 kadardı. 20 kadar da Helikan aşiretinden savaşçı vardı.
Sabahın çok erken saatinde gürültüye uyandık. Saldırganlar yaya olarak Zemyan deresi tarafından geliyorlardı. Etrafı koyu bir mavilik örtüyordu. Babam yatağına yakın oturmuş adamalarına emir yağdırıyordu:
           “Herkes kanının son damlasına kadar savaşacak, herkes evinin önünde ölecek” diyordu. Tam o sırada mermiler çadırlara yağmaya başladı. Hacı Haşem ilk ateşte bacağından yaralandı. Bir kurşun da babamın önüne düşmüştü. Babam ayağa kalktı bir yandan fişekliğini kuşanırken bir yandan da kadınlara ve çobanlara bağırdı: 
              “Çabuk iki teneke altını, Hamit, Mecit ve Fatma’yı Yusufa Sano’nun evine gönderin. Çobanlar da koyunları ve inekleri oba yerinden uzaklaştırsınlar.”
Babamın istekleri hemen yerine getirildi. Çatışma epeyce devam etti. Güneşin ilk ışıkları oba yerini aydınlatınca çatışma daha da hızlandı.
Bacağından yaralı Hacı Haşem yarı baygın mutfak bölümünde yatıyordu. Kendine gelir gelmez silahını kapıp babamın yardımına koşuyordu.
Erkekler bütün güçleriyle savaşırken kadınlar da boş durmuyordu.
              Geloylu aşiretinin en önemli silahşoru Mıhêmmed Hesen değirmenden geldiğinde gün öğlene dönmek üzereydi. Oba yeri savaş alanına dönmüştü. Mıhêmmed Hesen elinde silahla koşarak çadıra geldi. Gulizar ninemi görünce sorduğu ilk şey:
              “Ahmed heye an tûne?” (Hayatta mı ölü mü?) oldu. Babamın hayatta olduğunu öğrenince cesaret aldı, yakasını yırtıp, “Ez hatım!” (Geldim!) diye bağırdı.
Mıhêmmed Hesen’in gelmesiyle Geloylular cesaretlenmişti. Bu arada saldırganlar da çadırlara epeyce yaklaşmışlardı. Babam Mıhêmmed Hesen’in gelişini fırsat bilerek, yerinden fırladı “Ya Allah ya Xude!” diye bağırarak atağa geçti. Hacı Medet de babamın yanına geldi. O anda tüm Gêloî erkekleri siperlerinden çıktılar yeri göğü inleten bağırma ve silah sesleriyle ileri atıldılar. Bu hamleyi beklemeyen saldırganlar dağınık bir şekilde kaçmaya başladılar. Silahlarını omuzlarına atmış Zemyan deresine doğru koşuyorlardı.
             Babam o kışı (1929) Adetli köyünde geçirmek istemedi. Adetli köyü kayalıkların altında olduğundan savunmaya elverişli değildi. Yeni bir baskın olabilir diye kışı Karahacılı köyünde Temıre Gulê’nin evinde geçirdik. Her gün köyün dört bir yanında nöbet tutuluyor, olası bir saldırıya karşı hazır bekleniyordu.
İlkbaharda çadırlarımızı Kıraçbağ tarafında sazlıkların yanında kurduk. 1930 yazında Sinek yaylasına gittik. Bizim obamız Kaniye-Pez-Berdan’da kuruldu. Dedem Ali Mirze Bey’in obası Kandil’e gitti.”
              KIZILBAŞOĞLU-GELOYLU AŞİRET ÇATIŞMASININ SONUÇLARI:
              Değerli okuyucu! Detayını yukarıda okuduğunuz bu aşiret çatışması, Ağrı Dağı İsyanının en sıcak günlerinde olmuştur. Geloylular da Kızılbaşoğulları da Celali aşireti mensubudurlar. Bazı kitap ve makaleler Ağrı Dağında yaşayan aşiretlerin bir bütün olarak ve tek yumruk halinde ordu birliklerine karşı savaş verdiğini yazar veya iddia ederler. Maalesef bu bilgiler uydurmadır. Gerçeklikle hiçbir ilişkisi yoktur.   
               İşin kolayına kaçanlar da var: Kotan-Sakan aşiret çatışmasının tarihi arka planını anlamadan sadece tek bir olaya dayalı olarak yazılar kaleme aldılar. “İsa Bey, ordu birliklerinden yardım istediği için haindir!” gibi yanlış sonuçlara vardılar. İnanın, olaylar daha farklı bir çizgide gelişebilirdi. İsa Bey isyancıların yanında yer alabilir, Şeyh Abdülkadir de İsa Konyar’a karşı güç dengesini sağlamak için devlete yakın durabilirdi. Bu durumda da Şeyh Abdülkadir “hain” olarak ilan edilecekti. 
Benzer durum Geloylu-Kızılbaşoğlu aşiret çatışmasında da yaşanır. Kızılbaşoğlu aşireti Sakan aşiret grubuna bağlıdır. Daha önce söylediğim gibi Sakan aşireti Ağrı Dağı İsyanının belkemiğini oluşturmaktadır. 
             Kızılbaşoğlu saldırısı karşısında Ahmed Şemo kendisini yalnız hisseder. İran’a yerleşik ve dostluğu olan Helikan aşireti lideri Halit Ağa’dan yardım ister. O da ancak 20 kadar savaşçı gönderebilmiştir. Durumun ciddiyetini değerlendiren ve güçler dengesinin aşiretinin aleyhine olduğunu anlayan Ahmed Şemo Aralık ilçesine gider, para ve altın karşılığında Yüzbaşı Nuri’den silah ve mühimmat temin eder. Eğer Yüzbaşı Nuri üç deve yükü silah ve mühimmattı Ahmed Şemo’ya teslim etmeseydi bugün Geloylu diye bir aşiret muhtemelen olmayacaktı. 
          Yüzbaşı Nuri, isyan bölgesinde bir aşiret çatışmasının olmasından elbette memnundur. Ama burada doğru bir bilgiyi aktarmak isterim: Yüzbaşı Nuri,  Ahmed Şemo’ya, “Size silah verelim, Kızılbaşoğlu aşiretiyle çatışın!” diye ne bir telkinde bulunmuş ne de zorlama yapmıştır. Hatta bazı yazar ve tarihçiler, devletin iki aşirete de silah yardımı yaptığı onları birbiriyle çatışmaya zorladığı gibi ifadeler vardır. Bu gerçeği yansıtmıyor. 
Yüzbaşı Nuri’nin, 1926 yılında sürgüne gönderilen Tapu Müdürü Numan Efendiyle geçmişe dayalı bir dostluğu vardır. Numan Efendi’yi Iğdır’da yakalayıp sürgüne gönderdiklerinde Yüzbaşı Nuri Aralık ilçesinde görevliydi. Numan Efendi son anda bir yazıyı kaleme alır, Ahmed Şemo’ya ulaştırması için kendisini ziyarete gelen Kızılbaşoğlu lideri Hesene Tozo’ya verir. Mektup Yüzbaşı Nuri’ye hitaben yazılmıştır:
          “Bu mektubu size getirecek olan aşiretimizin lideri Ahmed Şemo’ya yardımcı olmanı istiyorum. Benim için artık her şey çok geç!” 
          Ahmed Şemo önce Ağrı Dağı’nda Kırre bölgesinde saklanır, uygun bir zamanda Yüzbaşı Nuri’yi ziyaret ederek Numan Efendi’nin mektubunu elden verir. Yüzbaşı Nuri, Ahmed Şemo’nun altı ay Kırre’de saklanmasını ister. Ortalık yatışınca affın çıkmasına yardımcı olur. 
Burada bir not düşmek isterim: Ahmed Şemo’nun vurucu timi Geloylu ve Helikan aşiretinden oluşmuştur. Aralarında asker yoktu. 
Kimdir bu Yüzbaşı Nuri diye sorabilirsiniz? Daha sonra Korgeneral Nuri Berköz Paşa olarak 28 Mart 1949 -28 Haziran 1950 tarihleri arasında Jandarma Genel Komutanlığı yapacaktır.
          Gurci Selçuk’un anlatımına göre Geloylu aşireti 1929 kışını olası bir Kızılbaşoğlu saldırısına karşı tedirgin bir şekilde geçirir, 1930 yılı ilkbaharında Ağrı Dağına gitmekten vazgeçer. Bunun yerine güvende olacağı Tuzluca’daki Sinek yaylasında kıl çadırlarını kurar. Ahmed Şemo’nun amacı aşiretinin can güvenliğini sağlamaktır. Ağrı Dağı İsyanı, en kanlı günlerini (1930 yaz) yaşarken Geloylu aşireti Tuzluca’da Sinek yaylasında, isyanın sıcak ateşinden uzaktadır. 
Sonraki yıllar Ahmed Şemo’nun Tuzluca’ya gitmesini bazı kesimler farklı şekilde yorumladı:  
        “Ahmed Şemo devletle anlaştı, para aldı, Ağrı Dağı İsyanına katılmadı, Tuzluca’ya gitti. Deve kervanını da devletin hizmetine verdi!”  
Kızılbaşoğlu aşiretiyle yaşanan çatışmanın detayını bilmeden böylesine bir sonuca varmak ilk anda mantıklı görünür ama gerçekte Geloylu aşireti Sakan aşiretinin ağırlıkta olduğu Ağrı Dağı bölgesinde zarar göreceğini bildiği için isyanın son yılında bölgeden uzaklaşmıştır. O yıllar askeri mühimmat ve erzak sevkiyatı için devlet bölgedeki Azeri ve Kürtlere ait tüm deve kervanlarına geçici olarak el koymuştur.  
Gurci Selçuk şöyle devam eder:
         “İsyancıların bir kısmı hırsızlık ve gasp olaylarından uzak duruyorlardı. Bunlar daha çok bölgenin dışından gelmiş kimselerdi. Cibranlı aşiretinden Ferzende gibi birçok insan başkalarına zarar vermekten kaçınırlardı. Babam, içlerinde Bro Heskî Tellî (İbrahim Ağa), Süleyman Ahmed gibi savaşçıların olduğu bu kesimi sever, yardımını esirgemezdi. Ayakkabı ve elbise gibi ihtiyaçlarını karşılardı.”
            KIZILBAŞOĞLU-GELOYLU AŞİRET ÇATIŞMASININ SONUÇLARI
Yıllar sonra iki aşiret arasında barış sağlanır. Merhum Mahmut Alar Bey şöyle aktarır: 
“Geloylu aşiretinin sevilen ve önde gelen lideri Ahmed Şemo, babamı çok severdi. Karşılıklı güven duygusuyla birbirlerine bağlanmışlardı. Hatta Geloylu-Kızılbaşoğlu barış görüşmeleri sırasında Ahmed Şemo, babamı kendi adına barış koşullarını konuşmaya vekil tayin etmişti!”
Öyle görünüyor ki Kızılbaşoğlu aşiret güçlerinin Geloyluları toptan yok etmek için yaptıkları yayla saldırısı olmasaydı Geloylular da isyana katılacak, taraf olacaktı. Özellikle Numan Efendi ve Hüsnü Bingöl olayında göreceğimiz gibi Ahmed Şemo gerektiğinde devleti karşısına alır hatta hapis yatar. 
Değerli okuyucularım! Bir sonraki yazımda üç önemli şahsiyeti ele alacağım: Ali Mirze Bey, Kerem Bey ve Numan Efendi.

Henüz yorum yapılmadı!

Bu içerik için yorum yapılmadı. Yorum yapmak için aşağıdaki formu kullanınız.

Yorum Yaz!

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
* İşareti olan alanlar gereklidir.