Mücahit Özden HUN IĞDIR VE AĞRI DAĞI İSYANI (5)
Tarih : 2019-05-17
Tüm Yazılar

Mücahit Özden HUN



 

ÜÇ ŞAHSİYET ÜÇ YAKLAŞIM

Değerli okuyucu! Ağrı Dağı İsyanı ile ilgili bu yazı dizisinin başında dikkatinizi
bazı önemli noktalara çekmiş, sıra halinde bilginize sunmuştum. Önemli bir
noktayı tekrar etmem gerektiğini düşünüyorum: Ağrı Dağı İsyanı iç içe girmiş,
beklentileri farklı, davranışları farklı sarmal bir yapıdan oluşuyordu. Şu ana
kadar bu gerçekliği zaten önemli ölçüde ifade etmiş bulunuyorum. Bu yazımda
üç şahsiyeti el alarak bunlardan hareketle “üç farklı yaklaşımı” irdelemek
istiyorum. Yine uzun bir yazı… Sabır ve anlayışınızı rica ediyorum.
Ağrı Dağı dört bir yandan Celali aşiretiyle çepeçevre sarılmıştır. Iğdır
tarafındaki Celali aşireti 1829-1920 yılları arasında Rus Yönetiminde kalmış,
liderleri (Hamit Bey, Ali Mirze Bey, Kerem Bey) Rus okullarında eğitim almış,
Çarlık Rusya’sının kültürel ve sosyal yaşamından derinden etkilenmişlerdir. 19
yüzyılın sonlarına doğru Çarlık Rusya’sı “Narodnik” yani Sosyalist Devrimci
Halk Hareketiyle sarsılırken Osmanlı da henüz bunun izi bile yoktur. Çarlık
Rusya’sındaki tüm Kürtleri Çarlık nezdinde temsil eden Güneş ailesi
liderlerinden Hasan Bey’den bahsetmek isterim. İbrahim Beyoğlu Merhum
Mehmet Güneş şöyle ifade eder:

“Hasan Bey, Çar’ın Kafkaslardaki en önemli dayanaklarından birisi idi. Ancak
19’ncu yüzyılın sonlarına doğru Hasan Bey, içlerinde Lenin’in ağabeyinin de
yer aldığı Narodnik devrimci hareketine sempati duyar. Bu davranışı Çar’ın
dikkatinden kaçmaz. Çar, Eleşref Bey’e mektup gönderir, istekte bulunur:
‘Moskova ve St. Petersburg’da Nardonik hareketine sempati duyan tüm
generalleri ordudan uzaklaştırdık. Sizden beklentimiz, Hasan Bey’in yetkilerinin
elinden alınıp cezalandırılmasıdır.’ Eleşref Bey, Çar’ın isteğine karşı durur. Çar
iki kez Hasan Bey’i azleder ama her ikisinde de Eleşref Bey, Hasan Bey’e
destek vererek saygınlığını yeniden kazanmasına yardımcı olur.”

1917 yılına kadar Çarlık Rusya’sında yaşanan olaylar, sosyal ve siyasal alt-üst
oluşlar nedeniyle burada yaşayan Kürtler de doğal olarak bu yaşam biçiminden
etkilenirler. Kısacası Çarlık Rusya’sında yaşayan Kürt liderleri sosyalizmle
19’ncu yüzyılın sonunda tanışırken, Türkiye’deki Kürtler sosyalizmle ancak
1960 yılında tanışma şansları olur! Nerdeyse 100 yıllık bir fark!
Çarlık Rusya’sında yaşayan Kürtlerin en önemli özelliği “duygusallık” yerine
“mantık” gücünün ön plana çıkması, günlük yaşamda buna değer vermeleridir.
Bu davranış biçimini en belirgin şekilde Eleşref Bey ve Ali Mirze Bey’in

şahsında görüyoruz. İkna olmadıkları veya “mantıksız” gördükleri her şeyi ya
reddetmişler ya da uzak durmuşlardır.

Ağrı Dağının diğer tarafında yaşayan Celali aşiretinin bir kısmı Osmanlı bir
kısmı da İran yönetiminde kalmıştır. Doğal olarak buradaki aşiretler de içinde
yaşadıkları imparatorluğun değer yargılarından etkilenmiş, ülke içinde yaşanan
siyasal olaylar aşiret liderleri üzerinde farklı bir etki bırakmıştır. Osmanlı
tarafında kalan Celali aşiretleri arasında Hamidiye Alayları şeklinde örgütlenme
ön plana çıkarken, İran tarafındaki Celali aşiretleri merkezi otoriteden tamamen
kopuk “pastoral” yani bağımsız göçer yaşam şeklini tercih etmiştir. Kısacası
Ağrı Dağı çepeçevre saran Celali aşiretleri arasında tek bir ruh tek bir liderlik
yoktur.

Dikkatinizi önemli bir noktaya çekmek isterim: Aynı aşiretin kolları bazen üç
imparatorluk içinde aynı anda var olmuş (Sakan Aşireti), bazıları Osmanlı-Rus
bazıları Osmanlı-İran bazıları da İran-Rus imparatorluğu arasında dağılmış veya
sadece bu imparatorluklardan birinin sınırları içinde kalmıştır. Ancak
aralarındaki etkileşim az ve liderliğin nüfuz gücü farklıdır.

Ağrı Dağı İsyanındaki ilk direniş hareketini Osmanlı tarafındaki Celaliler
başlatılmıştır (İbrahim Ağa). 1928 yılında Hoybun Cemiyeti bu direnişi
topyekûn bir Kürt İsyanına dönüştürmek için harekete geçer. Stratejisinin en
önemli ayağı şöyledir:

Ağrı Dağı üç sınıra komşudur. Celali Aşireti mensuplarıyla çepeçevre
sarılmıştır. Eğer Türkler saldırırsa İran’a geçiş yapabilecekler, buradaki Celali
“kardeşlerinden” destek alabilecek, sonra tekrar karşı saldırıya geçerek isyan
ateşini canlı ve sürekli tutabileceklerdir. İlk anda oldukça makul ve anlaşılabilir
bir taktik olarak değerlendirilebilir. Kısacası Hoybun Cemiyeti Ağrı Dağını
çepeçevre saran Celali aşiretini “tek ruh ve tek liderlikte” birleşmiş bir aşiret
olarak tasavvur etmiştir. Yanıldığını anlayınca elbette her şey çok geç olacaktır.
Şimdi üç şahsiyeti sırayla ele alarak özellikle Iğdır tarafındaki durumu
değerlendirelim:

1. ALİ MİRZE BEY (1855 –1942)
(Not: Ali Mirze Bey’in Karakuyu Mezarlığındaki mezar taşında doğum tarihi
yanlış olarak verilmiştir. Kesin doğum tarihi 1.7.1855)

Ali Mirze Bey, 90 yaşına kadar uzun bir hayat sürmüştür. Çarlık Rusya’sı
Iğdır’ında dünyaya gelmiş, Rus okuluna gitmiştir. Ermenice, Farsça, Rusça ve
Türkçeyi akıcı şekilde konuşabiliyordu. Rus yönetimi zamanında “glava” yani
“hükümet nezdinde sorumlu başkan” olarak liderlik etmiş, üstlendiği hassas
görevi 1920 yılına kadar halkı lehine büyük bir başarıyla sürdürmüştür. Ali
Mirze Bey hakkında gerek geçmişte gerekse bugün çok şeyler yazılıp
çizilmektedir. Benim amacım kimseyi ne eleştirmek ne de yermektir. Eğer hâlâ
Ali Mirze Bey ve mücadelesi hakkında siyasi değerlendirmeler yapılıyorsa, bu
Ali Mirze Bey’in kendi döneminde ne kadar önemli bir şahsiyet olduğuna
kanıtlamaktan öteye gitmez.

Ali Mirze Bey’i ve onun tarihsel rolünü iyi anlayabilmek için, bölgenin o
dönemdeki siyasi ve sosyal değerlendirmesini yapmamız şarttır. 1917 yılında
Eleşref Bey, “Güneş Ailesinin” tarihi misyonunun sona erdiğini ilan edince Rus
yönetimi altında yaşayan Celali aşiretleri koşulsuz olarak Ali Mirze Bey’i
kendilerine en üst otorite olarak kabullenirler. Celali aşiret konfederasyonu
bünyesinde yer almayan Redkan aşireti Kerem Bey’e bağlı olarak örgütlenirken,
Brukan aşireti zaten 1900 yılından beri kendi liderliğinde bağımsız bir duruş
sergiliyordu.

İşte bu koşullarda Ali Mirze Bey’in saygınlığı ve etkinliği daha da önem
kazanır. Göz ardı edilmemesi gereken husus, Ali Mirze Bey’in Iğdır
bölgesindeki Celali aşireti üzerindeki tartışmasız otoritesiydi. 1918-1920 yılları
arasında, Rus hükümetinin çökmesiyle bölgede doğan siyasi boşlukta, iç savaş
başlar.

Bu yeni koşulda Ali Mirze Bey’in tavrı kesin ve açıktır: Ermeni saldırılarına
karşı Azeri ve Kürtlerden oluşan İslâm ahalinin canını ve malını korumak ve
güvenceye almaktır. Ali Mirze Bey ve bir grup arkadaşının bu konudaki tavır ve
tutumlarına en güzel kanıt, Kâzım Karabekir Paşa’nın “İstiklâl Harbimiz” adlı
kitabında kendisine yer bulmaktadır.

Ermenistan Cumhuriyetini ilan eden Ermeni liderlerin kendileriyle işbirliği
yapılmasını isteyen bir mektuba cevaben, Kürt ileri gelenleri aşağıdaki tarihi
mektubu kaleme alırlar. Mektubun içeriğini daha iyi anlayabilmeniz için şu
açıklamayı yapmak ihtiyacı vardır: Rus ordusu 1915 yılında Osmanlıya karşı
hücuma geçerken Rus Ermenileri milis güç olarak örgütlenip Rus ordusuyla
birlikte Osmanlı toprağına saldırıya geçmiştir. Ayrıca Osmanlı Ermenileri de
benzer bir milis örgütlenmesiyle Osmanlı ordusunu arkadan vurmuştur. Bu

durum Iğdır’daki Müslüman ahalide elbette rahatsızlık yaratmıştır. (Not:
Okuyucuma kolaylık olsun diye mektubu günümüz Türkçesine çevirdim)
“Baran Haçador Ağa,

Mektubunuzu aldım. Ermeniler İslamiyetin kucağında (Osmanlı Devletinde) pek
mutlu bir hayat devam ettirirken bile asıl niyetleri uğruna açıktan veya gizliden
her türlü fenalığı yerine getirmekten geri kalmamışlar, Osmanlı ordusundan
silahla firar ederek Rus ordusuna katılmışlardır. Bu gerçekliği inkar
edemezsiniz. İhanetleri bu şekilde açıkça ortaya çıkan Ermenilerle İslam-Kürt
milleti arasında uzlaşma imkanı kalmamıştır. Beş yıldan beri (1914-1919)
Müslüman ahaliyi insanlık ilkesine aykırı bir tarzda balta ve süngülerle katleden
ve Osmanlı kadınlarına tecavüz etmeyi mubah gören Ermenilerle Kürtler bir
araya gelemez. Ermenilerden on kat daha üstün bir güce sahip olan Kürtler
Ermenilerin himayesine giremez ve girmesi de imkânsızdır. Evet, biz de kan
dökülmesine taraftar değiliz. Ancak Müslüman ahalinin kendinize itaatkâr hale
getirmenize var kuvvetimizle karşı çıkacağız. Ermeniler İslam nüfusunu vahşi
katliamlarla yok ederek çoğunluğu elde edemez ve onları yönetemez. Barış
içinde yaşamamız şartlara bağlıdır: 1. Barış sağlanıncaya kadar Ermeniler Aras
nehrinin diğer tarafına geçmelidirler. 2. Iğdır bölgesini Kürt milletine terk
etmelidir. 3. Barış sağlanıncaya kadar Ermeniler Aras’ın bu tarafına
geçmeyecektir. Kendi arzularıyla bu tarafta kalacak Ermeniler bizim örgüt ve
teşkilatımıza itaat edeceklerdir. 4. Bizimle kalan Ermeniler asla silah
taşımayacaktır. Barış sağlanıncaya kadar bu bölgeye Ermeni silahlı güçleri
gönderilmeyecektir. 5. Aras nehrinin diğer tarafında Ermeniler içinde kalan
İslam kardeşlerimizin (Kürt ve Azeri) hukuku, canı, malı koruma altına
alınacaktır. 6. Bu koşullar kabul edildiği taktirde taraflar saldırıda bulunmayacak
barışa saygılı olacaklardır. Gördüğünüz gibi Haçador Ağa, şartlarımız altı
maddeden oluşmaktadır. Kabul edilirse savaş ateşi sönecek aksi takdirde
boyunduruğunuzdan kurtulmak için her türlü çareye başvuracak, Cenab-ı
Hakk’tan yardım dileyeceğiz. Bu vesileyle karşılıklı olarak ellerinizi sıkarım
Haçador Ağa Cenapları. 4 Eylül 1919
İmzalayan Aşiret Başkanları:

Hamit Bey (Merhum Fettah Bey, Kerem Bey, Abdürrezak Bey ve Naci Beylerin babası)
Ali Mirze Bey (Merhum Hacı İsa Yiğit’in babası, Mecit Hun’un dedesi)
Ahmet Haso Ağa ( Merhum Hüsrev Konyar’ın dedesi)
Yusuf Ağa ( Şemkan Aşireti lideri / Ünlü direnişçi Gur Hasso’nun kardeşi)
(Kaynak: Kâzım Karabekir Paşa, İstiklâl Harbimiz, birinci cilt, sayfa 378)

Bu mektubun da gösterdiği gibi Ali Mirze Bey ve arkadaşları, 5. maddede
belirttikleri gibi, Aras nehrinin öte yanındaki Azeri ve Kürtlerin can
güvenliğinden kendilerini sorumlu tutmuşlardır. Ali Mirze Bey’in Milli
Mücadeleye asıl katkısı bundan sonra başlar. Bugünkü Iğdır ili göz önüne
alınırsa, o zamanlar Ermeni komitacıların en örgütlü olduğu yer Taşburun
nahiyesiydi. Osmanlı Devleti’nden gelen Kaxtaxanların (Osmanlı Ermenileri)
Taşburun’a yerleşmesinden sonra, burası civar köy ve kasabalara karşı bir saldırı
üssü haline gelir. Taşburun nahiyesini çevreleyen civar köylerde Celâli aşireti
yoğunluklu olarak ikamet etmektedir. Bu şu anlama geliyordu: Ermeni
komitacılara karşı en örgütlü ve kararlı mücadeleyi Ali Mirze Bey vermek
zorundaydı. Nitekim öyle olmuş; Ali Mirze Bey liderliğindeki Celâli milis
güçleri Taşburun üzerine saldırılar düzenlemiş ve karşı saldırıları da aynı
başarıyla geri püskürtmüşlerdi. Ali Mirze Bey ve milis güçleri; Iğdır ve civar
köylerde yaşayan Müslüman ahali, Ermeni saldırıları nedeniyle İran’a
çekildiğinde bile mevzilerini terk etmemiş, mücadeleyi sonuna kadar aralıksız
devam ettirmişdir.

Ancak, Cumhuriyetten sonra Ali Mirze Bey için şansızlıklar ve yanlış
anlaşılmalar birbirini kovalayacaktır. Türk Hava Kurumu,1925 yılında Türkiye
genelinde bir bağış kampanyası başlatmıştı. Bu amaçla Iğdır’a da gelmiş, Hamit
Bey, Ali Mirze Bey gibi bölgenin ileri gelen Kürt liderlerinin yardımına
başvurmuştu. Ali Mirze Bey bu kampanyaya 1000 lira vererek katılmıştı. Bu
miktar bölgede verilen en yüksek bağış olduğu için altın madalyayla taltif edilir.
Hamit Bey ve diğer liderler gümüş ve bronz madalyayla keza onurlandırılırlar.
Ali Mirze Bey, vatandaş sağduyusu ve sorumluluğu içinde lider gibi davranma
prensibinden vazgeçmediği için bu bağış kampanyasına katkıda bulunmuştu. Bu
davranışı, sonraki yıllar ne yazık ki, günün siyasi koşullarına göre, ya göz ardı
edilmiş ya da kendisine karşı bir sözlü saldırıya bahane olmuştu.

1926 yılında Ali Mirze Bey ve diğer Azeri ve Kürt ileri gelenleri Batı’ya sürgün
edilmek istenince, Ali Mirze Bey İran’a kaçar. Devlet tüm varlığına el koyar. Af
çıkınca 1928 yılında Türkiye’ye geri döner. Sınırı geçmek üzereyken küçük oğlu
Esed Bey abisi İbrahim Ağa’yı silahla vurarak öldürür. Esed Bey, Ağrı Dağı
İsyanını fırsat bilen çapulcu bir gruba katılmak ister. İbrahim Ağa, bu davranışı
ailesine yakıştıramaz. Esed Bey elinde silahla evi terk ederken İbrahim Ağa
arkasından gider, elindeki silahı zorla almak ister, silah patlar, İbrahim Ağa
vefat eder. Ali Mirze Bey çılgın ve üzgün elleriyle başına vurup ağlar: “Ah şu
kahrolası kardeş katilliği!”

Esed Bey Türkiye’ye kaçar. İki oğlunu ve servetini kaybetmiş olan Ali Mirze
Bey, tekrar Hıdırlı köyüne yerleşir. Yaşı 90’na yaklaşmıştır. Yüreği acıyla
doludur.

MERHUM GURCİ SELÇUK DEDESİNİ ANLATIYOR

Ali Mirze Bey zayıf, uzun boylu ve yakışıklıydı. Omuzları dar, başı hafiften
eğikti. Sakin yaratılıştaydı. Buna karşılık oğlu İbrahim Ağa iri yapılı geniş
omuzlu ve atılgandı. Ali Mirze Bey, ben doğmadan çok önceleri glava’lık
yapmış, bir olay nedeniyle bölgede ün yapmıştı.

Bir gün Gelturan aşiretine mensup yedi ileri gelen, Çarlık jandarması tarafından
tutuklanıp Tiflis’e gönderilir. Kürtlerin Rus yönetimi nezdinde sözü geçen lideri
Eleşref Bey Tiflis’e gider, aralarında Bayê Bışo gibi aşiret ileri gelenlerinin
bulunduğu yedi kişiyi serbest bıraktırmaya çalışır ama başaramaz. Hatta
üzerindeki general rütbelerini çıkartıp rehin verir, “Yeter ki bu saygın insanları
serbest bırakın!” der ancak onları kurtaramaz. Bu kez glava Ali Mirze Bey
Tiflis’e gider. Yedi kişinin serbest bırakılması karşılığında kendisinin
tutuklanmasını ve mahkeme sonuçlanıncaya kadar da rehin olarak alıkonmasını
ister. Yedi kişi serbest bırakılır, dedemi de “Tehtê Reş” yani idamla yargılarlar.
Dedem bir yıl tutuklu kalır.

Ali Mirze Bey’in bu özverisi ve fedakarlığı bölge halkı arasında büyük takdir
kazanır. Ailesi de onun bu davranışıyla hem övünür hem de onun için türküler
besteler. Emine teyzem babası için o zamanlar bestelenmiş şu türküye söylerdi:
Glava, glava! Bejna bilind e, nav kelka wi zirav e.
(Ey selvi boylu, zarif yapılı glava!)

NİÇİN SAVAŞIYORSUNUZ?

Ağrı Dağı İsyanının sıcak günleridir. Şeyh Abdülkadir, Hıdırlı köyündeki Ali
Mirze Bey’e özel bir kurye iletir, en kısa sürede Korhan’a gelip kendisiyle
görüşmesini ister. Ali Mirze Bey yanına korumalarını alarak yola çıkar.
Korhan’a geldiklerinde Ali Mirze Bey, gördükleri karşısında şaşır. Şeyh
Abdülkadir’in karargâh binasında Kürt bayrağı dalgalanmaktadır. Nöbet
bekleyen muhafızlar, genel güvenlikten sorumlu süvariler, iç hizmet
görevlilerinin hepsi Sakan aşireti mensubudurlar.
Ali Mirze Bey savaşçılara sorar:
“Ne için savaşıyorsunuz?”

“Ji bo dinê Mihemmed” (İslam adına)
“Çima dinê Mihemmed hevîya merivên Sakîye maye!” (İslam dinini kurtarmak
sadece Sakan aşiretinin mi sorunu!)
Ali Mirze Bey karargâh binasından içeri girer. Bıro Hseki Telli ve ileri gelenler
de oradadırlar. Ayrıca Gıskan ve Şemkan aşiretinin en iyi savaşçıları Temır,
Bıro Rındo, Fetto, Qemır ve Çalxa da Şeyh’in etrafında, koruması olarak görev
yapmaktadırlar. Şeyh Abdülkadir, Ali Mirze Bey’e hitap eder:
“Ali Ağa biliyorum kendi kendine diyorsun acaba Şeyh beni buraya niçin
çağırttı, değil mi?”
“Doğrudur Şeyh, biraz meraklandım!”
“Ali Ağa mesele şundan ibaret. Yarından itibaren benim grup Beyazid’e,
İbrahim Ağa’nınki de Başkent’e (Aralık) saldıracak. Sen de adamlarını topla
Taşburun taraflarını ele geçir!”
Ali Mirze Bey, Şeyh Abdülkadir ve Bıro Hseki Telli’yi sessizce dinler. (NOT:
Bu kadar önemli bir toplantıda İhsan Nuri Paşanın olmaması bu dönemde
gözden düştüğü yönündeki iddiayı güçlendiriyor).
Konuşmalar bittikten sonra Ali Mirze Bey cebinden çıkardığı boş bir kovanı
önlerine koyar:
“Şeyh’im bu kovanı yapacak veya dolduracak gücünüz var mı? Karşınızda
tepeden tırnağa silahlı ordular var. Canını tehlikeye attığınız sivil halkı
koruyacak silahınız var mı?”
“Askerleri öldürüp silah ve cephanelerine el koyacağız”
“Düşünmeden karar veriyorsunuz. Halkı kırdırmayın. Devlete karşı devlet, topa
karşı top, orduya karşı ordu lazımdır.”
“Ali Ağa! Eğer söylediklerimizi yapmasan ve bize karşı gelirsen infaz
edileceksin!”
Tartışmanın bu aşamasında Gıskan aşireti savaşçıları Ali Mirze Bey’i korumaya
alıp uzaklaştırmışlar.

MERHUM MAHMUT ALAR’IN ANLATIMI

Kızılbaşoğlu lideri Merhum Mahmut Alar şu anısını aktarır:

“Ali Mirze Bey ileri görüşlü birisiymiş. İsyanın yenilgiyle sonuçlanacağını
tahmin ediyormuş. Rahmetli babam Ali Mahmut Bey, yıllar sonra şu anısını
anlatmıştı:
‘1930 yılı ilkbaharında Ali Mirze Bey, bölgedeki bütün Kızılbaşoğlu ve Sakan
aşiret liderlerini önemli bir durumu tartışmak için evine yemeğe davet etti.
Karahacılı köyünün üst tarafında, “Gıskanburnu” denilen bir yerde kıl çadırlar
kurulmuş, koyunlar kesilmiş, yemekler pişiyordu. Biz aşağı yukarı 80 atlı
toplantı yerine vardık. Yemekten önce çaylar içildi. Ali Mirze bey söz aldı:
‘Beyler, öyle görünüyor ki Ağrı Dağı isyanın sonu pek yakın! Oğlum İsa dün
Tümenden geldi. Askerler saldırı için çok kararlı. Tüm hazırlıklarını
tamamlamışlar. Saldırı başlamadan önce hep beraber Tuzluca yaylalarına
gidelim. Biraz sıkıntımız olur fakat önümüzdeki sonbaharı ve kışı atlatırsak
herkes kurtulur!’
‘Orada toplanmış olan cemaat Ali Mirze Bey’in bu önerisine sıcak bakmadı.
Üstelik konuşmalarıyla onu alaya aldılar. Ali Mirze Bey’in onuru kırılmıştı.
Aşireti ve sevdiği akrabaları tarafından yalnız bırakılmanın burukluğu içinde
bana döndü:
‘Ali, benimle gelecek misin?’
‘Hayır amca oralarda havalar çok sıcak. Ben gelmeyeceğim!’
‘Bu cevabım üzerine yüreği tamamen karardı. Ali Mirze Bey’in yüz çizgileri
değişti, gözünden bir damla yaş boşluğa düştü.’
‘Halbuki ben kendi kendimi hep söylenirdim: Oğlum İsa bile benimle gelmese,
Ali Mahmut mutlaka benimle gelir, diye. Demek sen de gelmiyorsun!’
Kısa bir sessizlikten sonra Ali Mirze Bey tekrar cemaate seslendi:
‘Ağalar, bana öyle geliyor ki son defa olarak böyle bir sofra etrafında bir araya
geliyoruz.’
Bu konuşmadan sonra Ali Mirze Bey hanımına döndü:
‘Pero, keçeleri dışarı ser! Ağalar yemeklerini orada yesinler!’
Bir yandan da oğlu Musa’ya seslendi: ‘Git develeri getir!’

Biz yemek yerken Ali Mirze Bey ve ev halkı denkleri yüklemeye başladılar.
Atlara binip oradan uzaklaştığımız zaman Ali Mirze Bey’in koçu (katarları)
Tuzluca’ya doğru yola düşmüştü bile!”
Rahmetli babamın anlattığı bu olay gösteriyor ki Ali Mirze Bey ileri görüşlü
birisiymiş. O yazı Tuzluca’da Kandil yaylasında geçirir ve aynı yılın
sonbaharında Iğdır Baharlı Mahallesine yerleşir.”
MANTIKLI OL!
Gıskanburnu toplantısında katılımcılardan biri, kararsız davranan Ali Mirze
Bey’in yüklenir. Ali Mirze Bey dayanamaz patlar ve emreder:
“Ez ji te ra dibejim, here serê kure xwe jêke!”
(Sana emrediyorum git oğlunun kafasını kes!)
Adam, yerine getirilmesi imkansız bu isteği sessizce dinleyip öylece kalakalmış.
Ali Mirze Bey tekrar söz almış:
“Siz nasıl benim bu mantıksız isteğim karşısında kararsız kalıp susmayı tercih
ediyorsanız, ben de aynı şekilde sizin ‘İsyana katıl!” şeklindeki mantıksız
isteğiniz karşısında kararsız kalıyorum. Çünkü ben bu isyanın sonunun hüsran
ve kan olduğunu şimdiden görüyorum.”
 

ALİ MİRZE BEY’İN VEFATI (1942 İlkbahar)

Ali Mirze Yiğit’in torunu Mehmet Yiğit vefat anını şöyle anlatır:
“Dedem Ali Mirze Bey, Baharlı Mahallesinde oğlu Musa’nın yanında kalıyordu.
Pero nenemin vefatından (1941) sonra sağlık durumu bozulmaya başladı. Felç
gibi bir durum oldu. Bir ilkbahar günü vefat etti. Ali Mirze Bey, oğlu Esed’e
(Eso) kızgındı. Uzun yıllar onu görmeyi reddetmişti. Esed amcam babasının
ölüm döşeğinde olduğunu öğrenince sessizce odadan içeri girer, bir köşeye
oturur. Babasına karşı son görevini yerine getirmek ister. Ali Mirze Bey yarı
baygın yatağında yatıyormuş. Bir ara gözlerini açmış, etrafa bakınmış, rafın
üzerindeki Kuran-ı Kerimi okumak istemiş. Esed amcamdan başka odada kimse
yokmuş. Üzüntülü ses tonuyla Esed amcama seslenmiş:
“Benim vefasız oğlum. Bana Kuran’ı getir”
Ali Mirze Bey, Esed amcamın getirdiği Kuran’ı okurken vefat etmiş.

KISA BİR DEĞERENDİRME

Değerli okuyucu! Numan Efendi’nin hayatı ve mücadelesiyle ilgili daha detaylı
bir açıklamaya girmeden önce yüzeysel sosyolojik ve siyasal bir değerlendirme
yapma ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Ağrı Dağı İsyanına katılanları, “Bağımsız
Kürdistan” düşüncesiyle bağlantılı olarak amaçları ve hedefleri konusunda dört
ana kategoride toplamak mümkündür:
1. Seküler(din ve devlet işlerinin ayrıldığı) ve modern anlamda ulus-devlet
projesini uygulamaya koymak isteyen kesim
2. Üç önemli gücü yani aşiret reisliği, ruhani liderliği ve devlet otoritesini
elinde bulundurmak için mücadele eden kesim
3. Zafer kazanıldıktan sonra mücadeleye destek veren aşiret liderlerinden
kurulu bir komitenin yönetiminde kurulacak ve bir konsey tarafından
yürütülecek bir Kürdistan davasına gönül bağlayan kesim
4. Amaçları bağımsız bir Kürdistan değil, daha çok bir direniş ve haksızlığı
giderme çabasında olan kesim
Şimdi sırayla bu dört yaklaşımın taraftarlarını ele alalım:
1. Seküler yani modern bir Kürdistan kurulması için mücadele eden iki kişi
vardır: İhsan Nuri Paşa ve Numan Efendi. Üçüncüsü yoktur.
2. 19’ncu yüzyıldan itibaren ortaya çıkan Kürt İsyanlarını dikkate
aldığımızda üç gücü elinde bulunduran bu kesimin ön plana çıktığını
görmekteyiz. Örneğin, Şeyh Ubeydullah, Şeyh Barzani, Şeyh Sait, Seyit
Rıza, Kadı Muhammed ve diğerleri. Bu anlayışın Ağrı Dağı İsyanındaki
temsilcisi de Şeyh Abdülkadir idi. O yıllarda Kürtler üç gücü elinde
bulunduran bu türden bir liderliğe sıcak bakmakta, bu türden liderlerin
etrafında sorunsuz ve rekabet kıskançlığı olmadan
kümeleşebilmektedirler. Bu yüzden Şeyh Abdülkadir liderliği hızla ele
geçirmiştir.
3. İsyana katılan önemli sayıda aşiret lideri zaferden sonra kendilerine paye
verileceğini, kurulacak Kürdistan hükümetinde üst düzey yönetimde
görev alacağını düşünerek mücadeleye destek vermiştir. Bu bir anlamda
aşiret liderlerinden oluşan bir bakanlar kurulu gibi düşünülebilir. Ferzende
Beg, Halis Beg ve diğerleri daha çok “aşiret liderlerinden oluşan konsey”
yapısına uygun bir Kürdistan hayal etmiş ve bunun için mücadele
etmişlerdir.

4. Verilen mücadeleyi sadece bir direniş ve onur meselesi olarak gören bir
kesim vardır ki bunun da tek bir temsilcisi Bıro Heskî Tellî’dir.
NOT: Bu dönemde Ermeniler, Azeriler, Gürcüler arasında Sosyalist ve
Komünist parti ve örgütler ciddi bir güce sahip iken Kürtler arasında sosyalist
düşüncenin esamesi bile okunmaz. 1917 yılından sonra Osmanlı/Türkiye
sınırları içinde yaşamlarını devam ettiren Torun (Güneş) ailesi içinde de
sosyalist düşünceye bağlı bir kesim yoktur. Aynı şekilde askeri eğitimini
Rusya’da tamamlayan Kinyas Kartal da sosyalist düşünceye uzak ve
mesafelidir. Kısacası Ağrı Dağı İsyanında sosyalist bir kanat olmamıştır.
 

2. NUMAN (DÜNDARZADE) EFENDİ

19’ncu yüzyılın sonunda Gêloî aşireti Çarlık Rusya’sı ve Osmanlı İmparatorluğu
arasında dağınık olarak yaşıyordu. Osmanlı sınırları içinde kalan Beyazid
Vilayetinde Merhum Hacı Ali Yiğit, Davo Ağa, Eli Bey ve Newo Ağaya bağlı
önemli bir Gêloî nüfusu vardı. Fakat Gêloî aşiretinin asıl belkemiğini Çarlık
Rusya’sı yönetimindeki Iğdır ve civar köylerde ikamet edenler oluşturuyordu.
1914 yılından itibaren Ahmed Şemo tüm Gêloî aşiretinin lideri olur.
Eskiden Gêloî aşiretinde bir gelenek vardır. Eğer birisi 12 erkek çocuğuna sahip
olursa bir çocuğunu medreseye bağışlamak yükümlülüğünü taşırdı. Gelo’nun 12
erkek çocuğu olunca Ceco isimli oğlunu Bayezid Vilayetindeki medreseye
gönderir. Ceco sıkı bir dini eğitimi alır. Oğlu Yusuf da babasının yolunu izler.
Hoca Yusuf ismiyle bölgede ün salar. Görevli gittiği Erciş’te bir oğlu olur, adını
Numan koyar (1885). Numan çalışkan bir öğrencidir. Okul hayatına Erzurum
Lisesinde (1903) yatılı olarak devam ettirir. Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fakültesi)
sınavını kazanınca İstanbul’a yerleşir. 1908 yılında kurulan Kürt Teavun ve
Terakki Cemiyeti (Kürt Dayanışma ve İlerleme Derneği) ile yakın ilişki içinde
olur. Fakat çok geçmeden Bayezid Vilayetine döner, vali yardımcılığı görevini
üstlenir. Yedi dil bilen Numan Efendi’nin resmi kayıtlardaki ismi “Numan
Feridun Es”, “Numan bin Yusuf” ya da “Numan Dündarzade” olarak geçer.
Birincci Dünya Savaşı başladığında Bayezid Valisidir. Ruslar tarafından
yakalanır, Sibirya’ya sürgüne gönderilir (1915-1919). Beyazıt eşrafından evli
Numan Efendi’nin dördü oğlan üçü kız yedi çocuğu ve hanımı aynı yıl Ermeni
komitacıların elinde can verir.

Sibirya sürgününden kaçıp gelen Numan Efendi 1920 yılında Beyazıt Vali
yardımcısı olur. Iğdır, 14 Kasım 1920 tarihinde, Büyük Millet Meclisi sınırlarına
dahil olunca geçici kaymakam olarak Iğdır’a gönderilir. Numan Efendi, daha ilk
günden itibaren bölgedeki aşiretlerin saygı ve sevgisini kazanır. Gêloî aşireti
lideri Ahmed Şemo ve Kerem Bey’le özel bir dostluk bağı geliştirir. Bu arada
Erzurum’da görev yapan Albay Cibranlı Halit Bey’in başkanlığını yürüttüğü
Azadi (Özgürlük) isimli gizli Kürt örgütünün Iğdır temsilciliğini üstlenir.
Merhum Aziz Güney hatıratında şöyle anlatır:
Ali Mirze Bey’in oğlu İsa Bey bir keresinde başından geçen şu olayı anlatmıştı:
“Bir iş için Erzurum’a gidecektim. O zamanlar Iğdır’da Tapu Müdürlüğü yapan
Numan Efendi, Cibranlı Halit Bey’e ulaştırmam için bana gizli bir mektup verdi.
Ben de her türlü tehlikeye karşı bu mektubu uçkurlu külotumun içinde sakladım.
Erzurum’a varınca, Orduda görevli olan Cibranlı Halit Bey’in huzuruna çıktım.
“Size Numan Efendi’den mektup getirdim”
Beni özel odasına alıp kapıyı kapattı. Sonra da mektubu nerede sakladığımı
sanki tahmin etmiş gibi, bana yan odayı işaret edip, “Gidin mektubu çıkarın!”
dedi. Önsezisi ve duyarlı davranışı beni çok etkilemişti.
Mektubu eline aldıktan sonra, bana baktı: “Numan Efendi Kürdistan’da bir
tanedir. Ona sahip olun!”.
Bu olaydan kısa bir süre sonra Cibranlı Halit Bey yakalanıp idam edildi.
***
1923 yılında asıl kaymakam gelince bu kez Tapu Müdürü olarak görevini devam
ettirir, gerektiğinde kaymakama vekalet eder. 1926 yılında çıkarılan Ağa ve
Beyleri Sürgün yasasıyla Balıkesir’e sürgüne gönderilir.
Sürgün olayı şöyle gelişir: Bir gün Numan Efendi, çok sevdiği kaymakamı
ziyarete gider. Kaymakam teftişte olduğu için odasında beklemesi istenir.
Numan Efendi masa üzerinde “Çok Gizlidir” ibareli bir yazı görür. Merak edip
yazıyı okur. Yazıda on bir Kürt ve Azeri ileri geleninin derhal ve ani baskınla
yakalanması emri vardır. Numan Efendi kendi adını da listede görür. Panikler.
Hemen eve gider. İlk aklına gelen listede ismini gördüğü Ahmed Şemo’ya haber
göndermektir. Bir yandan kaçış hazırlıklarını yaparken bir yandan Ahmed
Şemo’ya iletilmek üzere bir yazı kaleme alır:

“Senin ve Ali Mirze Bey’in ismi yakalanacaklar listesindedir. Ali Mirze Bey
İran’a gitsin ama sen sakın İran’a gitme! Kırrê’de (Ağrı Dağı yamacı) bir zaman
saklan. Kaymakamlık yıllarından tanıdığım Jandarma Komutanı Yüzbaşı Nuri
yakın arkadaşımdır. Şimdi hiçbirimize yardımı olması mümkün değildir ama
ortalık sakinleştikten sonra sana gönderdiğim ikinci mektubu kendisine ver,
yardımı olacaktır. İnşallah ben de Ağrı Dağı’na gideceğim.”
Numan Efendi yazıyı nasıl ileteceğini düşünürken, Iğdır şehir merkezine
yerleşmeye karar veren Kızılbaşoğlu ileri geleni Hesene Tozo evine gelir.
Numan Efendi durumu hızla özetler:
“Ali Mirze Bey ve Ali Mahmut Bey’e haber ver, çok yakında askerler gelip
onları yakalayacak. İran’a kaçsınlar. Bu mektupları da Ahmed Şemo’ya ver!”
Çok geçmeden jandarma, Numan Efendi’yi evinde kıstırıp yakalar, Balıkesir’e
sürgüne gönderir. Balıkesir’de Arnavut kökenli Melahat Hanımla evlenir.
Melahat Hanımın Semiha adında bir kızı vardır. Numan Efendi af kanunundan
sonra Iğdır’a döner, Dava Vekili (o yıllar avukat yoktur) olarak hizmet vermeye
başlar. 1930 sonbaharında bir cinayete kurban gider. (Kürt Numan Efendi ve
Azeri İshak Bey’in öldürülmesi olayını başka bir yazımda bağımsız olarak ele
alacağım.)
Ağrı Dağı İsyanı sırasında Numan Efendi ile İhsan Nuri Paşa özel kurye
aracılığıyla sürekli iletişim halindedirler. Numan Efendi bir anlamda Ağrı
Dağının dünyaya açılan sesidir. Kürtler arasında benzeri zor bulunan bir Kürt
aydınıdır. Çağdaş düşüncelidir. Hümanist ruhludur. Yazdığı etkileyici
mektuplarla isyancıların mücadelesini ve sorunlarını dünyaya duyurmaya çalışır.
Bugünkü Birleşmiş Milletlere benzer bir kuruluş olan Milletler Cemiyetine
(Cemiyet-i Akvam) yazdığı mektuplar etkili olur, isyanın en zor günlerinde
katliamdan kaçan veya açlık ve hastalıkla mücadele eden sivilleri korumaya
almak için İran tarafında Milletler Cemiyetine bağlı bir kampının kurulmasına
ön ayak olur. Milletler Cemiyeti, aileleri paramparça olmuş çocukları üye
ülkelere mülteci olarak gönderir. Bir anekdot anlatmak istiyorum. 1970’li
yıllarda Türkiye’yi ziyarete gelen Malezya Başbakanı annesinin Ağrı Dağı
İsyanından kaçan mülteci bir kız olduğunu söylemiştir.
Numan Efendi sorunların devletle anlaşarak çözülmesi için isyancıları ikna
etmeye çalışır ama İhsan Nuri Paşa’nın katı tutumu çabalarını boşa çıkarır.
Numan Efendi sürekli olarak Iğdır’da ikamet ederdi. İbrahim Ağa’nın oğlu Hacı
Abdullah Çoktin şöyle ifade eder:

“Numan Efendi kirvemizdi. Babam onu çok severdi. Sürekli haberleşirlerdi ama
Numan Efendi dağdaki kamp yerine uğramazdı.”

SANKİ BURNUMA ÇİÇEK KOKUSU GELİYOR

Çarlık Rusya’sı yönetimine bağlı olan Gêloî aşiretinin ilk okuyanı Mihê
Kazak’ın oğlu Şexali’dir (Şıhali). Mihê Kazak Rus okullarında eğitim görmüş
oğlunu dostluk ve kirvelik ruhunu pekiştirmesi dileğiyle Karakoyunlulu Azeri
bir kızla evlenmesine rıza gösterir. Bu evlilikten Merhum Hacı Nebi Göleli ve
kardeşleri dünyaya gelir.

Gêloî aşiretinin Osmanlı Devletinde okuyan ilk çocuğu da Numan Efendi’dir.
Bu yüzden Iğdır’a geldiği zaman aşiret lider Ahmed Şemo tarafından büyük bir
saygı ve sevgiyle hürmet görür. Ahmed Şemo’nun kızı merhum Gurci Selçuk
anılarında şöyle ifade eder: “Babam Numan Efendi’yi çok severdi. Onun
evimize her gelişinde sevgiyle dolar, onu saygıyla ağırlar, varıyla yoğuyla onu
onurlandırırdı. Babam Numan Efendi hakkında şöyle derdi: ‘O içeriye girdiği
zaman sanki çiçek kokusu burnuma geliyormuş gibi gönlüm hoş duygularla
doluyor.”

3. KEREM (GÜNEŞ) BEY

Torun ailesinin ileri geleni Hamit Bey’in dört oğlu vardır: Fettah Bey, Kerem
Bey, Abdürrezak Bey ve Naci Bey. Kerem Bey, Iğdır İç Savaşı yıllarında (1918-
1920) kendisine bağlı aşiret güçleriyle Ermeni komitacılara karşı verdiği
mücadele ile Iğdır’daki direniş hareketinde önemli bir rol oynar ve liderlik
özelliğini kanıtlar. Duruşu ve davranışıyla örnek bir Kürt aristokratı gibi hareket
eder. Naci Güneş’in kayınbiraderi Merhum Turgut Sungar Kerem Bey’i şöyle
tanımlar:

“Güneş ailesi lideri Kerem Bey’in bölge halkı üzerinde derin bir etkisi ve nüfuzu
vardı. İnsanlar Kerem Bey’i adeta yüreklerinde hisseder, onu kendilerinin bir
parçası gibi görürdü. Kerem Bey’i, hayatımda ilk kez, ilkokul öğrencisi
olduğum yıllar gittiğimiz yayla yerinde görüp tanımıştım. Daha ilk görüşümde
Kerem Bey’in yüz hatları ve görünüşü deyim yerindeyse beni hipnoz etmişti.
Aman Tanrım! Bir insan bu kadar da yakışıklı olabilir mi? Özenle bükülmüş
bıyıkları, etkileyici gözleri, sağlık ve hayat fışkıran teninin güzelliği insanın içini

titretiyordu. Bugün dahi Kerem Bey’i hatırladığımda tüylerim diken diken olur,
karizması benliğimi içten kuşatır. Kerem Bey’in kendisine göre bir yaşam
felsefesi vardı. Yaz kış demeden soğuk suyla yıkanmayı severdi. Ölümü de bu
nedenle oldu. Bir kış günü buzlarını kırıp girdiği suda uzun süre kalınca,
zatürreeye yakalanıp vefat etti.”

AĞRI DAĞI İSYANI VE KEREM BEY

Kerem Bey Ağrı Dağı İsyanın ilgi duyar. İbrahim Ağa’nın oğlu Hacı Abdullah
Çoktin net bir şekilde ifade eder: “İsyan sırasında en büyük yardımı Kerem
Bey’den alıyorduk. Davaya olan inançları ve karakterleri bakımından Kerem
Bey ve İbrahim Ağa birbirlerine çok benziyorlardı.”

Kerem Bey idealist bir liderdir. İhsan Nuri Paşa ve Numan Efendiden farkı onlar
daha çok ulus-devlet yapısında modern bir Kürdistan hayal ederken Kerem Bey,
zihninde çok belirgin olmasa da Kürtlerin özlük hakları için mücadele vermesi
gerektiğine inanıyor ama bu düşüncesini siyasi bir çerçevede ifade edemiyordu.
Hoybun Cemiyeti ve diğer Kürt örgütleriyle yazışma ve ilişkisinin olmaması da
bu tezi güçlendirmektedir. Eğer Kerem Bey, Ağrı Dağı İsyanına fiilen katılsaydı
muhtemelen “Şeyh”lik kurumu ve Hamidiye Alayları geleneğinden gelen ağa
veya ağa çocuklarıyla uyum içinde olamayacak, hayal kırıklığı yaşayacaktı.
Kerem Bey’in Ağrı Dağı İsyanına olan ilgisi ve isyana katılma isteğini farklı
kaynaklar farklı şekilde verir. Bunlardan önemli gördüğüm ikisini burada
dikkatinize sunmak isterim.

MEHMET GÜNEŞ’İN ANLATIMI

Merhum Enver Güneş’in oğlu Mehmet Güneş bir anlatımında şöyle ifade eder:
Ağrı Dağı İsyanının en hareketli yılında (1929), yaz günü isyanın önemli
isimlerinden Şeyh Zahır yanında 160 adet tepeden tırnağa silahlı atlı grubuyla,
Kerem Bey’in ovasına misafir olur. Şeyh Zahır, isyancılara lojistik destek veren
Kerem Bey’e istekte bulunur:

“Artık devletimizi kurduk. Burada kalıp bizden ayrı durmanı istemiyoruz. Evini
yükleyip bizim aramıza katılmanın zamanı geldi.”

Kerem Bey de bu daveti sevinçle karşılayıp yolculuk hazırlıklarına başlar.
Kerem Bey’in babası Hamit Bey, oğlunun bu fevri kararından son derece
rahatsızdır. ‘Nasıl edeyim de Kerem’i biraz oyalayayım’ diye düşünürken aklına
iyi bir fikir gelir. Oğlu Abdürrezak’a haber göndertir:

‘Kerem yerinde durmuyor. Çabuk gel!’
Kerem Bey’i de yanına çağırtır:

“Oğlum, bu kadar hızlı şekilde evini yükleyip gitme. Kardeşin Abdürrezak
birkaç gün sonra gelecek. Vedalaşıp öyle ayrıl!”
Birkaç gün sonra, beklenmedik şekilde Abdürrezak Bey çıka gelir. Abdürrezak
Bey, kardeşinin ani kararla ailesini yüzüstü bırakıp gitmek istemesine çok
sinirlenir. Kerem Bey’e sistem eder:

“Demek sen gidip Kürtlere başkanlık ve ağalık yapacaksın ha!”
İki kardeş arasında söz düellosu olur. Tartışma kontrol dışına çıkar, silahlar
çekilir, karşılıklı ölüm tehdidinde bulunurlar. Baba, Hamit Bey, üzüntüyle iki
elini havaya kaldırarak yalvarır:

“Allah’ım sen bana iki oğlumun silahlı çatışmaya girdiğini de gösterdin.
Allah’ım artık yaşamak istemiyorum, sen benim ruhumu al!”
Birkaç ay sonra Hamit Bey vefat eder.

RAMAZANKENT KÖYLÜ TALAT GÜNEŞ’İN ANLATIMI

Kerem Bey’in Ağrı Dağı İsyanına katılmak istediği haberi üzerine Torun
ailesinin önde geleni Eleşref Bey bir toplantı düzenler. Eleşref Bey, Kerem
Bey’in isyancıların yanına gitme önerisine şiddetle karşı çıkar. Tıpkı Ali Mirze
Bey gibi olayı mantık kuralları içinde değerlendirir:

“Topa tüfeğe karşı av tüfeğiyle mi mücadele edeceksiniz? Karşınızda bir devlet
var. Sivil halkı nasıl koruyacaksınız? Bunun vebali üzerinizde kalır.”
Eleşref Bey’in bu sert çıkışı nedeniyle Kerem Bey bu isteğinden vazgeçer.
Torun ailesinden kimse isyancıların arasına katılmaz.

Kerem Bey isyancıları yayla evinde barındırır, yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarını
karşılardı. Bir gün askerler baskın yapar. İsyancılar tandır, kuyu gibi yerlere
saklanır. Komutan Kerem Bey’e saygılıdır. Kulağına eğilerek şöyle der:
“İsyancıların burada saklandığını biliyorum, askerlerime yemek ver, sizi rahatsız
etmeden çekip gidelim.”

Üç evlilik yapan Kerem Bey’in en küçük kızı Hacı Hezal Hanım’ın anlatımına
göre ev ahalisi isyancılara ulaştırılmak üzere çorap, eldiven, papak gibi örgü
işlerini ciddiyetle yapar, yardımlar özel bir şekilde isyancılara ulaştırıldı. 1937
doğumlu olan Hacı Hezal Hanım, “Ben bir yaşımdayken babam vefat etti!”
dediği için Kerem Bey’in vefat tarihini 1938 olarak düşünmek zorundayız. Vefat
ettiğinde 51yaşındadır.(Doğum 1887)

MÜTEVAZI BİR LİDER

Bir gün Kerem Bey tozlu bir yolda tek başına yürüyormuş. Yaşlı bir çift görmüş.
Yükünü yere atmış eşeğe, içi buğday dolu ağır hurcu (têr) tekrar yüklemek için
çaba sarf ediyorlar ama yaşlılık yüzünden hurcu kaldırmakta zorlanıyorlarmış.
Uzaktan birisinin geldiğini görünce yardım için umutlanırlar. Ancak gelenin
Kerem Bey olduğunu görünce hayal kırıklığı yaşarlar. Sıradan köylü olarak
Kerem Bey gibi birisinden böyle bir yükü kaldırıp eşeğe yüklemelerini elbette
isteyemezler! Kerem Bey selam verip ceketini çıkarır. Yere çömelir ve yaşlı
çifte seslenir:

“Hurcu sırtıma doğru iteleyin!”

Kerem Bey sırtına yüklenen hurcu kaldırıp eşeğin üzerine yerleştirir. Yaşlı çift
çok mutludur. Kerem Bey hafifçe üzerinin tozunu alır. Bir taşın üzerine
yerleştirdiği ceketini giyer. Mahcubiyetten dili tutulmuş yaşlı çiftin gönlünü
okşar: “Merak etmeyin! Bir amele gibi yükü kaldırıp eşeğe yükledim ama ben
hala Kerem Bey’im!”

DEVAM EDECEK

Değerli okuyucu! Bir sonraki bölüm HOYBUN CEMİYETİ VE SALİH
PAŞA’NIN askeri stratejileri üzerine olacaktır.

 

Henüz yorum yapılmadı!

Bu içerik için yorum yapılmadı. Yorum yapmak için aşağıdaki formu kullanınız.

Yorum Yaz!

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
* İşareti olan alanlar gereklidir.