Mücahit Özden HUN SİYAH, BEYAZ VE GRİ: HÜSNÜ BİNGÖL (1)
Tarih : 2019-06-10
Tüm Yazılar

Mücahit Özden HUN



           SİYAH, BEYAZ VE GRİ: HÜSNÜ BİNGÖL (1)
           GENEL TANITIM
           Kimdi Hüsnü Bingöl? Onun hakkında çok az şey yazıldı ama çok şey zihinlerde ve kalplerde gömülü kaldı. Evet, kimdi bir döneme damgasını vuran, bir yandan vatan için canını feda edercesine görevine bağlıyken bir yandan geride gözü yaşlı ve kalbi buruk insanlar bırakan Hüsnü Bingöl? Sıradan bir MİT ajanı mı, bir subay mı? Yoksa görevini suiistimal eden bir devlet görevlisi mi? Ne yazık ki bu sıradan ve belki de önemsiz sorular onu hiçbir zaman anlamamıza yeterli olmayacaktır.
Bazılarına göre o bir kahramandı (BEYAZ), bazılarına göre o bir tirandı (SİYAH), devlete göre de o değeri sonradan anlaşılan yani unutulan ve yeniden keşfedilen bir kahramandı (GRİ). 
            Bu yazı dizimde sadece 20’nci yüzyıl Doğu Anadolu bölgesini değil İkinci Dünya Savaşı yıllarında ülkenin kaderini de sessiz ama derinden etkilemiş olan bu önemli şahsiyeti tüm yönleriyle ele alıp sizlerle paylaşacağım. 
          Okuyucumun başından şunu bilmesini istiyorum: Yaşanan olaylar ve üstlendiği görev ve sorumluklar bize kanıtlıyor ki Hüsnü Bingöl’ü bugünkü anlamda bir MİT yöneticisi veya Müsteşarıyla karşılaştırmak mümkün değildir. Bu durum Hüsnü Bingöl’ü hafife almak, onun karizmatik ve büyüleyici şahsiyetini gölgede bırakmak anlamına gelir. Bugün bir Müsteşar gider bir diğeri gelir. Oturmuş ve tıkır tıkır işleyen bir milli emniyet ve istihbarat örgütü vardır. Hâlbuki Hüsnü Bingöl o kadar şanslı değildi. İçinde bulunduğu koşullar olağanüstüydü. 
            Hüsnü Bingöl büyük bir özveri ve kararlılıkla olağanüstü koşullara hızla adapte oldu. Ülkenin bu uzak köşesinde casusluk-karşı casusluk şebekesini kayayı tırnaklarıyla oyar gibi binbir zahmetle kurdu. Bölge halkının bir kısmının kalbini kazandı ve bu mücadelenin bir parçası haline getirdi. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiçbir dönem ve hiçbir bölgede bir istihbarat görevlisi Hüsnü Bingöl kadar halkla içli dışlı olmadı, sıradan insanları karşı-casusluk projesinin bir unsuru olarak kullanmaya ikna edemedi veya “Bu vatanı topyekûn korumalıyız,” duygusunu uyandırmadı. 
          Bölgede yaşayan farkı etnik ve mezhepten halkların dünyasına girip hem onları kazandı hem de “zararlı” gördüklerini bertaraf etmek için kendince tedbirler aldı. Kısacası Hüsnü Bingöl maaşını alan, gününü dolduran ve merakla terfi bekleyen bir istihbaratçı değildi. O, tam aksine parayı ve rahatı önemsemeyen ama görevinin hakkını vermek isteyen bir vatansever ve devlet görevlisiydi. 
          Özellikle belirli dönemlerde yazdığı raporlar ve olası gelişmelerden üstlerini zamanında bilgilendirmesiyle, Cumhurbaşkanı ve Başbakan gibi önemli devlet adamlarının ufkunu açmış, uluslararası siyaseti ve diplomasiyi ustalıkla kullanmalarına yardımcı olmuştur. 
          Kısacası Hüsnü Bingöl olağanüstü bir dönemin olağanüstü bir şahsiyeti idi. Günahıyla sevabıyla uzun yıllar (1932-1954) Iğdır’ın ve ülkenin kaderini elinde tuttu, kızgın olduğu günlerde Yunan Tanrısı Zeus’un öfke şimşeklerini etrafına saçtı bazen de yüreğinin derinliklerinde taşıdığı şefkat ve cömertlikle insanları kucakladı. 
PROLOG 
           Değerli okuyucu! Prolog, giriş anlamında bir kelimedir. Ancak alışılagelen “giriş” ibaresinden biraz daha fazla detay içerir. Okuyucuya bir konu hakkında ön bilgi vererek zihnini açma böylece genelden özele doğru bir yolculuk yapma şansı tanır. Yazacaklarım sadece Iğdır’ın değil DOĞU ANADOLU’nun ve bir anlamda TÜRKİYE’nin yakın tarihine çeyrek asır boyunca koşulsuz bir şekilde damgasını vurmuş önemli bir şahsiyet hakkında olduğu için onunla ilgili tüm detayları sizlere objektif olarak yansıtmayı kendime görev bildim. İsterseniz Merhum Hüsnü Bingöl ismiyle ilk kez nasıl tanıştığımı dikkatinize sunayım:
 
             HÜSNÜ BİNGÖL İSMİYLE TANIŞMAM
            Babam Mecit Hun 1998 yılında Ankara’da vefat etti. O yıllar Amerika’da bir enerji şirketinde görevliydim. Almanya üzerinden Türkiye’ye ulaştığımda babamın naaşı çok sevdiği Iğdır’a nakledilmişti bile. Karakuyu köyünde defnedildi. 
           Ankara’ya döndüğümde babamın hatırlarını yazmak için bir program yaptığını gördüm. Daktiloda yarım kalan sayfaları elime aldım (Bunun tamamını yazı serisinin sonunda yayımlayacağım). Otuz sayfa kadardı. Merakla okumaya koyuldum. Tanımadığım isimlerle doluydu. Zaten ben de Türkiye’den uzun yıllardır uzak yaşamıştım. 
           Belli ki babam kafasında bir yazma planı oluşturmuştu. Yılların vermiş olduğu gazetecilik tecrübesiyle kaleme aldığı etkileyici ve sürükleyici cümlelerle ele aldığı kahramanlarını betimliyor, ortak anılarını özetliyor, bir anlamda geçmişte kaybolan hatıralarını yeniden canlandırıyordu. 
            Sayfalar arasında saklı olan isimlerden birisi de Hüsnü Bingöl idi. Bu bölümü okuduğumda babamın kelimeleri çok dikkatli seçtiğini hissettim. Hatta belli belirsiz bir korku ve çekingenliği içinde taşıdığı açıkça kendisini belli ediyordu. 30 sayfalık hatıraları okuyup bitirdiğimde içimde garip bir duygu oluşmuştu. Kısa süreliğine de olsa betimlediği kahramanlarla içli dışlı olmuştum. Merakım artmış daha fazla bilgi sahibi olmaya heveslenmiştim. Ancak iş hayatı nedeniyle ABD’ye dönmek zorundaydım. Kaybedecek zamanım yok. Yazılanları ve kâğıtları toplayıp özel bir bölmede korumaya aldım. Ankara’dan ayrılmadan önce kendi kendime, “Umarım bir gün bu yazılanları bir kitaba dönüştürme şansım olur!” diye söylendiğimi ve hatta kendimi bir anlamda buna hazırladığımı hatırlıyorum.
             Çok geçmeden, iki yıl sonra, kendimi tekrar Ankara’da buldum. Şirketten belli süreli izin aldım. Amacım babamın hatıralarını bir kitap formatına dönüştürmek ve baskıya vermekti. Bu çok zaman alacak bir iş gibi görünmüyordu. Birkaç gün notları karıştırdım. Bazıları daktiloda yazılmıştı bazıları düzenli bir el yazısıyla kaleme alınmıştı. El yazmalarını okuyunca gözüme bir liste ilişti. Babam yazmayı düşündüğü kahramanlarının isimlerini sıra halinde düzenlemişti. Yüzü aşkın isim vardı. Çoğunu tanımıyordum. Babam bunlardan sadece birkaçıyla ilgili anılarını kaleme almıştı. Listede ismi olanların hayatta olup olmadıklarını da bilmiyordum. Bazı isimler çocukluk yıllarımda zihnimde yer etmişti ama elbette bu yeterli değildi. 
           Kütüphaneleri dolaştım. Iğdır’la ilgili fazla bir bilgi yoktu. Birkaç teknik içerikli kitap veya Iğdır’ın genel tanıtımını yapan akademik çalışma dışında Iğdır’ı tanımama yardımcı olacak başka bir kaynak da yoktu. Geriye tek bir çözüm kalıyordu: Sahaya inmek yani yüz-yüze söyleşi yapmak. 
Elime kayıt cihazı ve kamera alarak babamın listesindeki isimlerle temas kurmak için harekete geçtim. Binbir zorlukla ulaştığım isimlerin çoğu ya yaşamıyordu ya da        Türkiye’nin her tarafına dağılmışlardı. Kısacası uzun ve yorucu bir çalışma bekliyordu beni. 
              Söyleşi tarzım çok basit ve muhatabımı yormayacak türdendi. Geçmişe ve aile şeceresine yönelik sorular yöneltiyor, önemli bulduğum noktalarda soru sorarak detayları yakalamaya çalışıyordum. Bini aşkın görüşme yaptım. İlginç bir durumla karşılaşmıştım: Kürt, Azeri veya Terekeme (Karapapak) olsun söyleşi yaptığım kesimlerde ve anlatımlarda bir şekilde Hüsnü Bingöl ismi geçiyordu. Belli ki halkın hafızasında güçlü bir şekilde yer etmiş hatta kök salmıştı. 
Kaçınılmaz olarak Hüsnü Bingöl ismine ve şahsına olan merakım arttı. Bir zamanlar MAH (MİT) isimli bir kuruluşta önemli bir görev aldığını biliyordum ama hayatının diğer kısımları karanlıktı. Halkın anlatımı gerçekliği deyim yerindeyse parça parça veriyordu. Bu küçük mozaik taşlarını bir araya getirip gerçek resmi ortaya çıkarmak çok zahmetli olacaktı. Acaba bunun daha kısa bir yolu var mıydı?
 
         MİT VE HÜSNÜ BİNGÖL
          Iğdır’daydım. Merakımı anlayan bir akrabam, MİT’e gidip bilgi almamı önerdi. Haklıydı. Hüsnü Bingöl’ün neredeyse ömrünü verdiği kuruluşta onunla ilgili detaylı bilgilere ulaşmam en doğrusuydu. Ancak MİT binasından içeri girmek istemedim. 
Bunun nedenlerini tüm samimiyetimle sizinle paylaşmak isterim: Birinci neden, 1992 yılında babamı Almanya’ya davet ettiğimde, MİT’in kendisiyle ilgili hazırladığı rapor yüzünden pasaport almadığını telefonda bana söylemiş olmasıydı. Çok üzülmüştüm. O yıllar Milletvekili seçilen kardeşim Atila Hun dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin’le şahsen görüşerek yasağın kaldırılmasını talep etmiş, böylece babamın pasaport alabilmesi mümkün olmuştu. 
           İkinci neden şuydu: 1991 Erken Genel Seçimlerinde Merhum Erdal İnönü başkanlığındaki Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) ile Halkın Emek Partisi (HEP) seçim işbirliği yaparlar. 1950’li yıllardan beri CHP’li ve Sosyal Demokrat bir aileye mensup olan Atila Hun, o yıllar Iğdır henüz il olmadığından, SHP listesinden Kars’tan milletvekili adayı olur ve seçilir. Gelişen bazı menfi olaylar nedeniyle, Genel Başkan İnönü, HEP kökenli milletvekillerini partiden uzaklaştırır, onlar da HEP’e katılırlar. Çok geçmeden HEP kapatılınca bu kez DEP’e üye olurlar. Bu süreçte SHP listesinden Milletvekili seçilen Atila Hun’un üzerinde DEP’e katılması yönünde baskı oluşturulur. Atila Hun öneriyi kabul etmeyince HUN ailesi hakkında topyekûn bir karalama kampanyası başlatılır ve hedef gösterilir. Bunun orkestra şefi de Yaşar Kaya’dır.
            DEP Genel Başkanı ve aslen Iğdırlı olan Yaşar Kaya 1994 yılında yurt dışına kaçar, PKK yandaşı Özgür Gündem gazetesinde başyazar olarak görev üstlenir, öteden beri siyasi nüfuzundan rahatsız olduğu Mecit Hun’u “Kontr-gerillanın Kürdistan’daki en önemli adamı,” olarak ilan eder. Bu makalenin yayınlanmasından birkaç ay sonra Mecit Hun’un Iğdır’daki evi bombalanır. (Yaşar Kaya, 1973 Genel Seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisinden aday olmak ister ancak Mecit Hun’dan istediği desteği göremez. Anlaşılan, geçmişe dayalı bir hesaplaşma da devreye girmiştir. )
           Yaşar Kaya, sahibi olduğu Özgür Gündem gazetesinde uluorta önüne geleni hedef gösterme gibi bir saplantıya kaptırır kendisini. 02.12.2012 tarihli Yeni Asır gazetesine demeç veren Güldal Mumcu, Yaşar Kaya’nın kocası Uğur Mumcu’yu kendi köşe yazısında hedef göstermesinin ardından öldürülmesini manidar olarak değerlendirir. İlginç bir şekilde bu yazı dizisinde Yaşar Kaya ismiyle arada bir karşılaşacağız.
           Türkiye’ye dönüş yaptığımda ve söyleşi için Iğdır’a gittiğimde bu “kontr-gerilla” propagandasının çok başarılı olduğunu görüp üzülmüştüm. Halkın bana yaklaşımı soğuk ve mesafeliydi. Bu koşullar altında araştırmacı yazar olsam bile elimi kolumu sallayarak MİT binasından içeri girmem yapılan iftirayı doğrular bir anlam taşıyacaktı. 
          Böyle bir günde bir akrabam yardımıma koştu. Bu şahıs Taşlıca köyü eski muhtarı Reşit G. isimli bir gençti. Sıkıntımı anlayınca MİT’e sık sık girip çıktığını istersem MİT’e gidip Hüsnü Bingöl ile ilgili araştırma yapabileceğimi söyledi. Birkaç sayfalık olsa bile Hüsnü Bingöl’le ilgili bir bilgi benim için çok önem taşıyordu. Hiç şüphesiz Iğdır’ı daha iyi anlamama yardımcı olacaktı. 
           Reşit G. üzgün bir şekilde geri döndü. MİT’te Hüsnü Bingöl ismini kimsenin bilmediğini veya duymadığını bana aktardı. Şaşırmıştım. Bir anlamda merakım daha da artmıştı. Halkın hafızasında yaşlı bir çınar gibi kök salmış, benliğini örümcek ağı gibi örmüş bu önemli şahsiyeti çalıştığı ve yıllarını verdiği kurum tanımıyor ve adını hiç duymadığını söylüyordu. Bu gerçek miydi yoksa bilgi sızdırmamak için izlenen bir yol muydu? O gün bunu kestirmem mümkün değildi!
 
          IĞDIR SEVDASI KİTABI
          Nihayet söyleşilerimi tamamladım. Kitap 2002 Mart ayında basım aşamasına geldi. Amacım en fazla iki ciltlik bir kitap hazırlamaktı. Ancak yazılar ve resimler Adobe Design programına yüklenince karşıma dört ciltlik devasa bir çalışma çıktı. 
         Kardeşim Selahattin bir öneride bulundu: “Tekrar eden konuları bir şekilde metnin bütünlüğünü bozmayacak şekilde kitaptan çıkart!” 
En fazla Hüsnü Bingöl ismi ve onunla ilgili hatıralar vardı. Mecbur kaldım Hüsnü Bingöl’le anlatılan hatıraların önemli bir kısmını kitaptan çıkardım, hatta “adil” davranmak duygusuyla öz halam Gurci Selçuk’un hatıralarının önemli bir bölümüne yer vermedim. Sonraki yıllar halamın anılarını “Benim Adım Gurci” ismiyle bir kitap olarak yayınladım, bu şekilde bu vicdani sorumluluktan kurtulabildim. 
           Iğdır Sevdası kitabı yayımlandıktan sonra Hüsnü Bingöl’le ilgili bir kitap çalışması içindeydim. Zihnimin bir köşesinde roman tadında bir kitabı kaleme almak istiyordum. Bunun hazırlıklarını yaparken iradem dışı gelişen bir olay bu planımı ertelememe neden oldu. Mademki burada doğruları konuşmam ve yazmam konusunda değerli okuyucularımın benden bir beklentisi var, o halde bu planımı niçin ertelediğimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
2017 yılında yayımladığım “Kürt-Azeri Iğdır Cumhuriyeti” isimli kitabımda da değindiğim bu bölümü sizlere tekrar aktarayım:
           
           MİLLİ İSTİHBARAT TEŞKİLATININ (MİT) BELGESEL FİLMİ: SINIRDAKİ IŞIK 
            Kürt-Azeri Iğdır Cumhuriyeti kitabımda şöyle yazmıştım:
            “Devlet kurumlarında arşiv olmaması bir suç değildir. Bu bir eksikliktir, giderilmesi gerekir. Ama aşağıda anlatacağım olay çok ciddidir, hatta iğrençtir: 2000 yılında Iğdır Sevdası kitabını yazmak için yola çıktığımda işim gerçekten olağanüstü zordu. Çok uzun yıllar yurtdışında yaşadığım için Türkiye’deki koşullara adapte olmakta zorlandım. Birkaç ay bu zorluğa alışmakla geçti. 
             Daha sonra kütüphanelere gitmek, devlet kurumlarında olmayan arşivleri yoklamak, Türkiye geneline dağılmış binden fazla insanla röportaj yapmak gibi çok zahmetli işleri üstlendim. Amacım bir yandan babamın masa üzerinde daktiloda yarım kalmış anılarını tamamlamak, bir yandan çocukluğumun geçtiği Iğdır’a bir hizmet sunmaktı. 
             Araştırmalarım aylarca hummalı bir şekilde devam etti, Iğdır’ın geçmişi ve tarihiyle ilgili birçok gizem aydınlandı. Bu arada halkın benliğinde yer alan fakat unutulmuş (veya unutturulmuş) büyük bir şahsiyeti de gün ışığına çıkardım. Bu tarihi ve önemli şahsiyet,1932-1954 yılları arasında yani çeyrek asır boyunca Cumhuriyet dönemi Iğdır tarihine damgasını vuran, dönemin MAH (MİT) şefi Binbaşı Hüsnü Bingöl’dü. Halkın arasına katılıp röportaj yaptıkça bu şahsiyetin önemi ve bölge halkı üzerindeki derin etkisini görmüş, tüm gücümü seferber ederek gizli kalmış yönlerini açığa çıkarmaya çalışmış, böylece Iğdır’ı geçmişiyle yüzleşmesine vesile olmak istemiştim. 
          Bir gün Iğdır’da iken teyzem Hacı Safiye Alagöz beni Merhum Hüsnü Bingöl’ün mezarına götürdü. Mezarlık denilecek bir yere benzemiyordu. Beş-on yıl sonra söküleceği, üzerine bir bina konulacağı kesin gibiydi. Ben ve teyzem birlikte uğraşıp Merhum Hüsnü Bingöl’ün terkedilmiş, yıkık dökük, boş su şişeleri, sigara izmaritleri, solmuş gazete parçalarıyla çöplüğe dönmüş mezarını temizledik. Mezarın resmini çektim. Iğdır Sevdası kitabını yayımladığımda mezar resmini kitaba koymaya açıkçası utandım. Fatiha okuyup ayrıldık. 
           Çok geçmeden Hüsnü Bingöl’ün iki kızının hayatta olduğunu öğrendim. İstanbul’a gittim. Dayım merhum Fetullah Kakioğlu ve teyzem merhume Hacı Nazire Kakioğlu İstanbul’da yaşadıkları için onlardan yardım istedim. Nazire Teyzem, çocukluk yıllarında Hüsnü Bingöl’ün Şükran ve Müjgan isimli iki kızıyla arkadaşlığı vardı. Şükran Hanımla aynı yaş grubundaydı. Mahalle arkadaşıydılar. Her üçü de evlenmedikleri için olsa gerek bu dostluklarını İstanbul’da da devam ettirmişlerdi.
Bir gün teyzem beni Gayrettepe taraflarında bir eve götürdü. Hüsnü Bingöl’ün iki kızıyla röportaj yaptım. Daha ilk anda bir koşul ileri sürdüler: Kimse onların adresini bilmeyecekti. Hüsnü Bingöl’ün vefatının üzerinden 45 yıla yakın bir zaman geçmişti ama hala iki kız kardeş bir şekilde tedirgindiler ve korku içindeydiler. Bu durumu hep garipsemiş hem de Hüsnü Bingöl’ün gizemli kişiliğinin bir parçası olarak değerlendirmiştim. 
           Bir talihsizlik oldu. Mikrofon kablosu kayıt cihazına tam yerleşmediğinden bütün gün yaptığım tüm kayıtlar boşa gitti. Tekrar Ankara’dan İstanbul’a döndüm. Teyzem beni tekrar Gayrettepe’deki adrese götürdü ve tekrar her iki kız kardeşin söz kayıtlarını aldım. Bütün bunlar benim için oldukça zahmetli ve yorucu olmuştu. Eğer kitabımın tek amacı ve konusu Hüsnü Bingöl olsaydı bu zahmet anlaşılabilirdi ama görüşmem gereken yüzlerce insan vardı ve benim de fazla bir zamanım yoktu. Iğdır Sevdası kitabım 2002 Mart ayında üç cilt olarak yayımlandı. 
           Aradan zaman geçti. Temmuz 2010’da annem, kız kardeşlerim Süheyla Aksoy ve Leylagül Özalp’la birlikte Fethiye’de tatildeydim. Kumsalda uzanmış keyif çatıyordum. Bir telefon geldi. Kendisini Ankara Milli İstihbarat Teşkilatı’ndan tanıtan ve bir zamanlar Iğdır MİT’de üst düzey görev yaptığını söyleyen bir şahıs Hüsnü Bingöl konusunda benimle özel bir görüşme yapmak istediğini, Ankara’ya dönünce bunun mümkün olup olmayacağını sordu. Biraz da ürpererek kabul ettim. 
Ankara’ya döndüğümde Kuğulu Park’a yakın bir kafeteryada buluştuk. Beyefendinin yanında kendisini Pelin (veya Selin) olarak tanıtan bir de bayan vardı. Beyefendinin isteği şu oldu: Hüsnü Bingöl ile ilgili bir belgesel hazırlanacaktı. Kendisinin iş yoğunluğu nedeniyle zamanı yoktu, Pelin olarak tanıttığı bayanı bu konuda görevlendirdiğini, yardımcı olursa sevineceğini söyledi. 
         Söz konusu Iğdır olunca koşulsuz kabul ettim. Sonraki günler ve haftalar Pelin Hanım defalarca çalıştığım kurumun Cinnah Caddesindeki adresine geldi. Bir ara Iğdır’a gidip çekimler yapması gerekecekti. Kendisine kimlerle görüşmesi gerektiği konusunda bir liste verdim. Iğdır’da yaşayan kardeşim Hacı Ahmet Hun’dan, yakında Pelin Hanım diye bir misafirin geleceğini, görüşme yapacağı şahıslara götürmesini rica ettim. Sonradan öğrendim ki kardeşim zaman ayırıp yardımcı olmuştu. 
Bir zaman sonra MİT, herhalde Pelin Hanım’ın bu işin altından kalkamayacağını düşünüp Ankara’da hizmet veren bir Medya ve Reklam firmasıyla anlaştı. Bu kez şirket temsilcisi ve MİT adına bu işi üstlenen Gürsel Görgülü isimli bir şahısla defalarca buluştum. Şirketin merkezinde defalarca röportaj verdim. Bütün bunları elbette büyük bir idealist duygu ve maddi bir beklenti olmadan yaptım.
           Birkaç ay sonra MİT’in hazırlattığı Hüsnü Bingöl belgeseli “Sınırdaki Işık” adıyla Internet üzerinden resmi web sayfasında yayımlandı.  (https://www.mit.gov.tr/husnu_bingol.html). Ben de heyecanla belgeseli izlemeye koyuldum. Jenerik bölümünde babamın çıkardığı Pamukova Gazetesinden kupürler gösteriliyor, Iğdır Sevdası kitabındaki cümleler neredeyse değiştirilmeden aktarılıyordu. 
          Belgeselin ne girişinde ne de bitişinde ne şahsıma ne de Iğdır Sevdası kitabına ne bir atıf ne de bir teşekkür vardı. Bu durum şahsıma karşı yapılmış büyük bir hakaret ve üstelik bariz bir telif hakkı ihlaliydi. MİT yıllardır farkında olmadığı Merhum Hüsnü Bingöl’ü benden ve kitabımdan öğreniyor, bir ayıbını kapatıp belgesel hazırlatıyor, ancak diğer yandan çok daha büyük bir ayıp yapıp telif hakkı ihlali ve emeğe saygısızlık yapıyordu. Telefonla arayıp teşekkür etmeye bile tenezzül etmediler. Eğer başka bir ülkede olsa bunun hukuki bedeli ağır olurdu ama burası Türkiye idi.  Güçlü olan kuralı ve hukuku da belirliyordu. Merhum babamın yurt dışına çıkmasını keyfince engelleyen bir kurum yine keyfince bir davranışla bir yazarın emeğine ve çalışmasına el koymuştu.
“Telif ihlali” için bir dava açmaya önce isteklendim daha sonra Merhum Hüsnü Bingöl’ün anısını basın önünde ayaklar altına alınmasını izin vermemek amacıyla suskun kalmayı tercih ettim. İşin dikkate değer yanı, suç işleyeceklerini önceden planlamaları, şahsımla ilgili referansları prodüksiyon şirketinin işbirliğiyle bir şekilde arka plana iterek veya üzerini kapatarak, benim ileride olası hukuki bir mücadelemin önünü kesmeye yönelik gizli bir niyet taşımış olmalarıydı. Ne diyeyim, zavallı insanlar! Eğer Merhum Hüsnü Bingöl hayatta olsaydı bu haksızlığa sessiz kalmaz, basardı şamarı bu Beyefendi’nin suratına, diye düşünmüştüm. Kim bilir belki de ayaklarına zincir vurup attırırdı o ünlü kodesine!”
          Evet, aşağı yukarı böyle yazmıştım 2017 yılında! Bugün geriye dönüp baktığımda işin sonunda telif hakkı ihlali yapılacağını bilerek böyle bir belgesele katkı sunar mıydım diye düşündüğümde, söz konusu şahıs değil de ciddi bir devlet kurumu olduğundan kesinlikle hayır derdim.  
Bütün bu çabalarımın en azından iki yararlı sonucu oldu: MİT, Iğdır Sevdası kitabından aldığı resmi büyüterek MİT Iğdır binası na asar (gazeteci bir dostun ifadesine göre). Kaybolmaya yüz tutan mezarı korunmaya alınır, onarılır ve demir korkulukla etrafı kapatılır.
           
           19’NCU YÜZYILIN SONUNDA OSMANLI DEVLETİNDE İSTİHBARAT
             İstihbarat devletler ve imparatorlukların kuruluşunda hep var olmuş, şekil ve biçim değiştirerek varlığını devam ettirmiştir. Sultan Abdülhamit’e kadar istihbarat daha çok devletlerarası bir işleve sahip iken birdenbire içerik ve öz değiştirir, kendi vatandaşları üzerinde bir baskı ve kontrol mekanizması olarak kullanılmaya başlanır. Bunun ilk örneğini Yıldız Teşkilatında görüyoruz. 1965 yılında MİT’in kuruluşuna kadar geçen sürede arka arkaya kurulan tüm istihbarat örgütleri bir anlamda birbirinin devamı olmuş, edinilen tecrübe bir sonraki nesle aktarılmıştır. 
 
          YILDIZ TEŞKİLATI
          Yıldız İstihbarat Teşkilatı, 1880 yılında Sultan Abdülhamid tarafından kurulmuş ilk organize istihbarat teşkilatıdır.  Amacı, her geçen gün özellikle Balkanlarda varlığını hissettiren ve Hıristiyan ahaliden oluşan Ulus-Devlet yapılanmalarına karşı Türkçü ve İslamcı ruhu ayakta tutmak veya bir anlamda korumaya almaktı. Yıldız Teşkilatı sadece Sultan Abdülhamit’e hizmet veriyordu. Teşkilat, özellikle Ermeni komitacılara karşı istihbarat faaliyetlerinde bulunuyor, olası Ermeni isyanlarını sezinleyip yönetimi bundan haberdar ediyordu. 
          Bununla beraber yurt dışında da oldukça iyi organize olmuş, Paris, Roma, Londra gibi merkezlerde kişi ve kurumları yakından takip etmekteydi. Çok kısa sürede geniş bir coğrafyaya yayılan hafiyeler sayesinde saraya, ayda 3000'den fazla jurnal gelmekteydi. Teşkilat, 1908 yılında Abdülhamid'in tahttan indirilişine kadar faaliyetlerine devam ettirdi. Teşkilat kapatıldıktan sonra yüz binlerce istihbarat bilgisi yakılmış ama teşkilatın ruhu devam etmiş bir anlamda bu istihbarat tecrübesi Teşkilatı Mahsusa’ya devredilmiştir.
 
         TEŞKİLÂTI MAHSUSA (ÖZEL ÖRGÜT)
           Hüsnü Bingöl’ün yaşam serüvenini anlamak için 1912 yılında Osmanlı Devletinde iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Partisini ve felsefesini anlamak zorundayız. Özellikle Enver Paşa’ya bağlı olarak kurulan Teşkilatı Mahsusa yani o dönemin istihbarat örgütünü anlamadan daha sonra kurulacak olan istihbarat örgütleri değerlendirmemiz mümkün olmayacaktır. Teşkilatı Mahsusa, “Yıldız Teşkilatı” yapısından ve tecrübesinden yararlanmış, hatta orada görevli birçok eleman Teşkilatı Mahsusa’ya dahil olmuştur. 
          Müslüman olan Arap ve Arnavutların ulus-devlet istemi gittikçe baskın bir karakter kazanınca Teşkilatı Mahsusa, sadece Türkçülük ve Turan siyasi görüşleri etrafında örgütlenmiş, İslami hassasiyeti bir kenara bırakmıştır. Çeşitli kaynaklara göre Teşkilatı Mahsusa 1911’den itibaren etkinliğini hissettirmiş, 5 Ağustos 1914’e Harbiye Nezaretine (Savaş Bakanlığına) bağlı resmi bir örgüt kimliği kazanmıştır. 8 Ekim 1918'de İttihat ve Terakki hükümetinin iktidardan ayrılması ile birlikte Teşkilâtı Mahsusa da resmen tasfiye edilmiştir. Örgüt dağılmış ama ruhu ve felsefesi bu kez Kuvâ-yi Milliye (Ulusal Güçler) taraftarlarına geçmiştir. 
          TEŞKİLÂTI MAHSUSA VE KUVÂ-Yİ MİLLİYE
          Kuvâ-yi Milliye, Birinci Dünya Savaşından yenilgiyle ayrılan Osmanlı Devletine Mondros Mütarekesi (Ateşkes) ile ağır koşulların dayatıldığı dönemde ortaya çıktı. Çeşitli yörelerde Osmanlı ordusunun silahları alınıp dağıtıldığında ortaya çıkan bir milli direniş örgütüdür. Osmanlı toprağının Yunan, İngiliz, Fransız ve İtalyan birliklerince işgal edildiği bir dönemde ortaya çıkan Kuvâ-yi Milliye Kurtuluş Savaşı'nın ilk savunma örgütü ve hamlesidir.
I. Dünya Savaşı'ndan sonra Anadolu'da oluşturulan Kuvâ-yi Milliye ve Müdafaa-i Hukuk gruplarının önde gelen liderlerinin hemen hepsi Teşkilât-ı Mahsusa üyesidir. Teşkilât-ı Mahsusa'nın Trablusgarp'ta İtalyanlara, Batı Trakya'da Bulgar ve Yunanlara, Mısır ve Irak'ta İngilizlere karşı direniş örgütleme çalışmaları büyük ölçüde belgelenmiştir. Buna karşılık 1915 Ermeni Tehcirinde Teşkilât-ı Mahsusa'nın oynadığı rol, sık sık dile getirildiği hâlde bu iddia henüz tam anlamıyla ortaya konabilmiş değildir.
           Teşkilât-ı Mahsusa’ya ait arşivler elde değildir. 1918'de İttihat ve Terakki liderleri yurt dışına çıkmadan önce bütün dokümanları imha ettiği ileri sürülür.  
Teşkilât-ı Mahsusa Birinci Dünya Savaşı’nda sabotaj eylemlerinde bulunur. Örgüt liderlerinden Sülayman Askeri, Kürt ve Arap aşiretlerinden derlenmiş bir çeteyle İngilizlere karşı vur-kaç saldırıları düzenler, Abadan'daki petrol tesislerini yakar. Buna tepki olarak harekete geçen İngilizler, 12-14 Nisan 1915'te Türk ordusunu Şuaybe'de ağır bir yenilgiye uğratır. Süleyman Askeri, yenilgi üzerine tabancasıyla intihar eder.
          Teşkilat-ı Mahsusa’da görev yapan önemli devlet adamlarından bazıları şöyledir: Enver Paşa, Binbaşı Süleyman Askeri, Yakub Cemil, Mithat Şükrü Bleda, Ohrili Eyüb Sabri, Fuat Balkan, Ali Fethi Okyar, "Kel Ali" lakaplı Ali Çetinkaya, Çerkes Reşit Bey, Nuri Conker, Rauf Orbay. Teşkilatın en güçlü olduğu zaman üye sayısının 30 bine yakın olduğu öne sürülür.
         KARAKOL CEMİYETİ
         İttihat ve Terakki Başkanı Enver Paşa’nın yenilgiden sonra yurt dışına kaçmasıyla Teşkilat-ı Mahsusa da bir anlamda görevini tamamlar. Bu kez Karakol Cemiyeti kurulur. Mütareke yani Ateşkes döneminde Osmanlı istihbarat örgütü olarak görev yapar.
İstanbul'un işgalinden sonra ortaya çıkan milli uyanış duygusuyla çeşitli direniş örgütleri kurulmuştur. Karakol Cemiyetidir bunlardan sadece birisidir. Talat Paşa’nın direktifi ile Kara Kemal ve Kara Vasıf tarafından kurulan ve yönetilen cemiyet, Milli Mücadele'ye yardım etmek için, Anadolu'ya silah ve asker kaçırır. Karakol adı da bu iki kurucu idari üyenin isminden (KARA) gelmektedir. Bu örgüt ve diğer örgütlerin birleşmesi ile daha sonra MAH kurulacaktır.
        Karakol Cemiyeti, İngiliz Muhipleri (Sevenleri) Cemiyeti gibi kuruluşların planlarını ve faaliyetlerini Mustafa Kemal Paşa'ya aktarır. Ancak Karakol Cemiyeti, Bolşevikler ile gizli ilişkiye girer, Milli Mücadele'yi sahiplenme çalışmalarında bulunur. 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından işgali sırasında liderlerinin tutuklanmaları ile büyük bir darbe yer, Erzurum ve Sivas Kongre kararlarını uygulamak için seçilen Heyet-i Temsiliye’nin (Temsilciler Heyeti) emri ile Karakol’un faaliyetlerine son verilir.
         
          HAMZA GRUBU
         Karakol Cemiyetinin tasfiyesinden sonra çeşitli istihbarat grupları faaliyete geçti. Bunlardan birisi de HAMZA grubu idi. 23 Eylül 1920 tarihinde faaliyete geçti ve 21 Ağustos 1921 tarihinde ismini FELAH GRUBU olarak değiştirdi. Kurtuluş Savaşının sonuna kadar aktivitelerine devam etti.
 
         MİLLİ EMNİYET HİZMETİ  (MEH) RİYASETİ 
         Milli Emniyet Hizmeti Riyaseti (Başkanlığı) 19 Aralık 1926 tarihli Bakanlar Kurulu toplantısında alınan kararla kurulur.  1926-1965 yılları arasında hizmet verir. Unutulmaması gereken önemli nokta Milli Emniyet Hizmeti’nin, Mustafa Kemal Atatürk'ün emriyle Karakol Cemiyeti ve Teşkilât-ı Mahsusa’nın tasfiyesini takip eden günlerde kurulmuş olmasıdır. MEH’in ilk reisi aslen Bosna, Trebniyeli olan Albay Şükrü Âli Ögel'di. Hükümet, okunuşunun kolay olması ve isminin kolayca deşifre olmaması amacıyla teşkilatı kısaca MAH olarak adlandırmıştır. (Ben de MEH yerine MAH ifadesini kullanacağım.)  
          MAH kurulmadan önce ordu içerisinde istihbarat grubu oluşturulmuş, ülkenin istihbarat ihtiyacı bu yolla giderilmeye çalışılmıştır. Ancak çok geçmeden ne eleman gücü ne de maddi imkânlar bu istihbarat çalışmasını devam ettirmeye yeterli olmamıştır. Bunun üzerine Mustafa Kemal’in doğrudan direktifiyle MAH kurularak bu eksiklik telafi edilmeye çalışılır.  Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı yıllarında istihbaratını yürüten Polonya asıllı Alman Albay Oberst Walter Nikolai Türkiye’ye davet edildi. Bu şekilde MAH faaliyete geçti.
MAH’ın ilk kurucuları asker kökenlidir.  Ordu istihbaratında görevli olan Hüsnü Bingöl de MAH’a katılmaya davet edildiğinde Süvari Binbaşı rütbesine sahipti.
1926 yılında kurulan MAH’ın önünde ciddi hedefler vardır:
• Mustafa Kemal’in devrimlerine karşı içte yükselen muhalefet dış istihbarat birimlerince desteklenmekte, ülkede iç huzursuzluk yaratılmaktadır.
• O yıllar dünyanın en güçlü istihbarat ağına sahip olan Alman ve İngiliz casusları Türkiye’de cirit atmakta ama onları takip edecek milli bir istihbarat gücü yoktur 
• İzmir Suikastının da gösterdiği gibi ülke içinde gizli cemiyetler oluşmakta, vatan için tehlikeli kararlar alınmaktadır.
• İttihat ve Terakki’nin elemanlarının hızlı bir şekilde tasfiye edilmesi gerekmektedir
• Teşkilat-ı Mahsusa ve Karakol’un uyguladığı yöntemler çağın gereklerine ihtiyaç vermediğinden yeni kurulacak istihbarat örgütünün modern usullere uygun olarak yapılanması gerekmektedir.
         
           1 Kasım 1928 tarihinde Harf Devrimi olur, Arap harfleri yerine Latince karakterler kabul edilir ama MAH, 1950’li yıllara kadar yazışmalarında Osmanlıca kullanmaya devam eder. İşin ilginç yanı MAH kelimesinin açılımı bir bulmaca olarak kalır, kimilerine göre Milli Asayiş Hizmeti kimilerine göre de Milli Amale Hizmeti anlamındadır. Gerçekte bu ikisiyle de bir ilgisi yoktur. MAH, İçişlerine Bakanlığına bağlı bir kuruluş olarak faaliyetlerine devam etti. 
 
       DEĞERLİ OKUYUCU! BİR SONRAKİ YAZIMDA HÜSNÜ BİNGÖL’ÜN DEDELERİNİN BAĞLI BULUNDUĞU AZERBAYCAN’IN KAZAX BÖLGESİNDE YAŞAYAN ŞIXLINSKİLERİ VE GULİCEVHAR AĞA’NIN OĞLU EYÜP PAŞA’YI TANITACAĞIM.

Yorum Yaz!

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
* İşareti olan alanlar gereklidir.