Mücahit Özden HUN IĞDIR VE AĞRI DAĞI İSYANI (8)
Tarih : 2019-05-30
Tüm Yazılar

Mücahit Özden HUN



IĞDIR VE AĞRI DAĞI İSYANI  (8)

         IĞDIR’DA YÜZYILIN CİNAYETİ: NUMAN EFENDİ VE İSHAK BEY OLAYI
NUMAN EFENDİ CİNAYETİ

         Iğdır, 1918-1920 yıllar arasında yaşanan korkunç bir iç savaşın geride bıraktığı yıkıntılar üzerinde yeninden canlanmaya başlarken, bu sefer yanı başında Ağrı Dağı İsyanı (1926-1930) patlak verir. Bölgede yaşayan tüm Kürtlerin hayatını ve yaşam tarzını derinden etkileyen isyan, zaman zaman alevlenip hız kazanmakta zaman zaman sessiz ama güçlü bir şekilde varlığını devam ettirmektedir. 1930 Eylül ayı sonunda Ağrı Dağı İsyanı yenilgiye uğrar. Ağrı Dağı ve çevre köyleri yasak bölge ilan edilir. İsyana destek veren aşiretler İran’a sığınır. Köyleri yasak bölge içinde kalan fakat isyana taraf olmayan aşiretler kendilerine başka yerleşim yerleri bulurlar. Iğdır iç savaştan sonra yaşadığı Ağrı Dağı İsyanı ile tamamen yorgun düşmüştür. İç savaşta daha çok Azeri nüfus katliama maruz kalırken, Ağrı Dağı İsyanında Kürt siviller acı çekmiştir. Aynı toprağı paylaşan iki halk, birlikte yeni bir hayat kurmanın hayalini kurarken bu kez arka arkaya meydana gelen iki cinayet Azeri ve Kürt nüfusu ciddi anlamda karşı karşıya getirir. Bu aynı zamanda Iğdır tarihinin ilk Azeri-Kürt gerginliği anlamındadır. 
Bu cinayetlerin ilki Numan Efendi cinayetidir. Numan Efendi’nin hayatı hakkında daha önceki bir yazımda kısa bir tanıtım yazısı yazmıştım.  Yazının bütünlüğü için Numan Efendi’yi tekrar okuyucularıma hatırlatmak durumundayım:
           NUMAN EFENDİ KİMDİR?
           19’ncu yüzyılın sonunda Gêloî aşireti Çarlık Rusya’sı ve Osmanlı İmparatorluğu arasında dağınık olarak yaşıyordu. Osmanlı sınırları içinde kalan Bayezid Vilayetinde Merhum Hacı Ali Yiğit, Davo Ağa, Eli Bey ve Newo Ağaya bağlı önemli bir Gêloî nüfusu vardı. Fakat Gêloî aşiretinin asıl belkemiğini Çarlık Rusya’sı yönetimindeki Iğdır ve civar köylerde ikamet edenler oluşturuyordu. 1914 yılından itibaren Ahmed Şemo tüm Gêloî aşiretinin lideri olur. 
Eskiden Gêloî aşiretinde bir gelenek vardır. Eğer birisi 12 erkek çocuğuna sahip olursa bir çocuğunu medreseye bağışlamakla yükümlüydü.  Gelo’nun 12 erkek çocuğu olunca Ceco isimli oğlunu Beyazid Vilayetindeki medreseye gönderir. Ceco sıkı bir dini eğitimi alır. Oğlu Yusuf da babasının yolunu izler. Hoca Yusuf ismiyle bölgede ün salar. Görevli gittiği Erciş’te bir oğlu olur, adını Numan koyar (1885). Numan çalışkan bir öğrencidir. Okul hayatına Erzurum Lisesinde (1903) yatılı olarak devam ettirir. Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fakültesi) sınavını kazanınca İstanbul’a yerleşir. 1908 yılında kurulan Kürt Teavun ve Terakki Cemiyeti (Kürt Dayanışma ve İlerleme Derneği) ile yakın ilişki içinde olur. Fakat çok geçmeden Bayezid Vilayetine döner, vali yardımcılığı görevini üstlenir. Yedi dil bilen Numan Efendi’nin resmi kayıtlardaki ismi “Numan Feridun Es”, “Numan bin Yusuf” ya da “Numan Dündarzade” olarak geçer. Birinci Dünya Savaşı başladığında Bayezid Valisidir. Ruslar tarafından yakalanır, Sibirya’ya sürgüne gönderilir (1915-1919). Beyazıt eşrafından evli Numan Efendi’nin dördü oğlan üçü kız yedi çocuğu ve hanımı aynı yıl Ermeni komitacıların elinde can verir. 
         Sibirya sürgününden kaçıp gelen Numan Efendi 1920 yılında Beyazıt Vali yardımcısı olur. Iğdır, 14 Kasım 1920 tarihinde, Büyük Millet Meclisi sınırlarına dahil olunca geçici kaymakam olarak Iğdır’a gönderilir. Numan Efendi, daha ilk günden itibaren bölgedeki aşiretlerin saygı ve sevgisini kazanır. Gêloî aşireti lideri Ahmed Şemo ve Kerem Bey’le özel bir dostluk bağı geliştirir. Bu arada Erzurum’da görev yapan Albay Cibranlı Halit Bey’in başkanlığını yürüttüğü Azadi (Özgürlük) isimli gizli Kürt örgütünün Iğdır temsilciliğini üstlenir. 
          Merhum Aziz Güney şöyle anlatır:
         “Ali Mirze Bey’in oğlu Hacı İsa Bey bir keresinde başından geçen şu olayı anlatmıştı: ‘Bir iş için Erzurum’a gidecektim. O zamanlar Iğdır’da Tapu Müdürlüğü yapan Numan Efendi, Cibranlı Halit Bey’e ulaştırmam için bana gizli bir mektup verdi. Ben de her türlü tehlikeye karşı bu mektubu uçkurlu külotumun içinde sakladım.
Erzurum’a varınca, Orduda görevli olan Cibranlı Halit Bey’in huzuruna çıktım. ‘Size Numan Efendi’den mektup getirdim.’
Beni özel odasına alıp kapıyı kapattı. Sonra da mektubu nerede sakladığımı sanki tahmin etmiş gibi, bana yan odayı işaret edip, ‘Gidin mektubu çıkarın!’ dedi.  Önsezisi ve duyarlı davranışı beni çok etkilemişti.
Mektubu eline aldıktan sonra, bana baktı:  ‘Numan Efendi Kürdistan’da bir tanedir. Ona sahip olun!’.
Bu olaydan kısa bir süre sonra Cibranlı Halit Bey yakalanıp idam edildi.
***
         1923 yılında asıl kaymakam gelince bu kez Tapu Müdürü olarak görevini devam ettirir, gerektiğinde kaymakama vekâlet eder. 1926 yılında çıkarılan Ağa ve Beyleri Sürgün yasasıyla Bursa’ya sürgüne gönderilir.  
         Sürgün olayı şöyle gelişir:  Bir gün Numan Efendi, çok sevdiği kaymakamı ziyarete gider. Kaymakam teftişte olduğu için odasında beklemesi istenir. Numan Efendi masa üzerinde “Çok Gizlidir” ibareli bir yazı görür. Merak edip yazıyı okur. Yazıda on bir Kürt ve Azeri ileri geleninin derhal ve ani baskınla yakalanması emri vardır. Numan Efendi kendi adını da listede görür. Panikler. Hemen eve gider. İlk aklına gelen listede ismini gördüğü Ahmed Şemo’ya haber göndermektir. Bir yandan kaçış hazırlıklarını yaparken bir yandan Ahmed Şemo’ya iletilmek üzere bir yazı kaleme alır: 
         “Senin ve Ali Mirze Bey’in ismi yakalanacaklar listesindedir. Ali Mirze Bey İran’a gitsin ama sen sakın İran’a gitme! Kırrê’de (Ağrı Dağı yamacı) bir zaman saklan. Kaymakamlık yıllarından tanıdığım Jandarma Komutanı Yüzbaşı Nuri yakın arkadaşımdır. Şimdi hiçbirinize yardımcı olması mümkün değil ama ortalık sakinleştikten sonra sana gönderdiğim ikinci mektubu kendisine ver, yardımı olacaktır. İnşallah ben de Ağrı Dağı’na gideceğim.” 
         Numan Efendi yazıyı nasıl ileteceğini düşünürken, Iğdır şehir merkezine yerleşmeye karar veren Kızılbaşoğlu ileri geleni Hesene Tozo evine gelir. Numan Efendi durumu hızla özetler: 
“Ali Mirze Bey ve Ali Mahmut Bey’e haber ver, çok yakında askerler gelip onları yakalayacak. İran’a kaçsınlar. Bu mektupları da Ahmed Şemo’ya ver!” 
Çok geçmeden jandarma, Numan Efendi’yi evinde kıstırıp yakalar, Bursa’ya sürgüne gönderir. Bursa’da Arnavut kökenli Melahat Hanımla evlenir. Melahat Hanımın Semiha adında bir kızı vardır. Devlet bu kez Numan Efendi ve ailesini Balıkesir’e sürgüne gönderir. Numan Efendi sürgün yerinden kaçar, yürüyerek Ağrı Dağı’na varır. Af kanunundan sonra Iğdır’a döner, Dava Vekili (o yıllar avukat yoktur) olarak hizmet vermeye başlar.  1930 sonbaharında bir cinayete kurban gider.  
Ağrı Dağı İsyanı sırasında Numan Efendi ile İhsan Nuri Paşa özel kurye aracılığıyla sürekli iletişim halindedirler. Numan Efendi bir anlamda Ağrı Dağının dünyaya açılan sesidir. Kürtler arasında benzeri zor bulunan bir Kürt aydınıdır. Çağdaş düşüncelidir. Hümanist ruhludur. Aşiretler üstü bir konumu vardır. Aşiretlerin şehre yerleşmesi  ve çocuklarını okutmaları için özel bir çaba sarf eder. Yazdığı etkileyici mektuplarla isyancıların mücadelesini ve sorunlarını dünyaya duyurmaya çalışır. Bugünkü Birleşmiş Milletlere benzer bir kuruluş olan Milletler Cemiyetine (Cemiyet-i Akvam) yazdığı mektuplar etkili olur, isyanın en zor günlerinde katliamdan kaçan veya açlık ve hastalıkla mücadele eden sivilleri korumaya almak için İran tarafında Milletler Cemiyetine bağlı bir kampın kurulmasına ön ayak olur. Milletler Cemiyeti, aileleri paramparça olmuş çocukları üye ülkelere mülteci olarak gönderir. Bir anekdot anlatmak istiyorum. 1970’li yıllarda Türkiye’yi ziyarete gelen Malezya Başbakanı annesinin Ağrı Dağı İsyanından kaçan mülteci bir kız olduğunu söylemiştir.
Numan Efendi sorunların devletle anlaşarak çözülmesi için isyancıları ikna etmeye çalışır ama İhsan Nuri Paşa’nın katı tutumu çabalarını boşa çıkarır. Numan Efendi sürekli Iğdır’da ikamet eder. Bıro Heski Telli’nin oğlu Hacı Abdullah Çoktin şöyle ifade eder: 
“Numan Efendi kirvemizdi. Babam onu çok severdi. Sürekli haberleşirlerdi ama Numan Efendi dağdaki kamp yerine uğramazdı.”
SANKİ BURNUMA ÇİÇEK KOKUSU GELİYOR
Çarlık Rusya’sı yönetimine bağlı olan Gêloî aşiretinin ilk okuyanı Mihê Kazak’ın oğlu Şexali’dir (Şıhali). Mihê Kazak Rus okullarında eğitim görmüş oğlunu dostluk ve kirvelik ruhunu pekiştirmesi dileğiyle Karakoyunlulu Azeri bir kızla evlenmesine rıza gösterir. Bu evlilikten Merhum Hacı Nebi Göleli ve kardeşleri dünyaya gelir. 
Gêloî aşiretinin Osmanlı Devletinde okuyan ilk çocuğu Numan Efendi’dir. Bu yüzden Iğdır’a geldiği zaman aşiret lideri Ahmed Şemo tarafından büyük bir saygı ve sevgiyle hürmet görür. Ahmed Şemo’nun kızı merhum Gurci Selçuk anılarında şöyle ifade eder:
 “Babam Numan Efendi’yi çok severdi. Onun evimize her gelişinde sevgiyle dolar, onu saygıyla ağırlar, varıyla yoğuyla onu onurlandırırdı. Babam Numan Efendi hakkında şöyle derdi: ‘O içeriye girdiği zaman sanki çiçek kokusu burnuma geliyormuş gibi gönlüm hoş duygularla doluyor.”  
           BAYEZİD VALİSİNE MEKTUP
           Numan Efendi önce Bursa’ya sürgün edilir. Arnavut kökenli Melahat Hanımla evlenir. Semiha adlı üvey bir kızı olur. Hükümet Numan Efendiyi rahat bırakmaz. Bursa’daki evini dağıtır, Balıkesir’e sürgüne gönderir. Numan Efendi bir yolunu bulur, Balıkesir’den kaçar, yaya olarak uzun bir yolculuktan sonra Ağrı Dağı’ndaki isyancıların yanına varır. Kendisini güvende ve huzurda hisseder. Numan Efendi’nin Ağrı Dağı’nda olduğunu öğrencen Bayezid Valisi Lord İbrahim (Lord kelimesi o yıllar Fransız kültürünün etkisiyle ‘Sayın’ anlamında kullanılmaktadır.) PTT Müdürünün yardımıyla Numan Efendiye bir mektup gönderirler. Amaçları Numan Efendi’yi teslim olmaya ikna etmektir. Numan Efendi bu mektuba kendi üslubuyla cevap verir: 
            Bayezid Valisi Lord İbrahim Bey’e: Sayın Bay: Gelê köyünden Mam (kod adı)  aracılığıyla göndermiş olduğunuz 21 Şubat 1928 tarihli mektubunuzu aldım. Mehmet Bey’e gönderilen mektup ve telgrafı kendisine ilettim. Kendisi iki gün içinde burada olacaktır. Yanıt mektubu yazacak olursa, onu da size ulaştıracağım. Teslim olmam ve af edilmem için çaba gösterdiğinizi yazıyorsunuz. Sanırım, sizi bu çabalarda bulunmaya vicdanınız zorladı ve bu yönde ısrarlı oldunuz. Ancak, size ne teslim olmam ne de af edilmem için herhangi bir başvuruda bulunduğumu hatırlamıyorum. Kanımca caniler ve suçlulardan oluşan tutuklular af isteminde bulunurlar. Herhangi bir suçu olmayanların teslim olmaya gereksinimleri yoktur. Yaşamamın bütün evrelerinden bilgi sahibi olan siz, gençliğimden beri hiçbir kimseye kötülük yapmadığıma ve devlete dürüstçe hizmet ettiğime tanıksınız. Ülkemi sevmekten öte hiçbir suçum yokken, hükümet, hiçbir araştırmaya gerek duymaksızın, benim gibi binlerce suçsuz kişiyle birlikte, yargı önüne çıkarılmadan; katillere ve çapulculara yapılan işlemleri uygulayarak, evinden alıp beni Batı’ya sürgün etti. Benden sonra ailemi de, çoluk çocuğa acımadan, Batı’da bulunduğum şehirden başka bir kente sürgün ettiler. Evimi, hayvanlarımı ve ekimlerimi talan ettiler. Ben ve ailem tüm yaşam koşullarından yoksun bırakıldık. Acılar, aşağılamalar, yaşadığımız yoksulluklar ve sürgün edildiğimiz yerlerdeki polis, jandarma ve göçmen bürolarındaki uygulamaları anlatmaya gücüm yetmiyor. Ve bugün bile onları andığımda bütün bedenim titriyor. Buna, hiçbir ülkede, tarihin hiçbir döneminde ve hatta inceleme yapan antropologların rastlamadıkları bir biçimde, adalet anlayışına uymayan ve ancak bize uygulanan yeni yöntemleri de eklemek zorundayım. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, bir de bize küfreden, bizi aşağılayan makalelerle dolu Türk gazetelerini okumaya zorladılar. Bu makalelerde tüm ulusal duygularımıza, ulusumuza, onurumuza ve geçmişimize her gün sövülüyordu; böylece duygularımızı kontrol ediyorlardı. Fizik ve moral olarak dayanılmaz, yaşanması güç, bir durum dayatılmıştı bize. Böyle bir durumda, sürgün yerinden kaçtım ve Allah’ın yardımı ile 47 gün yürüyerek Kürdistan dağlarını aşıp Ağrı’ya ulaştım. Sürgün edildiğimizde bizim ve bizi götüren jandarmaların tren ve diğer motorlu araç giderleri ile birlikte, her şeyi biz yoksullara ödettiler. Size, yollarda tüm yardımlardan binlerce kadın, genç kız ve çocukların korkunç ve trajik durumlarını, her gün açlıktan yoksulluktan ve gördükleri kötü muamelelerden ölen yüzlercesinin çektikleri acıları anlatmak isterken, yüreğim kan ağlıyor. Onları öylesine vahşice davranılıyordu ki, normalde ürkütücü olan ölüm korkusu bile, bu zavallılara kurtuluş yolu gibi geliyordu. Üstelik hiçbir suç ve günahları olmamasına karşın, hükümetin keyfi istemiyle, çekmek zorunda bırakıldığım tüm bu çilelerden, gördüğüm bu muamelelerden sonra, evet bu tüm olup bitenlerden sonra, gelip teslim olmam ve af dilemem anlamsız ve niteliksiz bir davranış olur. Hükümet, yaptığı vahşetle uygulamalardan gerçekten pişman olmuşsa o zaman, tüm sürülenleri geri yurtlarına göndermeli, talan ve hırsızlıklarının cezasını ödemeli. Topluca kurşuna dizilenlerin sorumluları cezalandırılmalı ve tüm bu uygulamaların kurbanlarının da teslim olma ve af isteminde bulunma başvurusunu beklemeden, gerekenler yapılmaya başlanmalıdır. Ülkem yakılıp yıkıldıktan ve bir viraneye çevrildikten sonra, benim burada ya da başka bir yerde yaşamış olmamın anlamı yoktur. Bana eski memuriyetime uygun makama dönmemi ve istediğim şehirde yaşamamı söz veriyorsunuz, ama siz tüm Kürt memurlarının görevden alınmalarını ve ardından sürgüne gönderilmelerini öngören yasayı unutuyorsunuz. Anlaşılan bu atama yalnızca geçici bir süre için düşünülmüş ve hemen ardından yeni sürgünler gelecek. Hükümetin dürüstlüğüne ve içtenliğine inanmadığım için, hiç kimseye gidip teslim olmalarını salık vermeyeceğim. Geradeli Lezgî Ağa, Halit Bey’in yeğeni, köylüleri ve beraberindeki 20 kişi ile birlikte hükümetin sözüne güvenerek, gidip Vilayete teslim oldular ve af edildiler. Onlar nerede şimdi? Hepsi vahşice öldürülmediler mi? Bu deneyimleri yaşadıktan sonra, nasıl olur da teslim olurum ve başkalarına olasılık veririm? Hükümetin eline düştüğümüzde, bizi kimse kurtaramaz. Ölüm buyruğunu yerine getirirler. Vali Bey dünyanın en dürüst ve sözüne güvenilir insanı olabilir, ama üstlerinin emirleri dışında bir şey yapamaz. Teslim olanları öldürecek, kendi yetki sınırlarının yetmezliğini de bahane edecektir. Bu oyun oynanacaktır. Yirminci yüzyıl uygarlığına acı çektirircesine, nasıl inlediklerini gözlerimle gördüğüm milyonlarca Kürd’ün Batı Anadolu’dan İran, Suriye, Mezopotamya’ya kaçmak zorunda kalan diğer Kürtlerin ülkelerine dönüp yeniden uyum sağladıklarını görmeyinceye kadar Bayezid’a dönmeyeceğim. Beni vicdan muhasebemden başka hiçbir güç ve kimse bu yolumdan alıkoyamaz. PTT Müdürü Halil Bey’e teşekkürlerimi sunarım. Arkadaşlığımın kabulünü rica ederim. 22 Şubat 1928 Dündarzade Numan Hulisi

          Çok geçmeden 9 Mayıs 1928 yılında Hükümet af çıkarır. Sürgüne gidenler geri gelir. Numan Efendi de Ağrı Dağı’ndan iner, Iğdır’a yerleşir. Eşi Melahat ve üvey kızı Semiha da Iğdır’a gelir. Numan Efendi devletin yaptığı görevleri reddeder. Davavekili olarak çalışmaya başlar. 
          O yıllar Hukuk Fakültesi mezunu olmadığı için hukuk bilgisi yeterli düzeyde olanlar Davavekili (geçici avukat) olarak görev yapabiliyorlardı. Numan Efendi Iğdır’ın ilk davavekili olmuştur. Kapısı herkese açıktır. Mümkün olduğunca mağdurların haklarını korumaya çalışır. Zaten yaratılışında da bu vardır. Ağrı Dağı İsyanından sonra Iğdır yavaş yavaş bir dönüşüm yaşamaya başlar. En dikkati çeken taraf da Ermenilerden boşalan gayrimenkullerin müzayede (açık artırma) yoluyla satış işlemidir. Bu süreç o kadar masum bir şekilde işlemez. İşin içine mafya türünden gruplar girer. Müzayedeye katılanları tehdit eder, gayrimenkulü ucuz yoldan satın alırlar. Bu mafya grubunun en önemlisi Azeri kökenli Çobankereli İshak ve çetesidir. Biraz da İshak’ı tanımaya çalışalım. Bundan sonrasını Merhum Hamza Aygün’ün anlatımına bırakıyorum: 
           “Kurtuluşu izleyen yıllarda Iğdır hemen hemen boştur. Ermeni nüfus kaçıp gittiği için geride bıraktıkları gayrimenkuller ve araziler, göçmen ahaliye dağıtılmak üzere hazineye geçmişti. Devlet, Iğdır’ı yeniden canlandırmak amacıyla, ev ve arazileri “açık artırma” usulüyle peyderpey halka arz ediyordu. Otorite boşluğunun ciddi sorun olduğu bu dönemde, Çobankere’den gelen dört kardeş “mafya” türünden bir örgütlenmeyle, ihale ve açık artırmalarda aslan payını kapmaya başlamışlardı. Çobankere, bugünkü Ermenistan sınırları içinde kalan Gümrü (Kumayri, Leninakan) kasabasının arkasına düşen yaylalarda bir dağ köyünün adıymış. Azeri ve Terekeme kökenli halkı, Ermeni baskısından kaçıp Iğdır ve civar köylere yerleşmişlerdi. Çobankere’den Iğdır’a yerleşenler arasında İshak ve kardeşleri de varmış. Bu dört kardeşin isimleri yaş sırasına göre, Eli Esker, İshak, Semet ve Kasım idi. İshak, her ne kadar kardeşlerin en büyüğü değilmişse de, onların arasında organizasyon yeteneği ve cesareti ile ön plana çıktığı için, kısa zamanda halk arasında bu çete, “İshak”ın adıyla bilinir olmuştu. İshak da, örgütünün vurucu gücünü artırmak için, “koçu” diye bilinen vurucu-kırıcı takımından elamanları etrafında toplayıp onlara liderlik etmiş. Bu şekilde insanları tehdit edip isteklerini zorla kabul ettiriyormuş. İshak, ilk zamanlar, Askeriyeye malzeme tedarik etmiş. Zamanla dikkatini gayrimenkul satışı için devlet tarafından yapılan açık artırmalara çevirmiş. Örneğin bir ev satılığa çıkarıldığı zaman, İshak, “Bu açık artırmaya ben gireceğim” diye ortalığa haber salardı. Kimse korkusundan ne bir fiyat teklifinde bulunur ne de açık artırmaya katılırdı. Böylece İshak ev ve dükkânları istediği fiyattan kapatırdı. Ancak bir gün, bir açık artırma nedeniyle zıtlaştığı Memerıza’ya bir gözdağı verdirtmek isterken kazaen meydana gelen bir öldürme olayı örgütün gücünü ve saygınlığını halkın nezdinde oldukça zedelemişti.
           Memerıza (Mehmet Rıza) Iğdırmava mahallesi kökenli ve “yemeni”(bir tür ayakkabı) işini kendisine meslek edinmiş kendi halinde bir esnaftı. Halk arasında “çüst” olarak da bilinen bu ayakkabılara talep, Iğdır’ın ekonomisi canlandıkça ve şehir merkezine yerleşen nüfus arttıkça, günden güne artıyordu. “Çüst”lerin yapılması basit ve kaba bir işlem gerektiriyordu. Ayakkabının üst kısmını oluşturan yumuşak deri, kalıp biçiminde dikiliyor, altına da sert ve dayanıklı manda veya öküz derisinden bir tabanlık eklenip, bu şekilde ilkel fakat kullanışlı bir ayakkabı imal ediliyordu. Kadınlar için, “zenne”, erkekler için de “adam” ismiyle bilinen bu ayakkabıları, ancak hali vakti yerinde olanlar alıp giyinebiliyordu.
           Memerıza, artan iş talebi nedeniyle dükkanını büyütmek istemiş, bunun için de öteden beri gözüne kestirdiği dükkanlardan birisini “açık artırma” yoluyla satın almaya niyetlenmişti. Ancak “belâlı” İshak da gözünü aynı dükkana dikmişti. İshak, haber gönderterek ve tehditle, Memerıza’yı bu isteğinden vazgeçirmeye çalışmış. Memerıza her ne kadar etrafı kalabalık bir aile değilmişse de, kendisine karşı yapılan haksızlığa direnmiş, cesur bir kararla “açık artırma”ya giderek dükkanı satın almıştı. Olay halk arasında İshak’ın prestijine ve gücüne indirilmiş bir darbe olarak algılandığı için, İshak, eğer Memerıza’ya bir ders verilmezse kısa sürede halk üzerindeki “tehdit” gücünü kaybedeceği endişesine kapılır. Bir akşamüstü, “gözdağı” verme işini kardeşlerine havale eder, kahvehanemizde çayını yudumlayarak gelecek haberi beklemeye koyulur. 
            O günlerde, siparişlerin fazlalığı nedeniyle Memerıza ve çocukları geç saatlere kadar çalışıyorlardı. Ortalığı karanlık bastıktan epey sonra, Memerıza, yanında oğlu Settar, bir akrabası ve iki işçi yamağı olduğu halde, hep birlikte ellerinde lüks lambasıyla Iğdırmava’nın karanlık yolunda yürüyerek evlerine dönüyorlarmış. Ali Işık’ın evinin önüne geldiklerinde, İshak’ın üç kardeşi ve yanlarında “koçu”ları bunların etrafını almışlar. Amaçları sadece bir gözdağı vermekmiş. Tehdit ve küfürler arasında, her ikisi de yapılı ve güçlü olan, İshak’ın kardeşi Kasım’la, Memerıza’nın oğlu Settar, kavgaya tutuşmuşlar. Settar, Kasım’ı kaldırıp yere vurmuş. Yere düşen Kasım’ın “Vay ana!” sesi karanlığın içinde acı bir şekilde yankılanmış. Kardeşleri, Kasım’ın yaralandığını zannedip, Settar’ın üzerine bıçakla saldırmışlar. Aldığı ölümcül bıçak darbeleri yüzünden Settar dengesini kaybedip yanı başındaki su arkına yuvarlanmış, orada feci şekilde can vermişti.
           Bu olaydan sonra, Memerıza ve akrabaları, Settar’ın ölümünden İshak’ı sorumlu tutup mahkemeye vermişlerdi. İshak, olay sırasında kahvede olduğunu şahit göstererek ispatlayınca hapse girmekten kurtulmuştu. Kardeşleri mahkeme önüne çıkartılıp yargılandılar. Semet suçu üzerine alınca, Kasım ve Eliesker, 10 günlük bir gözaltından sonra serbest bırakıldılar. Iğdır, Ağrı’ya bağlı olduğundan, dava Karaköse Ağır Ceza mahkemesinde görülüp karara bağlanmıştı. Semet 30 yıl müebbet hapse çarptırıldı. Iğdır cezaevi, eski belediye binasının arkasındaki küçük bir binanın içindeydi. Semet, tahliyesine on gün kala, odun kırarken, sıçrayan bir ağaç parçasının kafasına isabet etmesiyle talihsiz bir şekilde cezaevinde öldü.
           İshak’ın dik başlılığı ve tehditkâr karakteri Iğdır merkezdeki birçok insanı rahatsız ediyordu. Onu sevmeyenlerin sayısı her gün artıyordu..”
Mecit Hun anılarında Çobankereli İshak’ı şöyle anlatır:
“Çobankereli İshak Bey Erivan’a bağlı bir köyden diğer Azeriler gibi muhacir olarak gelmiştir. Iğdır, Doğubayazıt ve Ağrı’daki askeri birliklerin bir kısmının iaşe müteahhitliğini yapmaktadır. Çok sert mizaçlı ve kavgacıdır. Üstelik zamanlı zamansız alkol de almaktadır. Ufak bir münakaşada muhatabını yumruklamakla veya tabanca ile tehdit etmekten çekinmemektedir. Bu hırçın tavrı halk ve resmi görevliler arasında hoş karşılanmamaktadır. İsyanlardan dolayı yapılan operasyonların askerle halk arasında yaratığı kırgınlığı hafifletmek amacıyla ordu mensuplarının takındığı yumuşak tavrı ile çelişen bu tutumu cihet-i askeriyenin  (asker tarafı) müteahhit olması hasebi ile onları da rahatsız etmektedir
Bu günlerden birisinde İshak Bey Iğdır’da çarşı ortasında Orgoflu bir Kürt vatandaşı tekme tokat dövmektedir. İshak Bey’i tanıyan halktan kimse korkudan müdahale edemez. O sırada tesadüfen olay yerinden geçen Numan Bey, İshak Bey’i teskin etmeye çalışır. Ancak içkili ve sinirli olan İshak Bey, Numan Bey’e de saldırarak hakarette bulunur. Halk da toplanmaya başlar. Onuru kırılan ve halk içinde aşağılanan Numan Bey mukabele eder ve her ikisi de tabancalarını çekmeye çalışırken yüzlerce kişi araya girerek bir arbedeyi ve feci bir sonu önler. Ancak bu olay bir anda yayılır. Köylü, şehirli bütün halk ile askeri ve mülki erkan bu nahoş olayı konuşmaktadır.” 
            Mele Şevket Aktaş başka bir olay aktarır:
          “Bir gün Numan Efendi’nin yazıhanesine bir müşteri gelir. Davacı olduğu kimse o zamanlar Iğdır’ın kabadayılarından İshak Bey imiş. İshak Bey, bugünkü Ermenistan devleti sınırları içinde kalan ve o zamanlar bir Azeri köyü olan Çobankere’de doğumludur. 1920’den sonra Iğdır’a gelip yerleşmiştir. İshak Bey, Numan Bey’in bürosuna gelir ve bu davayı almaması için tehdit eder. Numan Bey bu pervasızlığa boyun eğmez, “Ben dava vekiliyim, kim para veriyorsa onun çalışırım. İstersen senin içinde yapabilirim!” İshak Bey bu cevaptan pek hoşnut kalmaz. Ayrılırken, “Peki, öyle olsun! Görüşürüz!”, demiş. İshak Bey’in yaptığı tehdidi ciddiye alan Numan Efendi, Kerem Bey ve Ahmed Şemo’yu gelişmelerden haberdar eder.
Kısacası, İshak Beyle Numan Efendi arasında husumet olduğunu bilmeyen kalmaz
          AZİZ GÖKBAKAN OLAYI
           Mecit Hun anlatır:

        “Bütün bu yaşananlardan bağımsız olarak başka bir olay yaşanır.  Aslen Ağrılı olan Aziz Gökbakan, Iğdır’da bir manifatura ve ayakkabı dükkanı açmıştır. Iğdır’daki Alay mensubu subaylardan birisinin eşi çarşı alışverişi sırasında Aziz Gökbakan’a ait dükkanda veya dükkanın önünde sözlü sarkıntıya uğradığını hanım arkadaşlarına anlatır. Bu iddia bir anda tüm Alay erkanı tarafından duyulur. Bir subay eşinin sarkıntıya uğraması kocasını fevkalade üzer. Aziz Gökbakan’ın evi tespit edilir ve iki er görevlendirilerek gece karanlığında evin pencere ve kapısına ateş edilmek suretiyle tepki gösterilmesi kararlaştırılır.
Askerler Aziz Gökbakan’ın evini tespit eder ve yol kenarındaki duvar arkasında sipere yatarak Aziz Gökbakan’ın eve gelişini beklemeye koyulurlar. Ne tesadüftür ki Numan Efendi de o akşam Aziz Gökbakan’ın evine misafirdir. İkisi birlikte ellerinde lüks feneriyle toprak patikada eve doğru ağır ağır ilerlerken, askerler Aziz Gökbakan’ı hedef alarak ateş açarlar. Ne yazık ki açılan ateşte Numan Efendi kalbinden yaralanır. Askerler olay yerinden uzaklaşır.” 
           NUMAN EFENDİNİN VEFATI
            Numan Efendi vurulup yere düştüğünde yardımına ilk koşanlardan biri Merhum Sait Zor’dur (İlhan Zor’un babası). O günü şöyle anlatır:
”Olay yerine vardığımda Numan Efendi yerde yatıyordu. Bayburtlu Recep isimli şahıs, Numan Efendi’nin başını iki elinin arasına almış teskin etmeye çalışıyordu. Bayburtlu Recep alkollü olduğu için Numan Efendi, beni görünce,  “Sait beni sen kucağına al!” dedi. “Düşmanın var mıydı?” diye sorduğumda, ’Hayır!’, dedi, ‘yalnız İshak beni bir keresinde tehdit etmişti!’. Numan Efendi, Sait Zor’un kollarında hayata gözlerini yumar (Ekim 1930). 
Numan Efendi öldüğünde 45 yaşındadır. Sonradan mezarlık olacak diye tek mezar olarak kasabanın bir yerine gömülür. Ne yazık ki mezar yeri bugün belli değildir.  
           Mecit Hun anlatır:
            “Numan Bey öldürülmüştür. Failleri meçhuldür. Birkaç gün önce çarşı ortasında İshak Bey’le olan kavga ile bu olay arasında irtibat kurulmaya başlanır. Ayrıca Numan Efendinin vefatından önce Sait Zor’a söylediklerini da dikkate alınca İshak Bey’in olayın faili olduğu yolunda bir kamuoyu oluşur. İshak Bey’i sevmeyen subaylar da kendi hatalarını örtbas etmek için bu kanıyı desteklemeye başlarlar. Ama olayın tanığı olmadığı ve bir şikayet de vuku bulmadığı için adli bir tatbikata başvurulmaz.” 
          Numan Efendi öldürülmüştür, kamuoyu bu cinayeti İshak’ın planladığını düşünür. 
          AHMED ŞEMO VE KEREM BEY
         1930 yılında Iğdır’da iki Kürt lideri en ön plandadır: Ahmed Şemo ve Kerem Bey. Ali Mirze Bey yaşlılığın vermiş olduğu durgunluk ve sükunetle gününü Baharlı Mahallesindeki oğlu Musa’nın yanında geçirmektedir. Çok nadiren çarşıya çıkmaktadır. Diğer Kürt liderleri ya sürgündedirler ya da yoksulluk ve isyan sonrası yaşanan dağınıklık nedeniyle maddi ve manevi güçlerini kaybetmişlerdir. 
            Bir gün Ahmed Şemo ve Kerem Bey, Abdürrezak Bey’in lokalinde sohbet ederlerken Numan Efendi’nin eşi Melahat Hanım içeri girer. Başındaki yazmayı çıkarıp Ahmed Şemo ve Kerem Bey’in önüne fırlatır: “Erkek iseniz Numan’ın intikamını alacaksınız, eğer almazsanız bu yazmayı başınıza bağlayarak gezin, herkes sizi böyle tanısın!
            AZERİ İSHAK BEY CİNAYETİ
           Ahmed Şemo ve Kerem Bey birbirlerine bakarlar. Bir şeyler yapılması gerektiğine karar verirler. Kerem Bey Orgof(Suveren) köyünden dayı-yeğen iki kişiyi yanlarına çağırtır.  Bundan sonrasını Orgof köyünden Yusufe Feqi’den dinleyelim:
            “İshak’ı öldüren Elo (Ali) benim öz amcamdır. Orgof köyünde ikamet ediyoruz. Bana anlatıldığı kadarıyla eskiden Iğdır bölgesinde İshak namında çok cesur ve belalı bir Azeri varmış. Bir gün nasıl olmuşsa Kürtlerin ileri gelenlerinden Numan Efendi’yi vurup öldürmüş. Bunun üzerine aşiret ileri gelenleri toplanıp İshak’ı öldürtme kararı almışlar. Bu işi de Elo’nun dayısı Mıhemmede Üzeyir’e vermişler. Ahmed Şemo ve Kerem Bey bir at ve bir tabanca verip, ‘Korkma biz seni kurtarırız’ diyerek Mıhemmede Üzeyir’i cesaretlendirmişlerdi.”
            Mecit Hun anılarında babası Ahmed Şemo’nun bu cinayet planından haberinin olmadığını yazar ancak çeşitli kaynaklar bunun böyle olmadığını gösterir. Ahmed Şemo, çok sevdiği Arap atını ve Kerem Bey de tabancasını ölüm timine verirler. Üstelik aşiretler içinde para toplanacak, Elo’nun ailesine teslim edilecektir.
Yusufe Feqi anlatmaya devam eder:
           “İshak’ın kayınpederinin evi Ağrı’daymış. Bir gün İshak’ın orada olduğu haberi gelince Mıhemmede Üzeyir yeğeni Elo’yu yanına çağırtmış, dayı-yeğen Ağrı’ya doğru yola çıkmışlar. Mıhemmede Üzeyir’in hanımı Azeri olduğundan İshak’la daha önce tanışıyorlarmış. Hatta İshak, Mıhemmede Üzeyir’i “enişte” diye çağırırmış. Dayı ve yeğen çarşıya geldiklerinde Mıhemmede Üzeyir temkini elden bırakmamış. 
          “Elo sen benimle dolaşma. Beni takip et. Ben ne zamanki gözümle işaret etsem bil ki o adam İshak’tır”
Mıhemmede Üzeyir nihayet İshak’ı bir kahvede bulup masasına oturur. Kayınpederi de yanındaymış. Çay içip epeyce sohbet etmişler. Mıhemmede Üzeyir bir fırsatını bulup uzakta duran Elo’ya gözleriyle İshak’ı işaret eder. 
            Biraz daha oturduktan sonra İshak ve kayınpederi ayağa kalkıp ayrılmak isterler. İshak bir ara nasıl olmuşsa Elo’nun kendisine bakışından rahatsız olur kayınpederine,  “Gözüm bu kıroyu heç tutmur!” diyerek endişesini belli etmiş. Kayınpederi umursamaz: “İshak o köylü de kim oluyor sen ondan korkuyorsun.” 
Birlikte yola koyulmuşlar. 
           Mıhemmede Üzeyir yalnız kalınca Elo’nun yanına gidip komutu verir:
           “Beni takip et, ben sana bu defa İshak’ın evini göstereceğim. Orada pusu kurup onu öldüreceksin. Ben de atla seni bekliyor olacağım.” 
Birlikte Valilik binasından fazla uzak olmayan bir yerde bahçeli bir eve gitmişler. Mıhemmede Üzeyir, Elo’yu yalnız bırakıp uzaklaşır.  Elo bahçede İshak’ın gelmesini bekler. Gelip giden olmayınca zaman kazanmak için tekrar şehir merkezine iner, kendisine dolaşır. Akşama doğru eve geri döner, avluya girip saklanır. 
İshak Bey ve kayınpederi uzakta göründükleri zaman Elo elindeki tabancayı hazır hale getirir. Avluya yaklaştıklarında İshak Bey, Elo’yu görüp ürker, kayınpederine dönerek evhamını belli eder: “Ben sana demedim mi bu kıro beni öldürecek. Bak yine karşımıza çıktı!”
            Kayınpederi, İshak Bey’in şüphe ve huzursuzluğuna pek aldırmaz. İshak Bey kapıya yöneldiğinde, Elo yıldırım hızıyla elindeki silahı İshak Bey’e doğrultup mermileri üzerine boşaltır. Kayınpederi korkuyla kaçıp ortalıktan kaybolur. İshak Bey acıyla bağırıp yere düşer. Mıhemmede Üzeyir elinde kısrağın dizginini tutmuş bir vaziyette, İshak’ın evine yakın bir yerde bekliyormuş. Silah seslerini duyunca atına atlamış kaçmaya hazır halde Elo’yu beklemiş. Ancak Elo yanlış yönde gidince Mıhemmede Üzeyir oradan uzaklaşmış, ölüm haberini aşiret liderlerine bir an önce ulaştırmak için atını dörtnala koşturmuş.  Mıhemmede Üzeyir atıyla Ahmed Şemo’nun çadırının önüne gelince at yorgunluğa dayanamayıp çatlayıp ölmüş.
          Elo şüphe uyandırmayacak şekilde koşmadan olay yerinden uzaklaşırken önüne çıkan bir çeşmeden (Leylek Çeşmesi) su içmek istemiş. Çeşmeye yakın duran bir kadın bağırır:
         “O adamı sen öldürdün. Gözlerimle gördüm. O su sana haram olsun!”
Elo telaşlanıp oradan uzaklaşır. O sırada jandarma ve polis olay yerine gelir Elo’nun peşine düşerler. Elo kaçmak için bir yol ararken bir bahçede yabani bir atı evcilleştirmeye çalışan birisiyle karşılaşır. Tabancasını çıkarıp adamı attan inmeye zorlar. Adam attan iner inmez vahşi at durumu fırsat bilip dörtnala oradan uzaklaşmış. Son ümidini de kaybeden Elo çaresiz silahını saklayıp jandarmaya teslim olur. İşkence altında mecbur kalıp her şeyi itiraf eder. 
           Elo uzun yıllar idam cezasıyla yargılandı. Kararı temyiz edilince 20 yıl müebbet ceza aldı. Bu cezanın 5 yılı Atatürk’ün vefatı nedeniyle affa uğrayınca Elo 15 yıl yattıktan sonra tahliye oldu. Birkaç yıl önce Orgof’ta hakkın rahmetine kavuştu.”
         İshak’ın akrabaları cinayet olayını “Ahmet Şemo ile Kerem Bey teşvik etti ve azmettirdi” diyerek suç duyurusunda bulunurlar. Bu şikayet üzerine Iğdır’ın saygın ve ileri gelen iki lideri yakalanıp Erzurum cezaevine konulur.  Ahmed Şemo önce direnir, olaydan haberi olmadığını söyler. Savcı, “Nasıl olur? Elimizdeki istihbarata göre öldürme kararını aldığınız gün siz de, ‘Hay hay!’ demişsiniz.”
          Ahmed Şemo:
           “Madem öyle yine de hay hay!”, diyerek kararlılığını tekrarlar.
           İki Kürt liderini cezaevinden kurtarmak için birçok girişimler olur.  Naci Güneş ve Ali Mirze Bey’in oğlu Hacı İsa Yiğit, hakimle özel bir dostluk kurmayı başarır, Ahmed Şemo ve Kerem Bey’i bir yıl sonra serbest bıraktırırlar.
Gurci Selçuk anlatır:
           İshak’ın öldürülmesi için babam, Kerem Bey, Osman Bey, Behçet Bey ve Eşref Bey’in her biri 100,000 lirayı Mıhêmmede Üzeyir’e verecekti. Babam en güzel atını da Mıhêmmede Üzeyir’in emrine verdi. Doğubeyazıt eşrafından Osman, Behçet ve Eşref Beyler, Numan Efendinin arkadaşları ve ilk hanımının akrabalarıydılar. İlkbaharda Sinek yaylasına çıktık. Bu arada Behçet ve Eşref Beyler her yerde İshak’ı takibe almışlardı. Her gün evimize, ‘İshak Erzurum’da,  D.Beyazıt’ta’ gibisinden haberler geliyordu. En sonunda İshak’ı Ağrı şehir merkezinde kıstırmışlardı.
          İshak birisiyle kol kola gidiyormuş. Mıhêmmede Üzeyir tabancayı Elo’ya vermiş. Elo, İshak’ı takibe almış, uygun bir zamanda sırtına kurşunları boşaltmış, elinde silahla şehir merkezinde koşmaya başlamış. Polisler Elo’yu bir çeşmenin başında yakalamışlar. Daha ilk sorguda her şeyi itiraf etmişti:
             “Durun! Her şeyi anlatacağım. Atı Ahmede Şemo, tabancayı Kerem Bey verdi.”
             Mıhêmmede Üzeyir haberi iletmek için atına atlayıp yayla yerine dörtnala yola çıkmış. Yorgunluğa dayanamayan zavallı hayvan evimizin önüne yığılıp kaldı, soluyarak can verdi.
          Askerler önce Kerem Bey’i yakaladılar. Kerem Bey ninem Gulizar’a haber göndertmişti: “Beni yakaladılar, Ahmed gizlensin!” Babam yakalanmamak için kaçtı, Doğubeyazıt’ta İsa (Konyar) Bey’in evinde bir zaman saklandı. Arada bir yaylaya geliyor ancak eve uğramıyordu. Zeyno annemle gizliden görüşüyordu. Bir gün babam bir evde misafir iken askerler çadırın etrafını sarıp, babamı yakaladılar.
           Babamı önce Ağrı’ya götürdüler. Orada üç gün hapiste tuttular. Bu arada babam bir yolunu bulup akrabalarımızdan Qaso’yu (Mala Sürmeli) yanına çağırtmış, ona en kısa sürede Temıre Gulê’yi yanına getirmesini istemişti. Temıre Gulê (Merhum Aziz Güney’in babası)  geldiğinde babam şu istekte bulunmuş:
“Ben yakalandım ve ne kadar yıl ceza evinde kalacağımı da bilmiyorum. Evimi, çocuklarımı ve mallarımı sana emanet ediyorum. Git evimdeki altınları da kendi evine götür. Çocuklarım büyüyünceye kadar her şeyim sana emanet!”
         Babamı daha sonra Erzurum Cezaevine (Kelat) nakledildi. Sanıkların hepsini ölüm cezasıyla yargılamaya başlamışlar. Babamla Kerem Bey aynı odada kalıyorlarmış. Mele Şeviç adlı genç birisi de adi suçtan içerdeymiş. Mele, babamla Kerem Bey’in günlük işlerine yardımcı oluyor onlara çay falan yapıyormuş. Bir gün yatakları hapishanenin bahçesini havalandırıyormuş. Annem, yatakların üzerine örtülmesi için “carcim” dediğimiz çok güzel bir kilimi hapishaneye göndermişti. O gün Mele bu “carcim”i de dışarı çıkarıp duvarın üzerinde güneşe sermiş. Hakimin evi hapishanenin bitişiğindeymiş. Hakimin hanımı “carcim”i görünce satın almak istemiş, mele, “Carcim”in sahibi ben değilim” diyerek teklifi geri çevirmişti. Bu durumu anlatınca, babam, “Gelecek sefer kadını gördüğünde söyle eğer kocası bize yardım ederse kilimi ona bedava vereceğim!” demiş. Birkaç gün sonra Mele Şevic, hakimin eşini görmüş ve babamın dediklerini aktarmış.
         Bir gece babamı gizliden hakimin evine götürürler. Babam bu tanışmayı fırsat bilip, başından geçenleri anlatır. Hakim:
        “O adamı öldürtmek için nasıl her biriniz 100’er binler verdiyseniz şimdi de bu kadar parayı toplayıp bana vereceksiniz, ben de sizi kurtaracağım”
          Babam cezaevine döndükten sonra Kerem Bey’e durumu anlatmış. Herkes evine haber göndertir. Naci Güneş ve Hacı İsa Yiğit istenen parayı hakime teslim ederler.
          Mahkeme günü ölümle yargılanacaklarını biliyorlarmış. Kerem Bey babama: “Ahmede lo! Tu pêşiya me here!” diyerek onun en öndeki sıraya oturmasını istemiş. Babam soğukkanlıydı. Kerem Bey’in bunu yapmakta ki amacı hani olur ya ölüm kararı çıkarsa babama bakarak metanetini korusun diyeymiş. Babam söz alıp şöyle demiş:
           “Elo denilen bu şahsı tanımıyoruz. Bizler tanınmış aşiret liderleriyiz. Elo bizi bu işe bulaştırmakla bizden para almayı amaçlıyor.”
             Hakim zaten babama yardım söz vermiştir. Babam ve Kerem Bey serbest bırakılırlar.
             Iğdır’a geldikten sonra babam ve diğerleri aralarında para toplayıp cezaevindeki Elo’ya yardım gönderdiler.
              Değeri okuyucu! Bugün kesinlikle biliyoruz ki Numan Efendi, İshak Bey veya adamları tarafından öldürülmedi. Yine büyük bir kesinlikle biliyoruz ki devlet de bu cinayeti planlamadı. Bazı kitaplar ve makalelerde Numan Efendi cinayetinin arkasında Hüsnü Bingöl isminin olduğunu ifade edilir. Bu da mümkün değil çünkü Hüsnü Bingöl’ün Iğdır’da göreve başlama tarihi 1932’dir. 
             GEÇ GELEN İTİRAF
           Aziz Gökbakan’a ateş açıp yanlışlıkla Numan Efendi’yi öldüren Urfalı asker ölüm yatağında itirafta bulunur. Bir mektup kaleme aldırtır. 
Bundan sonrasını Aziz Güney’den dinleyelim:
           “Aslen Ağrılı ve Terekeme asıllı olan Başkâtip İsrafil isimli bir mahkeme kâtibimiz vardı. Bir gün beni bir köşeye çekti ve şu itirafta bulundu: ‘Numan Efendiyi öldüren asker mektup gönderip vicdan azabı çektiğini yazmış. Komutanları Aziz Gökbakan’a kurşun sıkmalarını istemiş ama kurşunlar yanlışlıkla Numan Efendi’ye isabet etmiş. Numan Efendi’nin şehirde ne kadar çok sevildiğini öğrenince hayatı boyunca hep vicdan azabı çekmiş.’
          Numan Efendi öldüğünde, sonradan mezarlık olacak diye tek mezar olarak kasabanın bir yerine gömülmüş. Ne yazık ki bu mezar yeri hâlen kayıptır. Sait Zor, mezar yerini bana göstermek için söz vermişti ancak kalp krizinden vefat edince öylece kaldı.
Mecit Hun cinayet olayları zincirini şöyle noktalar:
          “Bu olayın bir sevindirici sonucu olmuş, ölen iki kişinin birisini Kürt diğerinin Azeri asıllı olmasına rağmen bir Kürt-Azeri husumetine ve çatışmasına neden olmamış, sağduyu hâkim olmuştur.”
            Aslında bu sözlerin satır araları dikkatlice okunursa bu iki cinayetin bir anlamda iki zümre arasında bir soğukluk ve mesafeli duruşun başlangıcı olarak da kabul edilebilir. 
            Numan Efendinin vefatından bir yıl sonra hanımı Melahat ve kızlığı Semiha, Numan Efendi’ye ait yerleri satıp Bursa’ya yerleşirler. Semiha bir öğretmenle evlenip yaşamını devam ettirdi.
            Gurci Selçuk anlatır:
            “Aradan yıllar geçti, Mecit (Hun) askerliğini yapıyordu (1945-48), bir gün Numan Efendinin üvey kızının Tuzluca’ya memur olarak geldiği haberini duyduk. Genç kız, “Annem öldü. Amcalarım Ahmed Şemo ve Temıre Gulê’yi arıyorum. Ahmed amcamın vefat ettiğini öğrendim. Başka kimseyi de tanımıyorum” diyerek araştırma yapıyormuş. Mecit askerlik dönüşü Tuzluca’ya gitti ancak Numan Efendinin kızı artık orada değildi. Kimsenin bilmediği bir şehre gitmişti. O günden sonra da o kızdan hiç kimse bir haber alamadı.”

DEĞERLİ OKUYUCUARIM! IĞDIR VE AĞRI DAĞI İSYANI YAZI DİZİSİ BURADA SON BULMAKTADIR.
GELECEK YAZIMDA IĞDIR’A DAMGASINI VURMUŞ İKİ ÖNEMLİ ŞAHSİYETTEN BAHSEDECEĞİM.

Henüz yorum yapılmadı!

Bu içerik için yorum yapılmadı. Yorum yapmak için aşağıdaki formu kullanınız.

Yorum Yaz!

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
* İşareti olan alanlar gereklidir.

Kerbela

Kerbela Sayfası