Mücahit Özden HUN IĞDIR VE AĞRI DAĞI İSYANI (6)
Tarih : 2019-05-21
Tüm Yazılar

Mücahit Özden HUN



            IĞDIR VE AĞRI DAĞI İSYANI (6)
            HOYBUN CEMİYETİ VE SALİH PAŞA KARŞI KARŞIYA
             Hoybun Cemiyeti elbette askeri bir örgütlenme değildi. Üyelerinin çoğunun askeri tecrübesi hemen hemen hiç yoktu. Bu konuda en yetkin isim bir Osmanlı askeri olan Yüzbaşı İhsan Nuri idi. (1893-1976). Hoybun Cemiyeti, İhsan Nuri Bey’i “General” yani “Paşa” rütbesiyle taltif eder, Ağrı Dağı İsyanını askeri temelde örgütlemek için görevlendirir. Bu günden sonra “İhsan Nuri Paşa” olarak anılır. 
              İhsan Nuri Paşa1893’te Bitlis vilayeti doğumludur. İlköğrenimini Bitlis’te tamamlandıktan sonra Erzincan Askeri Rüştiye Mektebi’ne kaydolur. İstanbul’daki Harbiye Mektebi’ne girer ve 1910’da Harbiye’yi bitirerek Teğmen rütbesiyle Osmanlı ordusuna katılır. Birinci Dünya Savaşında çeşitli görevler üstlenir.  Savaş sonrası Kürdistan Teali Cemiyeti’yle temasa geçer, hatta 30 Mart 1919’da Jîn dergisinde Wilson Prensipleri üzerine bir yazısı yayımlanır. Bir ara Kâzım Karabekir’in emrine girer, Eylül 1920’de patlak veren Ermenistan Seferi’ne katılır. Yaralanır. Sarıkamış’a nakledilir. Bu arada Cibranlı Halit’in önderliğindeki Azadî örgütüne katılır. Numan Efendi ile dostluğu bu yıllarda başlar. 
           İÇ İÇE GİRMİŞ ÜÇ ÇEMBER
            İhsan Nuri Paşa yanında 20 savaşçısıyla Ağrı Dağına ulaştığında burada Bıro Heski Telli ve Ferzende Beg’e bağlı kendiliğinden oluşmuş askeri timler yani “desteler” vardır. Sayıları çok fazla değildir. Ancak olası bir askeri operasyonu püskürtecek kadar iyi organize olmuş ve kararlı bir gruptur. “Kürdistan” ülküsü henüz yüreklerinde yoktur. Çok geçmeden İhsan Nuri Paşa bir ayaklanma planı yapar: İç içe girmiş üç çember. Bu planın detayına girmeden önce okuyucularımı bazı konularda bilgilendirmek isterim.
            İhsan Nuri Paşa askeri bir örgütlenme sistemi kurar,  rütbe hiyerarşisi oluşturur. Kurdava köyünü geçici başkent ilan eder. Karargâh kurar. Girişine Kürt Bayrağını asar. Hoybun’un gönderdiği baskı makinesinde Agirî isimli bir gazete çıkarır. Ağrı Cumhuriyetini ilan eder. İran’daki Ermeniler İhsan Nuri Paşa ve İbrahim Ağa için birer paşa rütbeli özel elbise yaptırırlar. İhsan Nuri Paşa Kürdistan davasını halka ulaştırmak için Agirî gazetesinden ziyade Kürt dervişlerine, din adamlarına ve dengbêjlere görev veriyordu. 
 
          Hoybun’un çağırısı üzerine özellikle 1926 Ağa ve Beyleri yasasından etkilenen aileler isyana katılır. Niçin özellikle Hamidiye Alay komutanları veya çocukları Ağrı Dağı İsyanına katılmak isterler?  Bunun için ara bir açıklama yapma ihtiyacı vardır:
          ELEŞREF BEY VE KAZIM KARABEKİR PAŞA
           Daha önce yazdım: Eleşref Bey, General rütbesiyle Çarlık Rus ordusunda subaydır. Torun ailesinde bir gelenek vardır: Müslüman Müslümanı öldürmez. Bu gelenek Gulicevher Ağa’dan oğullarına geçmiştir. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında Kürt süvari birliklerine komuta eden Gulicevher Ağa’nın oğlu Eyüp Paşa, Gêloî aşiretinden Mihe Kazak aracılığıyla gizliden Osmanlı ordusuna bir mesaj iletir ve Rus savaş planları konusunda onları bilgilendirir. Savaş başlayınca Ruslar tuzağa düşer. Yenilginin sorumlusu olarak Eyüp Paşa gösterilir.  O da kaçar Osmanlıya sığınır. Osmanlı yönetimi kendisine Ağrı Küpkıran köyünü yerleşim yeri olarak verilir. 
Buna benzer bir olay bu kez 1914-15 savaşında yaşanır. Bu kez Eleşref Bey, Kürt süvari birliklerinin komutanı olarak Rus ordusuyla birlikte Osmanlıya saldırı hazırlığı içindedir. Eleşref Bey bir yolunu bulur Hesene Çerçi (Hacı Ömer Şark’ın babası) isimli seyyar bir satıcıya bir mektup verir bunun Kazım Karabekir Paşaya ulaştırılmasını ister. Ruslar saldırıya geçtikleri zaman Bayezid vilayetinde sert bir mukavemetle karşılaşınca tuzağa düştüklerini anlarlar, Eleşref Bey şüpheleri üzerine çektiği için Osmanlıya sığınır. Gerçi 1917 Rus Devrimi sırasında Troçki, Eleşref Bey’e mektup gönderir, Rus Devriminde yer almasına ister. Ancak Eleşref Bey Komünist Rusya yerine Müslüman Osmanlıyı tercih eder.
Merhum Mele Şevket Aktaş aktarır:
             “Eleşref Bey, Kazım Karabekir Paşa’yla temas kurmak ister. Bir fırsatta Kars’a gidip Paşa’nın huzuruna çıkar. Kendisini tanıtır. Karabekir Paşa, “Evet! Bu isimde birisini işittim. O gerçekten siz misiniz?”, diye kuşkuyla sorar. Eleşref Bey üzerindeki paltoyu çıkartıp Rus generali apoletleri ve ceketiyle paşanın karşısına dikilir. Karabekir Paşa, kendisinden yaşlı ve tecrübeli generalin elini saygıyla öper, “Buyur baba!” diyerek ona bir yer iltifat eder. 
“Generalim, bize katılmanıza çok sevindim! En kısa sürede Mustafa Kemal’i haberdar edip sizleri Ordumuzun başına davet edeceğiz.” 
“Hayır, der Eleşref Bey, ben uzun yıllar tekrar Türkiye’ye bağlanacağız umuduyla yaşadım. Görüyorum ki o günler çok yakın! Böyle bir günde ben kendimi generalden çok “er oğlu er” hissediyorum ve bana böyle bir görev vermenizi istiyorum.” 
           Eleşref Bey’e hizmetlerinden dolayı Cumhuriyet döneminde maaş bağlandı ve vefatına kadar Iğdır’dan ayrılmadı. Böylece Kazım Karabekir Paşa’nın yakın dostu olur, onun sevgi ve saygısını kazanır. 
Merhum Süleyman Kutlay başka bir olay anlatır:
         “1920’li yılların başında Hamidiye Alayları tedricen tasfiye edilirken bir gün bölgenin ileri gelen Kürt ağa ve beyleri Eleşref Bey’den bir istekte bulunurlar: “Karabekir Paşa sizin yakın dostunuzdur. Ondan ricamız, bize eski payelerimizi ve rütbelerimizi geri vermesidir. Sizin hatırınızı kırmaz!” 
           Eleşref Bey, dedem Yusuf Bey’i de yanına alarak at sırtında Sarıkamış’a gider. Bir handa konaklarlar. Ertesi gün Karabekir Paşanın huzuruna çıkarlar. Burada geçen konuşmayı dedem şöyle anlatırdı: 
“İki paşa dostça ve saygıyla birbirlerini selamladılar. Hoşsohbetten sonra Eleşref Bey lafı konuya getirdi: 
“Paşa hazretleri, beni Kürt ağa ve beyleri gönderdi. Bir istekte bulunuyorlar. Hamidiye Alayı zamanındaki rütbelerini geri istiyorlar.” 
“Sayın Paşam! Eski devir kapandı. Söyler misiniz Paşam, siz devlet olsanız bunların makamını geri verir misiniz?” 
“Hayır! Nizamı teşkilat (düzenli ordu) varken buna gerek yok!” 
“Ağa ve beylere haber gönderiniz. Memleket kurtuldu artık herkes ticaretinin ve işinin başına dönsün”
Eleşref Bey bu haberi ağa ve beylere ilettiği zaman kimse memnun kalmaz.
***
            Çok geçmeden 1926 Ağa ve Beyleri sürgün yasasıyla özellikle Hamidiye Alay komutanı ve aileleri Batı’ya sürülünce huzursuzluk artar. Af çıktıktan sonra bu gruba mensup birçok lider ve çocukları Ağrı Dağı İsyanına gönüllü katılır. Amaçları bir anlamda güç kazanmak ve devletle Hamidiye Alaylarının yeniden kurulması ve maaşa bağlanması pazarlığını gündeme getirmektir. Okuyucumun böyle bir anlayışa sahip bir kesimin de isyan hareketi içinde olduğunu bilmesi gerekir.
          İbrahim Ağa’nın oğlu Hacı Abdullah Çoktin anlatıyor:
         “İsyan hareketi güç kazanınca ailemiz Ağrı Dağı’nı kendisine mesken edindi. Her yerden gelen katılımcılarla sayımız her gün artıyordu. İbrahim Ağa kendiliğinden toplanan dağınık güçleri organize ediyor, “deste” denilen savaşçı gruplar oluşturuyordu. Tabii, bu aşamada İhsan Nuri Paşa ve Şeyh Abdülkadir mücadelenin içinde değillerdi. Hükümet birkaç kez aracı göndererek barış teklifinde bulundu. Nidai Paşa’nın ön ayak olduğu ikili bir görüşmede, hükümet, babama Karakent köyünü verip bir anlaşma yapmak niyetindeydi. Babamın sağ kolu Gêloî aşiretinden Mısto adlı savaşçı, görüşmenin orta yerinde babamı zayıflık ve teslimiyetçilikle suçlayınca, babam barışmaktan vazgeçer, Ağrı Dağı’na geri döner. Böylece isyan ikinci aşamasına girmiş olur. Çok geçmeden (1927) başta Ferzende olmak üzere Süleyman Ahmed, Halis Beg, Kör Hüseyin Paşa’nın iki oğlu ve daha birçokları bölgeye gelip yerleştiler ve babamın yardımını talep ettiler. Babam bunlarla çok iyi anlaşıyor, onların her türlü silah ve erzak ihtiyaçlarını karşılıyordu. Hatırlıyorum, kendi eliyle Kör Hüseyin Paşa’nın iki oğlu için çadır açıp aylarca misafir etmişti. İhsan Nuri Paşa da bölgeye gelip, isyanın sevk ve idaresi konusunda babamla temasa geçti. O yıllar Şeyh Abdülkadir Sakan aşireti lideri olarak isyancılardan bağımsız hareket ediyor, fiilen Ağrı Dağında bulunmuyordu.”
           9 Mayıs 1928’de Türkiye Cumhuriyeti direnişini kırmak için bir af yasası çıkarır. Direnişçiler af yasasına uymayınca Doğubayazıt Jandarma komutanlığı aracılığıyla görüşme önerisinde bulunur, Şeyhli köprüsünde taraflar bir araya gelir. Ankara İhsan Nuri Paşa’ya istediği ülkeye gitme hakkını tanır, bol miktarda para vaadinde bulunur. Birkaç görüşme yapılır ama sonuç elde edilmez. 
          Okuyucum şunu bilmelidir ki isyanın başından sonuna (1926-30)  kadar isyancılarla devlet güçleri arasında el altından barış görüşmeleri sürekli canlı tutulur. İki taraf da temkinli ve dikkatlidir. Bu yüzden barış görüşmeleri daha çok zaman kazanma taktiği olarak değer bulur yoksa da hiçbir ciddiyeti yoktur. 
İhsan Nuri Paşa lojistik bağlantıyı güçlendirmek için İran’da ikamet eden Helikan Aşireti lideri Halit Ağa ve Sakan aşiretinin bir alt kolu olan Mala Bozo’nun lideri ile görüşür. Erzak, mühimmat ve diğer ihtiyaçlar bu iki aşirete mensup savaşçılar tarafından sağlanacaktır. Ayrıca yaralı savaşçıların tedavi göreceği seyyar bir revir de kurulur. Erzak tedarikinde bir aksama olmaz. Ermenilerin bağışladığı parayla İran üzerinden temel ihtiyaçlar karşılanır. Buna rağmen gasp, talan ve çapulculuk Türkiye tarafında hız kazanır. İşin ilginç yanı Bayezid Vilayeti tarafında gasp olayları hemen hemen hiç yokken, Cumhuriyet sınırlarına yeni katılmış Iğdır, Aralık, Tuzluca, Kağızman taraflarında gasp olaylarının bir türlü sonu gelmez. Kürt köylerini zorla basıp koyun sürülerini önüne katan gaspçılar bu hayvanları Ağrı Dağı üzerinden İran’a ulaştırırlar. 
Hacı Abdullah Çoktin anlatır:
            “Bazı milis gruplar halktan gasp ettikleri hayvanları Ağrı Dağı’na getirir, sınırı aşırarak İran’da satarlardı. İbrahim Ağ gasp işlerine karşıydı ama kontrol etmesi mümkün değildi. Bir gün Orgof köyündeki Elyanlıların sürüleri gasp edilir, İran’da satılır. Bu olay kamp yerinde sözlü tartışmalara neden oldu ama sonuç vermeden öylece kalır. “
           Bu arada kadın savaşçıların rolü konusunda da bir parantez açmak isterim. Gerek İhsan Nuri Paşa’nın eşi Yaşar Hanım,  gerekse Ferzende Bey’in eşi Besna Hanım ve annesi Ayşe Hanım da savaşan kadınlar arasındadırlar.
           İHSAN NURİ PAŞA’NIN SAVAŞ STRATEJİSİ
           Şeyh Sait İsyanından ders çıkaran İhsan Nuri Paşa, vur-kaç şeklinde gerilla savaşını ön plana çıkartır. Aslında bu strateji İhsan Nuri Paşa’nın önerisiyle Hoybun’un bildirisinde yer almıştır: 
            “Ağrı’yı düşmana teslim etmeden, çete savaşıyla orduya yer yer darbeler vurarak Kürdistan’da devletin Kürtler üzerindeki nüfuzunu kırmak, Kürt halkının arasında bağımsızlık düşüncesini hakim hale getirmek, toplu bir ayaklanma hazırlamak.”
            Şeyh Sait isyanında isyancı gruplar arasında koordinasyon olmadığı gibi temel amaç bir ilçe veya ilin tamamının işgal edilerek elde tutulması ve sivilleri de dahil edecek şekilde bir savunma biçimi oluşturmaktı. 
             Ordu, karşı saldırıya geçince, savaşçı güçler, hem kendilerini hem de sivil halkı korumak zorunda kaldıklarından etkin bir direniş gösteremediler. İhsan Nuri Paşa sivil halkı savaşın dışında tutmaya karar verir. İl veya ilçelerin işgaline de sıcak bakmadı. Bunun yerine geniş bir sahaya yayılmış bir yıpratma ve gerilla savaşı öngörür. Ağrı Dağında “deste” olarak isimlendirdiği gerilla gruplarını belli bir disiplin ve koordinasyonla bir araya getirir. Ağrı Dağı ve onu çevreleyen köyler İhsan Nuri Paşa için birincil ve en önemli çember anlamındadır. 
             Artık ikinci hamleyi yapma zamanı gelmiştir. İkinci çemberde, Iğdır, Tuzluca, Aralık, Ağrı, Diyadin, Eleşkirt, Hamur, Tutak, Patnos, Çaldıran, Muradiye, Erciş, Hınıs, Varto, Muş ve Bitlis gibi il ve ilçeler yer alır. Bu bölgede yaşayan, Hasenan, Sipkan, Hayderan, Cibran ve diğer aşiretler İhsan Nuri Paşa’nın örgütlenme stratejisine bağlı kalırlar. Her aşiret içinde sayıları duruma göre 50-200 arasında değişen süvari gerilla grupları oluşturulur. Amaçları Ağrı Dağı’na doğru ilerleyen veya bu bölgede konuşlanmış olan ordu birliklerini taciz etmek, Ağrı Dağı’na yani “birinci çembere” doğru ilerlemelerine engel olmaktır. Çünkü “birinci çember” Ağrı Cumhuriyeti demekti. Ömrü ne kadar uzun olursa dünyada kendisine taraftar toplama şansı olacaktır. Doğrusu İhsan Nuri Paşa bu stratejisinde oldukça başarılıdır. Gerilla taktiği sayesinde isyanın gücünü ve devamlılığını başarılı şekilde devam ettirir:
• Gerillalar grup olarak özellikle geceleri hareket halinde olduklarından Balkanların ve Orta Doğunun en büyük savaş uçağı filosuna sahip Türk savaş uçakları bir anlamda çaresiz durumdadır.
• Siviller normal yaşamlarını devam ettirdikleri için savaşçılara yük olmazlar 
• Düzenli ordunun gerilla savaşıyla mücadele etme konusunda tecrübesi yoktur
Bu süre içerisinde çatışma daha çok geniş bir sahada dağınık ve gelişigüzel çatışmalarla devam eder. İhsan Nuri Paşa gerilla grupları arasında oluşturduğu disiplin ve koordinasyon üst düzeydedir. İhsan Nuri Paşanın hedefi zaman kazanmak, uluslararası diplomatik arenada Ağrı Cumhuriyetine taraftar bulmak tanınmasını sağlamaktır. Diasporadaki Ermeniler de Ağrı Cumhuriyetinin tanınması için diplomatik kulis faaliyetini hızlandırırlar, hatta Milletler Cemiyetine verdikleri bir dilekçe ile durumun değerlendirilmesini talep ederler. 
Bu gelişmeler Mustafa Kemal’i tedirgin eder. Şeyh Sait İsyanından farklı bir durumla karşı karşıya olduğunu anlar.  Kürt Devletini tanımaya yatkın ülkeler olduğunu sezinler. Bu sürece hızla son verilmesi gerektiğine karar verir. Bildiği tek bir şey vardır: Düzenli ordu, gerilla savaşı karşısında başarısız olmuştur. 
             KÜRT AYDIN GERÇEĞİ
             19’ncu yüzyılın sonunda ve 20’nci yüzyılın başında özellikle İstanbul olmak üzere birçok Kürt örgütü kurulur. İşin ilginç tarafı daha önce sizlere bahsettiğim dört kesime (Kurmançça-Sünni/ Kurmançça-Alevi/ Zazaca-Sünni/Zazaca-Alevi) mensup aydınlar şehirlerde kurulmuş örgütlerde bir araya gelebilmekte duruma göre Türkçe / Osmanlıca / Fransızca konuşarak kendi aralarında bir iletişim kurabilmektedirler. Örneğin gerek Hoybun Cemiyeti gerekse de Azadi örgütü içinde bu dört gruptan aydınlar vardır. Ancak üst düzey aydınlar arasında var olan bu birlik ve beraberliğin halk arasında karşılığı yoktur. Kürt aydınları bu gerçekliğin farkında olmadıkları için Kürt coğrafyasına uygun stratejiler geliştirememişlerdir.  Her şey daha çok “deneme-yanılma” yöntemiyle öğrenilmiş, Kürt halkı ve özellikle sivil halk ağır bir bedel ödemiştir. Sonraki yıllar Kürt aydınları kendi hatalarını ve eksikliklerini kamufle etme refleksiyle sürekli olarak askeri, orduyu ve hükümeti suçlama eğiliminde olmuşlardır. 
 
             ÜÇÜNCÜ ÇEMBER
             İhsan Nuri Paşa, Şeyh Sait İsyanına katılmış ve bu isyan hareketini derinlemesine gözlemleme şansı bulmuştu. Kürtlerin dört parçalı olduğunu fark eder, stratejisini bu temelde geliştirir. İhsan Nuri Paşa’nın üçüncü çemberini oluşturan güçlerin hepsi de Kurmançça-Sünni grubuna mensup lider ve aşiretlerdir. Bunların içinde üç tanesi ön plana çıkar: Irak’ta Şeyh Ahmed Barzani, Suriye’de Haco Ağa ve İran’da Sımko Ağa’dır. 
              Haco Ağa, Şeyh Sait İsyanından önce ünlü Kürt şair Cigerxwin tarafından “Kürtlerin babası” ilan edilecek kadar şahsiyetine önem verilen birisiydi. Ancak ne var ki kendisi Kurmançça-Sünni grubuna mensup olduğu için bir Zazaca-Sünni ayaklanması olan Şeyh Sait İsyanına güya yardım için 3000 kişilik süvari birliğiyle Suriye’den yola çıkar, ama kasıtlı olarak yanlış bir güzergah izleyerek yardıma gitmez. Cigerxwin bunun üzerine Haco Ağa’yı “iki yüzlü hain” ilan eder. Simko Ağa da pek farklı değildir. Gerektiğinde Kurmançça-Şii(Alevi) Kürtleri katletmiştir. 
               İhsan Nuri Paşa, bu üç liderden kendi bölgelerinde yerel isyanlar çıkarmalarını veya askeri birliklere saldırmalarını bu şekilde Ağrı Dağı isyanını bastırmak için çaba gösteren İran ve Türk askerlerini kısmen de olsa oyalama taktiğini uygulamaya koymak ister. Ne ilginçtir ki yanı başındaki Zazaca-Sünni Şeyh Sait İsyanına destek vermeyen Haco Ağa, yüzlerce kilometre uzaktaki Ağrı Dağı İsyanına destek için verilen görevi ciddiye alır, Türk askeri birliklerine saldırır,  Ağrı Dağı’na ilerlemesine engel olmak ister. Aynı şekilde Şeyh Ahmed Barzani de Oramar’a saldırarak yeni bir cephe açmaya çalışır. Simko Ağa da Türk ve İran askeri birliklerine saldırarak onların dikkatini dağıtmaya çalışır.  Tekrar yenilemekte yarar var: Ağrı Dağı İsyanının birinci çemberini Celali Aşiretleri oluşturur, ikinci ve üçüncü çemberini Kurmançça-Sünni Kürtlerden meydana gelir.  İhsan Nuri Paşa, Kürtlerin diğer üç kesiminden (Kurmançça-Alevi/Zazaca-Sünni/Zazaca-Alevi) yardım alamamıştır.
Şah Rıza Pehlevi de Ağrı Dağı İsyanından rahatsızdır. Bunun nedeni Türkiye sınırına yakın bölgede hatırı sayılı Kurmançça-Sünni bir nüfus vardır. Kurulacak bir Kürt Cumhuriyeti bu Kürtleri de etki alanına alacak, İran içinde huzursuzluk yaratacaktır. İhsan Nuri Paşa ve Hoybun isyan hareketini planlarken şöyle düşünmüşlerdi:
 “İranlılar ve Kürtler tarihsel olarak aynı kökten gelen ırkdaş iki millettir. Bu yüzden İran hükümeti Türkiye’de bir Kürt devletinin kurulmasından rahatsızlık duymayacaktır. Bize destek verecek veya en azından bize destek veren İran’daki aşiretlere baskı yapmayacaktır. İran’la olan lojistik bağımız kesilmeyecektir.”
            KÜRT İSYANLARINDA LİDERLİK DEĞİŞİMİ
            19’ncu yüzyılın sonlarında ve 20’nci yüzyılın başlarında ortaya çıkan Kürt isyanları ilginç şekilde benzer bir yolu izler. İsyanı önce aydınlar, subaylar, siyaset adamları, aristokratlar, Avrupa görmüş eğitimliler veya şehir yaşamında zenginleşmiş Kürtler planlar ancak isyan ortaya çıktıktan sonra lider kadro hızla el değiştirir, şaşmaz bir şekilde “Şeyh” unvanına sahip ruhani, sosyal ve siyasal gücü elinde tutan kesimlerin kontrolüne geçer. 
            Bir örnek vermek gerekirse Azadi örgütü 1923 yılında Erzurumda Albay Cibranlı Halit Bey’in başkalığında, Yusuf Ziya Bey, Yüzbaşı İhsan Nuri, Numan Efendi gibi Kürt aydınlarının katılımıyla gizli olarak kurulmuştur. Azadi bir isyan günü belirler: 1925 Mayıs. Ancak olaylar farklı şekilde gelişir, isyan zamansız ortaya çıkar, liderlik Şeyh Sait’in elinde kalır. 
            Benzer durumu Ağrı Dağı İsyanında görüyoruz. Kürt aydın, subay ve aristokratlarının katılımıyla kurulan Hoybun, isyanı başlatma görevini İhsan Nuri Paşaya verir. Daha önceki yazılarımda detayını verdiğim Kotan-Sakan çatışmasından sonra Ağrı Dağı’na yerleşen Sakan aşireti lideri Şeyh Abdülkadir yavaş yavaş ağırlığını koyar, savaşçılar daha çok onun etrafında kümelenir, onun sözleri değer taşır, kararları tartışmasız uygulamaya konur. 1929 yazından itibaren liderliğin tamamen Şeyh Abdülkadir’in eline geçtiğini söyleyebiliriz. Şeyh Abdülkadir’in de kendisine göre bir savaş stratejisi vardır.
            MUSTAFA KEMAL’İN ÖNSEZİSİ 
            1926 yılında başlayan bazen şiddetlenen bazen yavaş bir tempoda devam eden ve İhsan Nuri Paşanın gelmesiyle geniş bir sahaya yayılan isyan hareketinin gönderilen ordulara rağmen bastırılamaması Mustafa Kemal’de rahatsızlık yaratır. Şeyh Sait isyanında bir devlet ilanı söz konusu olmamıştı. Şimdi durum farklıydı: Ağrı Cumhuriyeti ilan edilmiş, diasporadaki Ermeni diplomatların girişimiyle yeni Kürt devletini tanımaları için ülkeler ikna edilmeye çalışılıyordu. Hatta durumu tartışmak için Milletler Cemiyetine dilekçe bile verilmişti. Durum ciddiydi! Bir tek ülkenin bile Ağrı Cumhuriyetini tanıması bir domino etkisi yaratacak, durum kontrol dışına çıkabilecekti. 
          Mustafa Kemal’in İsmet İnönü’yle baş başa kaldığı zaman üzerinde durduğu asıl konu şuydu: Niçin ordu birlikleri Şeyh Sait İsyanındaki başarıyı gösteremiyordu? Ağrı İsyanı sırasında Kazım Karabekir Paşa göz hapsindedir. Ordu içinde Kazım Karabekir Paşaya bağlı ciddi bir grup vardır. Özellikle Doğu Anadolu’da görev yapan bu grup, isyan hareketini uzatıp bir bakıma kendisini yıpratmak mı istiyordu? Kazım Karabekir Paşa’nın yargılanıp göz hapsine konulmasının dolaylı anlamda hesabını mı soruyorlardı? 
         Mustafa Kemal üst düzey subayları gözden geçirir. Ağrı Dağı İsyanını bastırma görevini tamamen güvenebileceği kendisi gibi Selanik doğumlu Salih Paşa’ya verir. 1930 yılının ilkbaharında görevi devralan Salih Paşa, bölge halkının özelliklerini dikkate alarak sil baştan yeni bir strateji geliştirir. Gelişen olaylar Mustafa Kemal’i haklı çıkaracaktır.
1930 ilkbaharında aşağıda sıraladığım nedenlerden dolayı isyan hareketi hızla bir çöküşe doğru gitmektedir:
• Rıza Pehlevi’nin kararı
• İsyancı kadroda liderlik ve askeri stratejinin değişimi
• Uçakların devreye girmesi
• Salih Paşa’nın görevi üstlenmesi ve yeni bir strateji belirlemesi
• Sovyetlerin sınırı tamamen kapatması, Türkiye’ye askeri ve lojistik destek sunması
• Hoybun’un çağrısı nedeniyle aşiretler içinde yaşanan vahim olaylar
• Keskoi aşiretinin lojistik desteği
İsterseniz bu faktörleri kısaca ele alalım:
           RIZA PEHLEVİ’NİN TUTUMU
            Hoybun Cemiyeti, isyan hareketinin İran’dan destek alacağına yüzde yüz emindi. Ne de olsa Kürtler ve Farslılar, aynı ırka mensuptular. Rıza Pehlevi ilk başlarda sessiz kalmayı tercih etti. Ağrı isyancılarının, İran içinde gasp ve isyan hareketini devam ettiren Simko Ağa’yla temasa geçmesi Rıza Pehlevi’yi rahatsız eder. Sımko Ağa’dan kurtulmayı planlarken Türkiye’den taraftar ve destek bulması Rıza Pehlevi’yi aşağıdaki kararları almasına neden olur:
• Ağrı Dağının İran tarafındaki Celali aşiretleri (Helikan ve Mala Bozo) üzerinde baskı oluşturmak ve isyancılara lojistik destek vermelerine engel olmak. 
• Türk ordusunun isyancıları takip amacıyla İran toprağına girmesine ve uçakların İran hava sahasını kullanmasına göz yummak
• İran tarafında yakalanan isyancılar cezayı yaptırıma tabi tutmak
• Türk tarafının sınır değişikliği konusundaki önerilerine açık kapı bırakmak
           İSYANCI KADRODA LİDERLİK DEĞİŞİMİ
            Şeyh Abdülkadir liderliği ele geçirince askeri stratejide değişiklik olur. İhsan Nuri Paşa’nın başarıyla uyguladığı gerilla savaşı sona erer. Bunun yerine tıpkı Şeyh Sait isyanında olduğu gibi il ve ilçelerin işgal edilmesi, kurtarılmış bölgelerin oluşturulması konsepti ön plana çıkar. Bu durum ilk anda savaşçılara cazip gelir, çünkü halkın içinde olmak onlar için moral kaynağına neden olur. Ancak bu askeri stratejinin dezavantajları daha fazladır:
• Kurtarılmış bölgeler ilan edildiği için ordu işgal edilen köy, ilçe ve kasabalara saldırır, isyancılarla savaşır, gerektiğinde isyancılara destek veren sivil halka zarar verir. 
• 1929 sonbaharında Kürtler Ağrı’nın güneyinden Van’ın güneyine kadar olan kısmı kurtarılmış bölge olarak ele geçirirler. Bunun üzerine uçaklar ilk kez devreye girer. Kurtarılmış bölgelere bomba yağdırır. Sivil halk katliama uğrar. Savaşçılar üzerinde moral bozucu bir etki yapar.
• Gerilla savaşı sırasında var olan koordinasyon ve disiplin kaybolduğu için başıbozuk bir durum ortaya çıkar
             UÇAKLARIN DEVREYE GİRMESİ
             İsyan sırasında Türk uçak savaşı filosu Balkanların ve Orta-Doğu’nun en büyüğü idi. İngiliz malı Letov S-16 marka 100 uçaktan oluşan uçak filosu “ikinci çember” olarak tanımlanan bölgede, özellikle Zilan Deresi çevresinde isyancı güçlere durmadan bomba yağdırır. İsyancılar her ne kadar uçak düşürürse de bu durum uçakların etkin manevra gücüne engel olamaz. Gerilla savaşı sırasında bir rol oynayamayan uçaklar yapılan bombardıman ile kurtarılmış bölgelerde umutsuzluğa ve çaresizliğe sebebiyet verir. Zilan Deresinde sivil kıyım yaşanır.  
             Hacı Abdullah Çoktin bir anısını aktarır: 
            “Uçaklar üzerimizde uçuşuyordu. Birisi isabet alıp Qale’ye düştü. İhsan Nuri düşen uçağın enkazına ilk giren savaşçı oldu. İçindeki İngiliz yapımı mitralyözü alıp dışarı çıktı. İhsan Nuri uçağın enkazından henüz uzaklaşmıştı ki uçak infilak edip gürültüyle yandı.”
Hatıralarını kaleme alan İhsan Nuri Paşa uçak saldırılarını romantik bir anlatıma dönüştürür, bu aslında çaresizliğin ifadesidir:
“Düşman uçakları sık sık Ağrı semalarında uçuyor ve Ağrılılara bomba yağdırıyorlardı. Bazen savaşçılarımız, bazılarını düşülüyorlardı. Türkler uçağın düştüğü yere artık uğramıyorlardı. Bunlardan bir tanesi uçaksavarlarımızdan kurtulmak için fazla yükseldi. Ağrı`nın üst noktasına kadar yükselmişti. Ağrı`nın buna tahammül etmesi mümkün değildi! Çünkü bugüne kadar Ağrı, zirvesini insanoğlundan saklamıştı. Bu nedenle uçağın bu kadar yükselmesi onun zoruna gidiyordu. Ağrı, çocuklarının düşmanının bu kadar cesur olması ve yüksekten uçarak zirvesini görmesini kabul edemezdi! Ağrı Dağı bir hava boşluğu yaratarak uçağı Aralık bölgesinde yere düşürdü.”
           SALİH PAŞA GÖREV BAŞINDA
            Salih Paşa, 18 Mart 1930 tarihinde Korgeneral olarak 9ncu ordu komutanlığına atanır. Salih Paşa farklı bir strateji izler. Hedeflerini şöyle belirler:
• Ağrı Dağına doğru giden ana güzergâh üzerinde yer alan Erciş, Zilan Deresi, Tendürek ve Süphandağı’nda tam kontrolü sağlamak
• Karargahı Bayezid vilayetine taşımak
• İsyancı aşiret liderlerine ulaşıp ikna etmek
• Küçük Ağrı Dağının Türkiye sınırlarına dahil edilmesi için Hükümete tavsiyede bulunmak
        Salih Paşa, Zilan deresinde yer alan 220 köyü yerle bir eder. Çatışmalar günlerce sürer. En fazla sivil halk zarar görür. 16 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet Gazetesi ölen sivillerin sayısını 15000 olarak verir. Ölenlerin 5000’i çocuk, kadın ve yaşlıdır. Zilan deresi katliamı bölge halkının hafızasında karanlık ve acı bir sayfa olarak yer alır.    
           Salih Paşa bir yandan da Ağrı Dağındaki isyancı lider kadroya kuryeler aracılığıyla ulaşıp ikna etmeye çalışır: 
           İsa Şen anılarında şöyle ifade eder:
         “1930 ilkbaharıydı. Mametkan aşireti çadırlarını Kerre’de açıp koyun yavrulama dönemini orada geçirdi. Zengin ve sürü sahibi Mametkanlılar önceki yıllar yaz aylarını Aladağ ve Sinek tarafında geçirdikleri halde o yazı Ağrı Dağı’nda isyancıların arasında geçirmeye karar vermişlerdi. Yaz başlangıcıyla birlikte devlet, Ağrı Dağı’nı dört yandan kuşatmaya almış, geniş çaplı bir saldırıya hazırlanıyordu. 
           Bir gün evimize Alay Komutanı Sedai Bey geldi. Babamın muhtar oluşu ve aşiret içindeki saygınlığını bildiğinden kendisinden ricada bulundu: 
“Kerem Bey, gidin Mametkan aşiretinin ileri gelenleriyle konuşun. Onları Ağrı Dağı’ndan uzaklaşmaya ikna edin. Gelip Sinek yaylasına gitsinler. Eğer saldırı başlarsa her şey çok geç olacak” 
            Babam ve amcam Derviş Ağa yola koyulup Ağrı Dağı’ndaki Mametkan aşireti liderlerinden Bozo ve Mamo Ağaları bulup durumu anlatmışlar. Orada bulunan bir aşireti lideri, “Devlet isyancılarla baş edemez. Siz onların sözünü dinlemeyin. Bizimle kalın,” diye müdahale edince babam ve amcam eli boş geri dönmüşler.”
Salih Paşanın tavsiyesiyle Hükümet İran’a yeni bir elçi gönderir. Küçük Ağrı Dağının Türkiye’ye dahil edilmesi bunun karşılığında Van tarafında bazı bölgelerin İran’a terk edilmesi pazarlığı yapılır. Kurulacak Ağrı Cumhuriyetinin ileride başına bela olacağını düşünen Rıza Pehlevi, bu değiş tokuşa razı olur. Böylece Ağrı Dağını dört bir yandan Türk askeri gücüyle kuşatmanın önü açılmıştır. Bu başarının mimarı Salih Paşa’dır. 
             SOVYETLERİN TUTUMU
             Hoybun Cemiyeti, Ağrı Dağı İsyanı sırasında en büyük desteği Sovyetlerden alacağını düşünüyordu. 1-7 Eylül 1920 tarihleri arasında Bakü’de gerçekleşen Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nda halkların kendi kaderini tayin etme hakkı genel kabul görmüştü. İsyan patlak verince Sovyetlerin tutumu şaşılacak derecede zıt bir çizgide gelişir. Bunun en önemli nedeni Sovyetlerin, Ağrı Dağı İsyanının arkasında İngilizlerin olduğuna inanması, kurulacak Ağrı Cumhuriyetinin İngilizlerin hakimiyetine girip Sovyetlerin güney sınırı için ciddi bir tehdit olacağını düşünmesiydi. Sovyetlerin isyanı bir İngiliz projesi olarak görmesinin nedeni ünlü İngiliz casusu Lawrence’in Makü çevresinde görüldüğünün rapor edilmesiydi. 
           Kızıl ordu-Beyaz ordu iç savaşının kötü hatıralarını unutmayan Sovyetler, sınırlarının yanı başında bir İngiliz askeri gücünün yer almasını özellikle Bakü petrollerinin güvenliği için bir tehlike olarak görür. Sovyetler ve Komintern, Ağrı Dağı İsyanını bir İngiliz projesi olarak görüp “gerici” bir isyan olarak ilan eder. Ne yazık ki Komintern’in bu değerlendirmesi yıllarca Türk solu tarafından Kürt soluna karşı kullanılacak, Ağrı Dağı İsyanı “emperyalist bir proje” olarak tanımlanacaktır.
Sovyetler ve Türk Hükümeti sınır güvenliği ve karşılıklı yardım konusunda anlaşırlar. Kızılordu sınır olan Aras nehri boyunca konuşlanır, deyim yerindeyse kuş uçmasına bile izin vermez. İsyancı güçler Aralık (Başkent) ilçesine büyük bir güçle hücum edince Türk askerleri geri çekilir, Aras’ı geçerek Sovyetlere sığınır. Başka bir saldırıda bu kez Kızılordu Aras’ı geçerek Türkiye topraklarına girer, isyancılara karşı Türk ordusuna destek verir. 
             Sovyetler bununla yetinmez İran üzerinde baskı uygular. Sovyet Ermenistan’ında huzursuzluk baş göstermiştir. 1930 Ağustos ayında Sovyetler eğer Türkiye’nin önerdiği sınır değişikliği projesini kabul etmezse İran’a savaş açacağını ilan eder. Hatta kararlı olduklarını göstermek için Sovyet ordusu İran toprağına girer. İşin ciddiyetini anlayan Rıza Pehlevi, Türkiye’nin önerdiği sınır değişikliği projesini kabul eder. Böylece isyancıları çembere almak mümkün olur.
Moskova’da yaptığım bir araştırmada bir kitapta şöyle bir ifade vardı: “Ağrı Dağı İsyanı sırasında Sovyetler Birliği Türkiye’ye hava desteği sundu.” Ancak bu ifadede Sovyet uçaklarının isyancıları bombaladığı yönünde bir açıklama yoktu. 1992’de Kızıl Kürdistan’da (Laçin) otonomi ilan eden hareketin kurucusu merhum Wekil Mustafayev anılarında Sovyet uçaklarının Ağrı Dağı İsyanı sırasında isyancıları bombaladığını açıklamıştır. Sovyetler bununla kalmamış yakaladıkları isyancıları Türkiye’ye teslim etmiştir. 
          O yıllar Komünist Enternasyonal yayın organları, Ağrı Kürt İsyanını İngiltere tarafından kışkırtıldığını, silahlandırıldığını ve finanse edildiğini iddia eder. Buna göre amaç Türkiye, İran, Irak ve Sovyetler Birliği arasında, tamamen İngiliz nüfuzu altında bulunan ve Sovyetler Birliği’ne karşı askerî bir üs görevini yerine getiren tampon bir devlet kurulmasıdır
 
           HOYBUN’UN AŞİRETLERE ÇAĞRISI
          1930 Mayıs ayından itibaren Hoybun (veya Ağrı Dağındaki lider kadro) bölgedeki aşiretlere kuryelerle ulaşır, aşiretlerin toplu halde Ağrı Dağı’na gelerek isyancı güçlere katılması istenir. 
         Aşiretler üzerinde çift yönlü bir baskı oluşur. Bir yandan Salih Paşa isyana katılan aşiretleri ikna edip vazgeçirmeye çalışırken diğer yandan Hoybun bu stratejiyi boşa çıkarmak için isyancı güçleri Ağrı Dağı’na sığınmasını ister. Kaotik bir durum yaşanır. Eğer Hoybun sadece savaşçıların Ağrı Dağı’na sığınmasını isteseydi bu durum belki anlaşılabilirdi ancak aşiretleri siviller ve hayvanlarla birlikte toplu halde Ağrı Dağı’na sığınmasını istemenin askeri hiçbir mantığı yoktur. Bu da gösteriyor ki bu dönem İhsan Nuri Paşa önemli kararlarda ya devre dışı bırakılmış ya da yetersiz kalmıştır. 
           Hoybun’un isteği bazı aşiretlerde sert tartışmalara neden olur. Van bölgesine yerleşik Brukan aşireti ileri gelenleri de yapılan öneriyi tartışmak için toplantı yapar. Rus Askeri okulundan Teğmen rütbesiyle mezun olan Merhum Kinyas Kartal öneriye karşı çıkar, bunun stratejik bir hata olduğunu, sivilleri ölüme göndermekle aynı anlama geldiğini söyler. Bazı kesimler yıllar sonra Kinyas Kartal’ı “hain” olarak değerlendirir. İşin doğrusu eski bir Rus subayı olan Kinyas Kartal öneriyi askeri açıdan ele almış, durumu Hoybun’dan daha iyi değerlendirmiştir.  
         Tartışma uzar. Aşiret içinde bir kesim, isyancı güçlere katılmak istediğini söyler. Gerginlik artar. Silahlar çekilir. Aşiretin beş ileri geleni ölür. İsyancı güçlere katılmak isteyen kesim Zilan Deresi üzerinden Ağrı Dağı’na doğru yola çıkarlar. Ancak uçakların ve askeri birliklerin hedefi olurlar. Savaşçılar ve sivillerin büyük bir kısmı ölür. Geriye kalanlar sağa sola dağılır.
          Gurci Selçuk o döneme ait hatıralarında şöyle der:
           “Askerler Geliye Zilan’daki (Zilan Deresi) direnişçileri dağıtmış, şimdi konvoy halinde Ağrı Dağına doğru yol alıyorlardı. Her taraf askerle kaynıyordu. Süvari birlikleri bir yanda gidiyor, piyadeler onları izliyordu. Üvey annem Zeyno Kinyas Kartal’ın kuzeniydi. Brukan aşiretindendi. Zilan deresindeki katliamdan canını kurtarabilen bazı siviller Tuzluca’daki Sinek Yaylasındaki evimize geldiler, yardım istediler. Durumları perperişan idi. Zeyno bir yandan ağlıyor bir yandan da onlara yardım etmeye çalışıyordu. Salih Paşa’nın kesin emri vardı: İsyancıları koruyan ve besleyenler derhal kurşuna dizilecekti. O yüzden herkes isyancılardan uzak duruyor, yardım etmeye çekiniyordu.”
        Hacı Abdullah Çoktin de şöyle aktarır:
        “Geliya Zilan’da (Zilan Deresi) mağdur olan aşiret ve aileler kamp yerine geldiler. Bir iki ay aramızda barındıktan sonra İran’a geçtiler. Yiyecek herkes için büyük bir sorundu. Gerçi köylerden heybeler içinde yiyecek yardımı yapılıyordu ama yeterli olmuyordu.”
Zilan ayaklanması olarak belgelere yansıyan olaylar dizisi 20 Haziran – 10 Temmuz 1930 tarihleri arasında meydana gelir. Zilan deresi Erciş ovasını kuzeyinden güneyine boydan boya geçer. Erciş’in 20 km kuzeyinde yer alır. Stratejik bir değeri vardır. Ağrı Dağı’na giden ana yol Zilan deresi üzerinden geçer. Ağrı Dağı’na ulaşmak isteyen askerler veya siviller bu yolu kullanmak zorundadırlar. Haydaranlı, Bekiran ve Ademan aşiretleri askeri birliklerin ilerlemesine engel olmak için Zilan deresinde bir direniş örgütlerler. Ancak uçakların bombardımanı ve askerlerin koordineli saldırılarıyla büyük kayıplar vererek dağılırlar. Artık Ağrı Dağı’na giden yol askerlerin kontrolüne geçmiştir. Bu bir anlamda İhsan Nuri Paşa’nın stratejisinin temeli olan “ikinci çemberin” yok olması anlamındadır. Savaş artık “birinci çemberde” yani Ağrı Dağı’nda yoğunlaşacaktır. 
         İkinci çember bölgesinde askere karşı yenilgiye uğrayan aşiretler sivillerle birlikte Ağrı Dağı’na sığınırlar. İhsan Nuri Paşa o günleri şöyle tanımlar: 
“Zilan deresi aşiretleri Ağrı`ya geldikten sonra, Ağrı Dağı, kadın ve çocuklarla doldu. Bu nedenle, yiyecek bakımından çok sıkıntıya düştük.”
Zilan deresinde üstünlüğü ele geçiren Salih Paşa Ağrı Dağındaki operasyonu daha yakından idare ve sevk etmek için, karargahını 20 Temmuzda Bayezid vilayetinde kurar. Salih Paşanın önerisiyle Bakanlar Kurulu son taarruzun 7 Eylül’de yapılmasına karar verir. Bunun için iki neden vardır:
• Yaz ayında 4000 m irtifaya kadar çekilen isyancı güçlerin kar yağmasıyla aşağıya doğru inmesini beklemek
• İran ile yapılan diplomatik pazarlığı devam ettirmek, Küçük Ağrı’yı sınıra dahil etmek, böylece Ağrı Dağını tam bir çembere alarak isyancıları toptan imha etmektir. 
Bu arada uçaklar durmadan isyancıları bombalamaya devam eder, direniş ve moral güçlerini kırmaya çalışır. Çok geçmeden İran’la anlaşma sağlanır, Ağrı Dağı dört bir yandan kuşatmaya alınır. Artık isyancıları zor günler beklemektedir. İşte böyle bir anda İhsan Nuri Paşa, eşi Yaşar Hanım, Şeyh Abdülkadir ve kendisine bağlı güçler Ağrı Dağı bölgesinden uzaklaşır, İran’a gider, teslim olurlar. Bıro Heski Telli kendisine yapılan teslim ol önerisini reddeder. “Ölünceye kadar çarpışacağım!”  der. Kısa bir süre sonra Ağrı Dağındaki isyancıların durumu İhsan Nuri Paşa ve Şeyh Abdülkadir’in olmadığı yıllara (1926-1928) geri döner. Bıro Heski Telli yeniden lider durumundadır. Elindeki gerilla güçlerini örgütler. Onu asıl elini kolunu bağlayan sivillerin varlığıdır. 
           İsyancılar arasında Taşnak Partisinin temsilcisi ve tek Ermeni olan Zilan Bey Aras’ı geçerek Ermenistan’a sığınmak ister, Kızılordu birlikleri tarafından yakalanır önce Erivan’a götürülür oradan da Tiflis’te hapse atılır. 
            İSYAN İÇİNDE İSYAN
            Değerli okuyucu! Bu satırları yazarken zorlandığımı özellikle ifade etmek isterim. Bu tamamen insani duygulardan kaynaklanan bir ruh halidir. Bir zamanlar Gur Hasso ile işgalci Rus güçlerine karşı direnen, Hamidiye Alaylarında görev alarak ülkesine hizmet veren, savaştan sonra kendi halinde mütevazı bir hayat sürerken sürgüne gönderilmek istendiği için Ağrı Dağına sığınan Bıro Heski Telli, birden kendisini Hoybun’un Bağımsız Kürdistan projesinin içinde bulur. İsyan dağılırken o yerinden kıpırdamak istemez. Ölünceye kadar savaşmaya kararlıdır. Hareket ve manevra gücünü siviller engellemektedir. Düşünün bir kere! Asker saldırıya geçtiğinde kendisi ve savaşçıları dakikalar içinde bir mevziden başka bir mevzie bir panter çevikliğiyle hareket edebilecekken, yanındaki yaşlıları, kadınları, çocukları ne yapabilirdi? Çok iyi biliyordı ki, askerler kesin emir almışlardı: Bütün canlılar yok edilecekti, kurşunlanıp, süngülenecekti. Bıro Heski Telli çılgınca bir karar verir: “Düşman öldüreceğine ben öldüreceğim! Düşmanın onlara dokunmasına izin vermeyeceğim.” . Eline geçirdiği kılıçla yakınlarına yönelir. İlk önce onları öldürmek ister. Deste liderleri ve nüfuz sahibi yaşlılar gözyaşlarıyla Bıro Heski Telli’ye yalvarırlar, kararından vazgeçmesini sağlarlar. (Not: Bazı kaynaklar, Bıro’nun birkaç sivili katlettiğini yazar. Yaptığım araştırmalarda buna yönelik bir anlatım olmadı.) 
            İRAN TARAFINDAKİ HELİKAN VE MALA BOZO AŞİRETLERİ
            İsyanın başından beri Ağrı Dağı’nın İran tarafında yerleşik olan Helikan ve Mala Bozo aşiretleri isyancılara lojistik destek sağlamaktadırlar. Erzak, mühimmat, silah bu aşiretler aracılığıyla isyan bölgesine ulaştırılır. Yaralılar burada kurulan kamplarda tedavi edilir. Bunu bilen Salih Paşa, hükümeti bilgilendirerek İran hükümetinin bu iki aşiret üzerinde baskı uygulamasını sağlar. Türk hükümet yetkilileri, İran hükümetiyle sıkıntıları olan Halit Ağa’ya mektuplar gönderir onu Türkiye’ye iltica etmesi için ikna ederler. İran’ın askeri saldırısına dayanamayan Helikan aşireti toplu halde Türkiye’ye sığınır. İran hükümeti de Mala Bozo lideri Musa Ağa’ya Teğmen rütbesi verip kendi yanına çeker. Böylece, önemli lojistik destekten mahrum kalan isyancılar, daha fazla dayanamayıp, dağıldılar. 
           Halit Ağa’ya bağlı Helikan aşireti 1930 sonbaharında Türkiye’ye sığındı. Kışı Kağızman deresinde geçirdikten sonra, ilkbaharda, Trabzon limanından gemilerle Trakya’ya taşındılar. Helikan aşireti lideri Halit Ağa Trakya’ya gönderilirken aşiretin büyük çoğunluğu Söke taraflarına yerleşir. Bugün bu yörede ciddi bir Helikan nüfusu vardır.
 
          SON TAARRUZ
            Salih Paşa komutasındaki askeri birlikler, 7 Eylül’de Ağrı Dağı’na karşı taarruza başlarlar. Askeri harekâtın ilk günlerinde Salih Paşa komutasındaki askerî birlikler başarı elde edemezler. Bunun nedeni bölgeyi iyi bilen, dağı arkasına alan, İran’a geçiş olanağı bulan isyancıların mevzileri korumakta  başarılı olmalarıydı. Ancak Türk hükümeti, İran’la anlaşarak sınırın öbür tarafından çevirme yapınca, isyanın sonu da belli olur. Çember içine alınan isyancılar, bir süre sonra, bütün ikmal yolları tıkandığı için açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. İlerleyen askerî birlikler karşısında ağır zayiat veren isyancılar kuşatmayı yararak İran’a sığınmak isterler. 
Hacı Abdullah Çoktin isyancıların son anlarını şöyle anlatır:
           “Askerler saldırıya geçtiklerinde savaşarak geri çekildik. Geceleyin, savaşçılar ve siviller, Büyük ve Küçük Ağrı Dağı arasında sıkışıp kaldılar. Askerler bizi çembere almıştı. Tek çözüm çemberi yarıp, İran’a kaçmaktı. Ancak buna cesaret eden yoktu. İbrahim Ağa, çemberi yaracak gönüllü savaşçıların öne çıkmalarını istedi. Kimse yerinden kıpırdamadı. İbrahim Ağa onları zorla çekiyor, onlar da yerlerine geri dönüyordu. Sonuçta Ferzende’ye bağlı 10 kişilik deste çemberi yardı; savaşçılar ve siviller açılan koridordan İran’a geçti. Çatışmalar gece boyunca devam etti. İki amcam şehit oldu. Sınırı geçen siviller İran askerlerine teslim oldu. Savaşa devam eden İbrahim Ağa bir gün İran’daki Şikaki aşiret milis güçlerinin açtığı ateşle şehit oldu.”
          KESKOİ AŞİRETİNİN LOJİSTİK DESTEĞİ
         Keskoi aşireti Celali aşireti Helikan grubuna bağlı bir alt koldur. Cesur ve savaşçı bir aşirettir. Doğubeyazıt, İran ve çok azı da Tuzluca Arslanlı köyünde ikamet etmektedirler.  Aşağıda bahsi geçen olay elbette tüm Keskoi aşiretini bağlamaz. 
Salih Paşa bölgeyi iyi bilen ve kendisine yakın duran Keskoi aşireti ileri gelenleriyle bir görüşme yapar. Aşiretin çoğunluğu askerlerle birlikte isyancılara karşı savaşmaya rıza gösterirler. Zilan deresi olaylarında yetenekleri ve cesaretleriyle göz doldururlar. Askerler Ağrı Dağı’na son taarruza hazırlanırken, Keskoi aşireti savaşçıları ve iz sürücüleri de onların arasında görev alır. Keskoi aşiretinin desteği olmadan ordunun hızlı bir şekilde ilerlemesi hem zor olacak hem de daha çok kayıp verecekti. 
             İSYANCILARIN SAYISI
             Salih Paşa’ya bağlı askeri birliklerin sayısının çok büyük bir kesinlikle 60000 civarında olduğunu biliyoruz. Ayrıca 100 adet savaş uçağı da isyanı bastırma hareketinde görev almıştır. Asıl soru isyancıların sayısı ile ilgilidir? Bazı yazarlar sayıyı abartır, 40-50 bin savaşçıdan söz eder. Bu elbette doğru değildir! İsyancıların sayısını birinci ve ikinci çember olarak iki farklı şekilde ele alınmalıdır. İkinci çemberdeki savaşçı sayısı 5000-7000 arasındadır. Ancak bu savaşçı gücü çok geniş bir alana dağılmış durumda idi. Aralarında koordinasyon eksikliği vardı. Planlı hareket etmeleri mümkün değildi. 
Birinci çemberde yani Ağrı Dağındaki direnişçi sayısını Hacı Abdullah Çoktin şöyle aktarır:
“Kamp yerinde aşağı yukarı bin kadar savaşçı vardı. Genellikle Sakanlı ve Hesesoranlı aşiretlerine mensuptular. Şeyh Abdülkadir’in liderliği altındaki Sakan aşireti, en kalabalık grubu oluşturuyordu.”
           İsyanın en sıcak günlerinde Ağrı Dağı ve civar köylerinde çarpışan savaşçı sayısı 1000’i geçmez. Ancak isyan son yılına girince hem yapılan çağrı nedeniyle hem de Zilan katliamından canını kurtarabilen siviller Ağrı Dağına sığındığı için nüfus birden artar.  Uçaklar için kolay hedef olurlar. Her bomba patlayışında moraller bozulur, isyanın sonunun yaklaştığını hissederler. 
DEVAM EDECEK
BİR SONRAKİ YAZIMDA İSYANIN SON GÜNLERİNİ VE İNGİLİZ CASUSU LAWRENCE HAKKINDA YAZACAĞIM.

Henüz yorum yapılmadı!

Bu içerik için yorum yapılmadı. Yorum yapmak için aşağıdaki formu kullanınız.

Yorum Yaz!

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
* İşareti olan alanlar gereklidir.