Mücahit Özden HUN SİYAH, BEYAZ VE GRİ: HÜSNÜ BİNGÖL (2)
Tarih : 2019-06-17
Tüm Yazılar

Mücahit Özden HUN



       SİYAH, BEYAZ VE GRİ: HÜSNÜ BİNGÖL (2)
       Yaşadığı döneme damgasını vurmuş, önemli görevler üstlenmiş Hüsnü Bingöl gibi önemli bir şahsiyetin içinde taşıdığı idealizmi ve ruh halini anlamak için aile kökenine ve nereden geldiğine göz atmakta yarar vardır. Bir insanın kişilik özelliklerini hiç şüphesiz büyük ölçüde kendi aile tarihi ve dedelerinin yaşadığı topraklar belirler. Bu nedenle bu yazımda kısaca da olsa iki kuşak geriye giderek Hüsnü Bingöl’ün babası Abdülkerim Bey’in ve bu ailenin gözbebeği Ali Ağa Şıxlınski’nin hayatına göz atacağız. 
        Ayrıca Çarlık Rusya’sında yaşayan Azeri, Karapapak, Kürt ve diğer Müslüman ahalinin Osmanlı-Rus savaşı baş gösterdiğinde Osmanlı Devletine karşı savaşmamak için bir fırsatını bulup Osmanlıya iltica ettiklerine örnek olarak hem Abdülkerim Bey hem de çağdaşı Gulicevhar Ağa’nın oğlu Kürt kökenli Eyüp Paşa vakalarına da yer vermek istiyorum. Bu iki örnek Kafkasya Müslümanlarının inanç anlamında içinde bulundukları çıkmazı ve ruh halinin bir yansıması anlamında önem taşımaktadır. 
          ABDÜLKERİM BEY
           Hüsnü Bingöl’ün babası Abdülkerim Bey Azerbaycan’ın Qazax (Kazah) bölgesinde Şıxlı  (Şıhlı) köyünde dünyaya geldi.  Kazah bölgesi Ermenistan ve Gürcistan’a komşudur. Azerbaycan’ın Kuzey-Batı ucunda yer alır. Gülistan Anlaşmasından (1813) sonra bölge Rusların eline geçer. Burada oturanlar güçlü kuvvetli, iri yapılıdırlar. Bir yazar şöyle not düşer:
           “Onların gözlerine baktığınız zaman Orta-Asya kökenli olduklarını anlamak mümkündür.” 
Astragan yani siyah koyun yününden yapılma bir papak giymeyi gelenek haline getirdiklerinden bu halk “Karapapak” olarak bilinir olmuş. Sünni mezhebine bağlıdırlar. Kazah bölgesinde Azerbaycan’ın iki önemli şahsiyeti doğmuştur: Azerbaycan’ın ulusal şairi Samed Vurgun ve “Topçuluğun Allah’ı” olarak ün kazanan General Ali Ağa Şıxlınski. 
        Samed Vurgun’un iki ünlü şiirini yâd ederek yazımıza devam edelim:
 
       AZERBAYCAN
El bilir ki, sen menimsen,
Yurdum, yuvam, meskenimsen,
Anam doğma vetenimsen
Ayrılar mı könül candan?
Azerbaycan, Azerbaycan
 
ANA
Pek çocukken yere gömdüler seni
Hayata kanatsız attılar beni
Bak nasıl bozuldu ömrüm düzeni
Sensiz hayat bana zindandır ana
Hüsnü Bingöl’ü anlamak için bağlı olduğu ailenin en önemli ismi Ali Ağa Şıxlınski’yi tanımakta yarar vardır.
 
         ALİ AĞA ŞIXLINSKİ
        (Kaynak:  Əliağa Şıxlınski. "Xatirələrim". Bakı. 1984 / Türkiye Türkçesine çevirdim. Mücahit)
Ali Ağa Şıxlınski 3 Mart 1865 Kazahklı nahiyesinde dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini için Tiflis’e gider, iki yıllık okulu yedi ayda tamamlar. St.Petersburg’da Askeri Okulun Topçuluk bölümüne kayıt olur. 1886 yılında okulu birincilikle bitirir. Uzak Doğu savaşlarında görev alır. Topçuluk konusunda gösterdiği üstün yetenek nedeniyle, “Topçuluğun Allah’ı” unvanıyla bilinir olur. Topların gözle görünmeyen hedefleri vurması konusunda geliştirdiği teknikle ün kazanır. İlk Azerice-Rusça savaş sözlüğünü hazırlar. Azerbaycan dilinde karşılığı olmayan Rusça kelimeler için yeni terminolojiler yaratır, sonraki yıllar bunlar günlük kullanıma girer.
 
          HASAN ALKAZAK
         Ali Ağa Şıxlınski ayrıca at kullanmaktaki maharetiyle de dikkati çeker. Aslında at kullanmaktaki bu ustalık bu aileye özgü doğuştan bir yetenektir. Ali Ağa Şıxlınski’nin akrabası olan ve daha sonraları Iğdır’da Baharlı Mahallesine yerleşen Hasan (Alkazak) Ağa’yla ilgili şu anekdot anlatılır (Gürbüz Alkazak):
“Yabani bir atı meydana bıraktılar. Gençler, atı yakalayabilmek için türlü hünerlerini sergilerken Hasan Ağa, aralarından sıyrılarak yanından ürkmüş bir vaziyette geçen atın üzerine adeta uçarak biner. Güçlü bacaklarını bir mengene gibi atın kaburgalarına bastırır, uzun yelelerini de çelik gibi parmaklarının arasına alır, atı kontrol etmek için çaba gösterir.  Vahşi at da Hasan’ı sırtından atmak için elinden geleni yapmaktadır.
         Olup biteni uzaktan merakla izleyen Nuri Paşa kamçısını iki eli ile adeta koparmak istercesine çekiştirirken yanındakilere emreder:
         “At delikanlıyı parçalayacak. Yardım edin!”
       Ancak Nuri Paşa’nın emri kalabalığın uğultusu arasında kaybolup gider. Hasan atın tüm hareketlerini önceden tahmin ediyor,  tedbirini alıyordu. Hasan’ın inadı en sonunda vahşi atın inadını yener, at da efendisinin gücünü kabullenip sakinleşir. Hasan, protokolün önüne gelerek kalpağını çıkarır, saygıyla selamlar. Nuri Paşa çelik görünümlü çam yarması genci ayakta alkışlarken yanındakilere sorar.
-Kim bu delikanlı?
İbrahim Ağa Vekilov:
“O delikanlı Müsavat partisinin yılmaz savunucularından meşhur Şıxlınski ailesinden Ali Ağa’nın yeğenidir.”
Nuri Paşa, Ali Ağayı tebrik eder:
“Böyle bir yiğit, ancak böyle bir aileden çıkar.”
         BEN TÜRK’ÜM
         Ali Ağa Şıxlınski hatıralarında şöyle yazar: “Asla alkol kullanmadım, asla kumar oynamadım.” 
Ve şöyle devam eder:
        "Bizim bölüğe üst yönetimden teftiş için subaylar gelmişti. Her şeyi dikkatli bir şekilde gözden geçirdiler, hata bulamadıkları için memnun kaldılar. Daha sonra teftiş için gelen subayla aynı faytona bindim. Subay birden gülümsedi:
          “Biliyor musunuz, St.Petersburg’da sizin hakkınızda Tatar (Azeri) olduğunuz söyleniyor. Anlaşılan insanlar yalan bilgileri yaymakta ustalar. Ben kendi gözlerimle gördüm ve emin oldum ki siz eğitimli ve medeni bir insansınız. O yarı vahşi Türklerle bir ilginiz yok. Anlaşılan soyadınız da Polonya kökenlidir.”
Ben de gülümseyerek cevapladım:
          “St.Petersburg’dakilerin söyledikleri doğrudur. Ben Türk’üm. Gördüğünüz gibi vahşi de değilim. Soyadım da doğduğum bölge yani Şıxlı ile ilgilidir. Lehçe lisanıyla bir ilgisi yoktur.”
           Subay utanıp kızarır, yol boyunca tek söz etmez.
Ali Ağa Şıxlınski devam eder: 
          “Ağdalak Mehemmed Ağa’nın iki oğlu vardır: Büyük oğlu Şıxı çok akıllıdır. Küçük oğlu Elikazak çok yiğittir. Ben Elikazak’ın neslindendim. Şıxı’nın çocukları Kür nehrinin yukarısında Tiblis yakınlarını kendilerine mesken edindiler. 1828 Türkmençayı anlaşmasından sonra her iki kol birleşerek Şıxlınski ailesi olarak bölgede isim yaptılar. Annem Şahyemen Hanım, Azerbaycan’ın XVII yüzyıl ünlü şairi Molla Veli Vidadi’nin torunudur.”
 
            ALTIN KILIÇ MADALYASI
            1904 Rus-Japon savaşı patlak verdiğinde Ali Ağa Şıxlınski Rus ordusunda askerdir.  Savaş bütün gücüyle devam eder. Japonlar bir ara üstünlüğü ele geçirir. 29 Nisan günü Rusların topçu bataryasında sadece iki top kullanılabilir haldedir. Ali Ağa Şıxlınski izlediği strateji ve uyguladığı taktikle Japonların 18 topuna meydan okur ve zafer kazanır.  Yarbay rütbesi ve qızıl qılınc (altın kılıç) ile ödüllendirilir.
 
         ALİ AĞA ŞIXLINSKİ’NİN SON VASİYETİ
•Eğer yatalak olsam, hastaneye götürün
•Eğer hastanede ölürsem, naaşımı eve götürmeyin, hastaneden kabristanlığa götürün
•Gazeteye ölüm ilanı vermeyin
•Defin için yapılan harcamanın az olmasına dikkat edin. Cesedimi, üstüne beyaz kilim örtülmüş bir tabuta koyun
•Hiçbir bağışta bulunmayın
•Eşim Nigar Hanımın yanına gömün. Mezar taşımın üzerine sadece Ali Ağa Şıxlınski yazın. Hiçbir tarih yazmayın. Bakü 13.3.1942
Azerbaycan tarihinin en önemli şahsiyetlerinden Ali Ağa Şıxlınski’yi rahmetle anarak yazımıza devam edelim.
Kazah (Qazax) bölgesinden şair Dilsuz Bineva aşağıdaki dörtlüde onu anlatır:
Eliağa Şıxlinski topun atası
Her yerde söylenir onun sedası
Azeri yurdunun yiğit balası
Yükseldir adını, a Qazax eli!
       Ali Ağa Şıxlınski şiir yazmasını sever. Eşi Nigar için kaleme aldığı MENİM isimli şiirinden bir dörtlüyü aktarmak isterim:
MENİM
Menim baharda bülbülüm
Menim qızılca sünbülüm
Gülşenlerde zarif gülüm
Bağlarda barımsan menim     (Bar: Meyve)
        KISA NAMLULU TOP
        Ali Ağa Şıxlınski kendi yöntemiyle geliştirdiği kısa namlulu topuyla ünlüdür. 1913 yaz ayında Fransız General Joffre bir heyetle Rusya’ya gelir. Tek amacı bu topun etki gücünü görmektir. Ali Ağa Şıxlınski Fransız meslektaşlarını atış sahasına götürür. Hedefler belirlenir. Her atışta hedef vurulur. Fransızlar şaşkındır. Ülkelerine dönünce onlar da kısa namlulu top yapmaya karar verirler. Fransızlar kısa sürede kendi toplarını üretirler. Fransız Cumhurbaşkanı bu gelişmelerden son derece memnundur. Fransız Cumhurbaşkanı Raymond Poincare ertesi yıl Rusya’yı ziyaret eder ve kendi eliyle Ali Ağa Şıxlınski’ye Legion d’honneur ödülünü takar. 
          VATANIMI TERKETMEM
          1920 yılının Nisan ayında Bolşevik ordusu Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetine karşı saldırıya geçer. Komünistlerin Bakü’yü ele geçirmesi gün meselesidir. Böyle bir günde Müsavat Hükümetinin İçişleri Bakanı, General Ali Ağa Şıxlınski’ye sorar:
“Cenab hazretleri, kaçmayı planlıyor musunuz?”
“Öz vatanımdan niye kaçayım ki?”
“Sizi öldürürler”
General duruşunu bozmadan cevap verir:
“Eğer gelenler akıllı insan olsalar beni öldürmezler, çünkü benim onlara faydam olur. Eğer aptal iseler, bu durumda hiçbir yerde canımı kurtaramam. Bu yüzden vatanımın bana ihtiyacı olduğu böyle bir zamanda vatanımı terk edemem.”
 
          ON MANATA İHTİYACIM YOK!
          Ali Ağa Şıxlınski askeri öğrencilik yıllarında arkadaşlarıyla birlikte parka gider. Yumruk gücünü ölçen cihazın önünde dururlar. Arkadaşları önce Ali Ağa Şıxlınski’yi yumruk atmaya davet ederler. İstekli olmaz. Arkadaşları sırayla güçlerini denerler. Terazi beş sayısını gösterdiğinde beş manat kazanılmaktadır. Herkes gücünü dener ama bu sayıya ulaşamaz.  Bu sefer dönüp Ali Ağa Şıxlınski’ye baskı yaparlar. O da mecbur kalır, yumruğunun gücünü dener. Öylesine sert vurur ki cihaz yere devrilir. Cihazın sahibi şaşkındır. 
“Ben böyle bir güç görmedim! On manat kazandınız.” 
Ali Ağa Şıxlınski sakin bir sesle cevaplar:
“Ben on manat kazanmak için yumruk atmadım. İstedim ki bilesiniz ki bazen cihazı yerinden söken insan gücü de var.”
          ABDÜLKERİM BEY OSMANLIYA FİRAR EDER
         Abdülkerim Bey, General Ali Şıxlınski’nin akrabasıdır. Aynı köyün insanlarıdırlar. Kanlarında cesaret ve askeri bir disiplin vardır. Bu özellik daha sonra Hüsnü Bingöl’e geçecektir.
         Şıxlınski ailesi askeri okulları tercih eder. Abdülkerim Bey, Rusya’da Jandarma Yüzbaşısı olur. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı yaklaşınca içini bir huzursuzluk alır. Müslüman Osmanlı’ya karşı kılıç sallamak içinden geçmez. Kardeşiyle beraber Osmanlı’ya iltica eder. Ağrı’ya bağlı Poxan köyüne yerleşir. Hüsnü Bingöl’ün kızı Şükran Bingöl o günleri şöyle anlatır: 
         “Çarlık ordusunda Jandarma Yüzbaşısı Abdülkerim dedemin üç erkek kardeşi varmış. Hizmetinden ve gösterdiği yararlılıklardan dolayı kendisine bir liyakat madalyası bile takdim edilir. Ancak bilemediğim nedenlerden dolayı bir gün, dedem yanında Mülkiye mezunu kardeşi Şamil Bey olmak üzere, Osmanlı Devleti’nden siyasi sığınma isteminde bulunurlar. Böylece, iki kardeş Ağrı’nın Poxan köyüne gidip yerleşirler.”
          Poxan köyünün bugünkü adı Sarıdoğan’dır.  Ağrı merkeze 15 km uzaklıktadır. Bugün bu köyde Karapapaklar ve Redkan aşiretinden Kürtler birlikte oturmaktadırlar. 
          27 Nisan 1877 tarihinde Kafkas Rus ordusu, Akkilise - Gümrü ve Iğdır yönünden taarruza geçer. Doğubayazıt’a girer. Kısa sürede Ağrı içlerine doğru ilerlerler. Abdülkerim Bey iltica ettiği Osmanlı ordusunda da Subay olarak görevini devam ettirmektedir. Ruslar Tutak’a doğru ilerleyince Abdülkerim Bey görev yaptığı şehrin zarar görmesini istemez. Çarlık Rusya’sı zamanından kalma subay elbisesini giyer, ilçenin girişinde Rus askerlerini bu vaziyette karşılar. Şükran Bingöl anlatır:
“1877-78 Osmanlı-Rus savaşında Abdülkerim dedem, Ağrı’nın Tutak ilçesinde görevliymiş. Hızla ilerleyen Rus birlikleri ele geçirdikleri köy ve kasabaları yakıp yıkıyorlarmış. Sıra Tutak’a gelince, dedem, Çarlık Ordusunun kendisine takdim ettiği liyakat madalyasını yakasına takıp sokağa çıkar. Ninem, “Dışarı çıkma! Seni de öldürürler!” diye yalvarınca, dedem yakasındaki madalyayı gösterir:
“Bu varken korkma!” 
Tutak’a giren Rus askerleri, başta komutanları, yol kenarında dimdik duran dedemi pür dikkat selâmlayıp geçerler. Bu şekilde Tutak yakılıp yıkılmaktan kurtulur.” 
           KÜRT KÖKENLİ EYÜP PAŞA
           Rus Jandarma komutanı olan Hüsnü Bingöl’ün babası 1877 savaşında Osmanlıya iltica eder. Buna benzer bir olay da Rusların himayesinde yaşayan Kürtler arasında olur. Dönemin önemli bir özelliğini yansıtması anlamında şimdi de kısaca Eyüp Paşa’dan bahsetmek istiyorum.
Eyüp Paşa (1843-1923), Rus ordusunda General olan Kürt kökenli Gulicevher (Cafer) Ağa’nın oğludur. Kendisi de General rütbesine sahiptir. Gulicevhar Ağa 1877 yılında vefat eder. Eyüp Paşa, babasının görevini üstlenir. 1877 yılında Rus ordusu 75000 askerle Osmanlı sınırına asker yığar. O yıllar Iğdır, Rus yönetimindedir ama Ardahan ve Kars Osmanlı Devleti sınırları içindedir. Savaş hazırlıkları yapılırken Eyüp Paşa Kafkasya Kürtlerinden oluşan bir süvari birliği oluşturur, Rusların safında savaş pozisyonu alır. 
           Osmanlı ordusu ise Ahmed Muhtar Paşa komutasında 80000 askerden oluşmaktadır. Eyüp Paşa, Müslüman Osmanlıya karşı savaşmaya istekli değildir. At kullanma ustalığını bildiği Gêloî aşiretinden Mıhê Kazak’a bir mektup verir, Ahmed Muhtar Paşa’ya iletmesini ister. Mıhê Kazak, Kars’a varır, Ahmed Muhtar Paşa’nın huzuruna çıkar, Eyüp Paşa’nın mektubunu takdim eder. Eyüp Paşa mektubunda Rus ordusunun savaş planını ifşa eder. 
Ruslar hücuma geçtiğinde büyük kayıplar verir. Şüpheler savaşta geri planda durmayı tercih eden Eyüp Paşa’nın üzerindedir. Eyüp Paşa bir fırsatını bulur, Rusya’daki makamını ve gayrimenkullerini bir kenara bırakarak yanındaki savaşçılarla ve 600 hane halkıyla Osmanlıya sığınır. Osmanlı kendisine kucak açar, Ağrı’ya bağlı Küpkıran köyünü yerleşim yeri olarak verir. 1500 kuruş kadar maaş bağlar. Ne yazık ki Eyüp Paşa’nın bu çabası Osmanlının savaştan yenilgiyle çıkmasına engel olamaz. Berlin Antlaşmasıyla Kars, Ardahan, Artvin ve Batum Rusya’ya bırakılır. 
         Eyüp Paşa ile oğlu Resul Ağa, kurulan Hamidiye Alayının başına geçerler. O yıllar Ağrı bölgesinde kurulan üç Hamidiye Alayından ikisi Kürtlerden üçüncüsü de Karapapaklardan oluşmaktadır. 
 
            KARAPAPAK EŞREF BAŞARAN
         Karapapak halkından bahsetmişken Mecit Hun’un anılarında kaleme aldığı ünlü anekdotu hatırlamamak mümkün değil.
Mecit Hun şöyle yazar:
        “Iğdır’ın renkli simalarından birisi de Eşref Başaran’dır. Terekeme (Karapapak) asıllı olup akrabalarıyla birlikte Kafkasya’dan muhacir olarak gelmiş, Karaköse’nin Mengeser, Yoncalı köyleri ile Iğdır Baharlı Mahallesi ve Aralık ilçesine bağlı Pirço (Saraçlı ) köyüne yerleşirler. 
Tahsilsiz olmasına karşın zeki, girişken, sempatik bir yapıya sahipti. Iğdır’da değişik görevler üstlenir, sürekli olarak gündemde kalmayı başarır. Mahalle muhtarlığı ile başlayan siyaset hayatı belediye meclisi ve encümen üyelikleri, Pamuk Tarım Satış Kooperatifleri yönetim kurulu üyeliği ve başkanlığı, siyasi parti idare heyeti üyelikleri gibi görevlerle devam eder. Her kesimden insanlarla ilişki kurar, yeni dostlar edinir. Yaşantısı enteresan ve gülünç olaylarla doludur.
Karapapak oluşuyla övünen Eşref Başaran bedelli askerlik (paralı ) hizmetini Iğdır’daki Piyade Alayına bağlı “bedelliler” bölüğünde yaptığı sıralarda bölüğe yeni bir kumandan gelir. Etrafı tanıma amacıyla bölüğü toplar, tek sıra yapar. Azeri kökenlilerin 5, Kürt kökenlilerin 3 adım ileri çıkmasını emreder. Geride tek bir kişi kalmıştır. Bu da Eşref Başaran’dır. Komutan sorar:
“Sen nesin?” 
          Eşref Bey heyecanlanır. ‘Karapapak’ diyeceğine ‘Alapapağım’ der. Komutan suratına tokadı yapıştırır. 
“Ala-bula istemem, bir renk olacaksın ...”
         Bu olayı bize anlatan Eşref Bey o tarihten sonra Karapapak yerine TEREKEME sözünü kullanır olmuştu.”
          KARS ESKİ SENATÖRÜ MUZAFFER ŞAMİLOĞLU’NUN ANLATIMI
          Değerli okuyucular! Hüsnü Bingöl’ün aile kökeni Kafkas Kartalı Şeyh Şamil’e kadar uzanır. Ne yazık ki Şeyh Şamil’in etnik kökeni hakkında yanlış bilgiler çok fazla. Bu konuda en ciddi araştırmayı yapmış olan kendisi de Karapapak kökenli Merhum Kars Eski Senatörü Muzaffer Şamiloğlu’nun söylediklerini aktarmak istiyorum:
         “Uçağımız Medine’ye indiğinde beni havaalanında sonradan isminin Said Şamil olduğunu öğrendiğim Arap kıyafetli birisi karşıladı. Hasretle sarıldı. Gözleri yaşardı,  duygulu bir halde yanaklarımdan öptü. 
“Şamiloğlu hoş geldiniz!” 
 “Beyefendi ben zatı âlinizi tanıyamadım! Nereden tanışıyoruz?”  
Said Şamil, espriyi elden bırakmadan konuşmasına devam etti:
“Boyunuz kâfi geldi!”
Uzun boyum, kıvır kıvır saçlarım ve üzerimdeki lâcivert renkte takım elbisemle hey hey günlerimi yaşıyordum.
Said Şamil devam etti:
“Ben Şeyh Şamil’in torunuyum. Kâmil Paşa’nın oğluyum.” 
Said Şamil 1918 yılında Kars’a gelir. O günleri şöyle anlattı:
         ‘1918 yılında Garbi Cenubi Kafkas Cumhuriyeti kurulduğunda 19-20 yaşlarında bir genç olarak mücadelede yerimi aldım. Dışişleri Bakanı Fahrettin Erdoğan, Meclis Başkanı Dr. Esad Oktay ve deden Şamil Şamiloğlu’yla tanışma fırsatı buldum.’
Bir gün beni yanına alıp Medine’deki İslam Arif Hikmet Kütüphanesine götürdü. Oradaki bir deftere şeceremi not etmemi istedi. 
“Hatıra olarak kalsın!”
        Birkaç gün amca-yeğen gibi samimi duygularla beraber olup sohbet ettik.
Bir konuşmamızda Said Şamil, Türkiye’yi niçin terk ettiğini şöyle anlattı: 
        ‘1946 yılında kurulan Demokrat Parti’nin (DP) kurucular kurulunda görev aldım. DP Genel Sekreteri Osman Bölükbaşı, ‘Seni mutlaka milletvekili olarak meclise sokacağız” diye söz verdi. Fakat politika oyunları nedeniyle seçilemedim. Ben de onlara darılıp Suudi Arabistan’a geldim” 
Said Şamil, kültürlü ve Fransızca gibi batı dillerini iyi bilen birisiydi.
Nihayet veda günü geldiğinde, Said Şamil beni bir köşeye çekti:
      “Muzaffer Efendi, tembellik ettim dedem Şeyh Şamil hakkında kitap yazamadım. Piyasada çıkan kitapların hepsi yanlış bilgilerle dolu! Senden ricam bu görevi üstüne al!” 
         Ben de samimi bir duyguyla “Olur!” dedim.
        O günden sonra Şeyh Şamil’le ilgili tüm kitapları toplamaya başladım.  Türkiye’de bu konuda yayımlanmış yedi kitabın hepsi de eksik ve yanlış bilgilerle doluydu. Çoğu yazar oturduğu yerde, hayal gücüne ve kalem kuvvetine güvenerek Şeyh Şamil hakkında kitap yazmıştı.
30 yıl boyunca Şeyh Şamil’le ilgili tüm kaynaklara ve bilgilere ulaşmak için ciddi bir uğraşı verdim. Dağıstan, Gürcistan, Moskova, Leningrad ve daha birçok yerlere gidip araştırmalarımı devam ettirdim. Şeyh Şamil’in yaşadığı her mekâna gidip resim çekmeyi kendime görev bildim. Ancak bazen karşıma istenmeyen engeller de çıkmıyordu değil.
        Şeyh Şamil, 1859-69 yılları arasında Ruslara esir olarak yaşadı. Bunun dokuz yılını Moskova’nın Kaluga banliyösünde geçirdi. Tüm ısrarlarıma rağmen beni Şeyh Şamil’in dokuz yıl boyunca kaldığı eve yaklaştırmadılar.
         Şeyh Şamil çok hastalanınca Çar Aleksandr II, kendisini Kiev’deki çiftlik evinde iki yıl misafir eder. Osmanlı Sultanı Abdülaziz’in ricası üzerine
Şeyh Şamil, Hac ziyareti için 1869 yılında Türkiye ve Mısır üzerinden Suudi  Arabistan’a gitti. Şeyh Şamil, Hacı olduktan sonra iki yıl daha yaşadı. 1871 yılında prostat kanserinden vefat etti. Mezarı Cenneti Baki mezarlığındadır.
         Şeyh Şamil konusunda yaptığım araştırmanın eksik kalan ikinci kısmı, Gürcistan’ın Andi dağlarındaki Ezan gölünü ziyaret isteğimin yerine gelmemesidir. Şeyh Şamil, yenilginin kaçınılmaz olduğunu anlayınca, tüm hazineyi iki savaşçısına emanet edip Ezan gölüne gömdürtmüştü. Ne yapıp edip bu gölün resmini çekmek istiyordum.
           Bir akşam Gürcistan Başbakanıyla masada beraber olmuştuk. Kendisine bu isteğimi iletince, “Biz çok aradık bulamadık!” dedi. Bu sözle neyi ima ettiğini anlamıştım. Nazikçe cevapladım:
         “Ben hazine avcılığı için oraya gitmek istemiyorum. Sadece gölün bir resmini çekmek istiyorum.” 
Başbakan, sürekli bir şekilde “Elbette götürürüz!” diyerek beni oyaladı ve hiçbir zaman o göle yakın gitmemi istemedi.
Şeyh Şamil’in annesi Kumuk, babası da Avar Türklerindendir. Kumuklar ve Karapapaklar arasındaki fark şudur: Tarım ve ziraatla uğraşanlara Kumuk, hayvancılıkla uğraşanlara Karapapak denir. Esas ismi “İmam Şamil”dir. Bazı yazarların uydurmasıyla “Şeyh Şamil” ismi halk arasında yaygın olarak bilinir oldu. Sofi dedemin zürriyetinden Karapapak aileleri, 1834-1859 yılları arasında İmam Şamil’e bağlı olarak Ruslara karşı savaşmışlardı.”
 
          HÜSNÜ BİNGÖL’ÜN ŞEYH ŞAMİL’LE UZAKTAN AKRABALIĞI
         Şeyh Şamil’in anne tarafından Karapapak (Kumuk) olduğu kesindir. Şükran Bingöl anlatır:
“Şamil dedemin torunu Maksut amcanın hazırladığı şecere esas alınırsa, Abdülkerim dedemin büyük babası, Şeyh Şamil’le kardeşlermiş. Birlikte
Dağıstan’da Ruslara karşı savaşmışlar. Şeyh Şamil’le geçen direniş yıllarıyla ilgili birçok kahramanlık menkıbeleri anlatılırdı. Aklımda kalanlardan biri şöyle idi:
Rusların saldırısından kaçan, aralarında dedemin de olduğu bir grup Karapapak savaşçısı sürekli yer değiştiriyorlarmış. Öyle bir an gelmiş ki dağlık bir alanda kötü bir şekilde kıstırılmışlar. Birliğin, Rusların elindeki geçitten ne yapıp edip geçmesi gerekiyormuş. Dedem, öne çıkıp, “Ben Rusları meşgul ederken siz geçitten geçin!” demiş. Gizliden geçide yaklaşmış, bir kayalığın üzerine çıkıp oradan, atı üzerinde gezinen yüksek rütbeli Rus subayın üzerine çullanmış. Ortalık karışınca, Karapapaklı savaşçılar, geçitten sağ salim geçmeyi başarmışlar. Fedakâr dedem de yara-bere almadan Rus askerlerin arasından sıvışıp, kendisini merakla bekleyen kafileye ulaşmış.”
           HÜSNÜ BİNGÖL VE AİLESİ
          Abdülkerim Bey ikinci evliliğini Cevahir Hanımla yapar. Cevahir Hanım Doğubayazıt’a bağlı Karaşeyh köyündendir. Kürt kökenlidir. Iğdır’da Şeyh Übeyt (Şeyh Hasan Barbaros) ailesiyle akrabalığı vardır. Bu yüzden sonraki yıllar Iğdır’da Hüsnü Bingöl bu aile ile dostluk bağlarını geliştirir. 
Şükran Bingöl ailesini anlatmaya devam eder:
           “Abdülkerim dedem, Albay rütbesine terfi edince, Ağrı’dan Erzurum’a taşınır. Babam Hüsnü Bingöl (1892) ve kardeşleri Erzurum’da dünyaya gelirler. İki anneden olan kardeşlerin isimleri şöyledir:  Hüsnü, Şükrü, Kamil, Hamit, Hürzat, Şakir, Yunus, Nizamettin, Zübeyde ve Huriye. 
Nizamettin amcam Mülkiye okur. Geri kalan erkek kardeşler İstanbul Kuleli Askeri Lisesinde eğitimlerini tamamlarlar. Dedem, kız evlatlarını da askerlerle evlendirir. Yani biz tam anlamıyla asker bir ailesiyiz.
Dedem Abdülkerim Bey, Albay rütbesinden emekli olur. Erzurum Lisesinde Fransızca ve Rusça hocalığı yapar.”
 
          NİZAMETTİN BİNGÖL
          Hüsnü Bingöl ve kardeşleri Harbiye Okulunda öğrenciyken Birinci Dünya Savaşı patlak verir. Devlet, tüm okulları kapatıp öğrencileri apar topar Doğu Cephesine gönderir.
          Mülkiye öğrencisi olan Nizamettin Bingöl Erzurum’a gider. Ruslar, içlerinde Hüsnü Bingöl’ün de olduğu Osmanlı Alayına karşı saldırıya geçince, Nizamettin Bingöl, alelacele bir ata atlayıp, babasını olup bitenden haberdar etmek ister. Dörtnala koşturduğu at yarı yolda tökezleyince, Nizamettin Bingöl tepe taklak yuvarlanır, beyin travması geçirir. Kalıcı sakatlık yüzünden devletten aldığı maaşla hayatını devam ettirir.
         Hüsnü Bingöl, vefalı davranır, savaştan sonra kardeşi Nizamettin’i yanına alır, onunla ilgilenir. Kendisini kardeşine o denli bağlar ki, evlilik düşüncesini gönüllü olarak uzun yıllar bir kenara bırakır.
 
            ASKER ANNESİ AĞLAMAZ
           Harbiye Okulundan mezun olan dört kardeş (Hüsnü, Yunus, Şükrü ve Kâmil), cepheye gitmeden önce baba evine uğrayıp vedalaşmak isterler. Hüsnü Bingöl’ün annesi Cevahir Hanım sürekli ağlıyormuş. Abdülkerim Bey eşinin sulu gözlü olmasından rahatsız olur, “Asker annesi ağlamaz!” diyerek onu teselli etmeye çalışır. Dört kardeş atlarına binip uzaklaşırlar. 
          Hüsnü Bingöl sonraki yıllar o anı şöyle anlatır:
“Sabahleyin kalkıp atları hazırladık. Babam dimdik ve gururluydu ama annem, kapının önüne yığılmış hıçkırıklara boğulmuştu.”
Savaşa giden askerin dönüp arkasına bakması uğursuzluk sayıldığı için,  sırtımızı anne ve babamıza dönüp o şekilde yola koyulduk. Annemin hıçkırık sesi kulağımıza kadar geliyordu. Dayanamadım, ne olup bittiğini anlamak için arkaya bir göz attım. O an gördüğüm tablo karşısında şaşırmıştım. Babam da kafasını kolları arasına almış hafif yana dönük bir vaziyette sessizce ağlıyordu.”
Bu onların son vedalaşması olur. Savaş devam ederken Abdülkerim Bey ve Cevahir Hanım Erzurum’da vefat ederler. Hiçbir çocuğu evde olmadığı için, yabancılar onların cenazesini kaldırır.
 
            YUNUS BİNGÖL
            Kurtuluş Savaşı yıllarında  (Ekim-Kasım 1920) Delibaş isimli bir isyancı Konya ve civar ilçeleri ele geçirir. Amacı yeni kurulan Ankara Hükümeti’ni zor durumda bırakmaktır. 
Şükran Bingöl anlatır:
        “Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yıllarında üç amcam şehit oldu. Bunlardan birisi de Yunus amcamdı. Yunus amcam, Konya İsyanı yıllarında Şube Reisi olarak görev yapıyormuş. Bir gün isyancılar şubeyi basıp, silahlara el koymak istemişler. Amcam direnince, isyancılar başarı sağlamadan uzaklaşırlar.
Yunus Amcamın on dört yaşında bir kızı, küçük yaşta bir oğlu ve ev işlerine yardım eden Çerkez hizmetçisi varmış. Bir gün Yunus Amcam ve ailesi sofrada iken, Çerkez hizmetçi gizliden kapıyı isyancılara açar, içeri dolan isyancılar Yunus amcamı sofra başında şehit ederler. Saldırı sırasında yan odaya kaçan kızı, babasının tabancasını alıp geri gelir, saldırganlardan ikisini öldürür. Mermisi bitince, isyancılardan birisi ileri fırlayıp elindeki kasaturayı kıza saplar, karnını bir uçtan diğerine kesip atar. Bağırsakları dışarı fırlayan kız, yere yığılıp kalır.
 
         Çerkez hizmetçi, bu vahşi katliamdan pişmanlık duymuş olsa gerek, oğlan çocuğunu mutfaktaki fırının içine saklar. Saldırganlar çocuğu her yerde ararlar, bulamayınca uzaklaşıp giderler.
 
Olay yerine gelen komşular, zavallı kızı yerde can çekişirken bulurlar. Son nefesini vermeden önce zorlukla doğrular, “Amcalarıma söyleyin, babamın intikamını aldım!” der. 
 
Katliamdan kurtulan çocuk, halamın yanında büyüdü. Yaşadığı olayın psikolojik sıkıntılarından kendisini uzun yıllar kurtaramadı, bünyesi zayıf düştü. Lise yıllarında yakalandığı tüberkülozdan kurtulamayıp vefat etti.”
           HÜSNÜ BİNGÖL HINIS’TA
           Mecit Hun’un kayınvalidesi Zinnet Hanım Hınıslıdır. Bitlis kökenli tüccar Mehmet Kakioğlu, Hınıs’a gittiği bir gün Zinnet Hanımı görür, evlenir. Kızları Hacı Safiye Alagöz anlatır:
          “Hüsnü Bingöl o zamanlar Hınıs’ta görevliymiş. Annemin düğün merasiminde babam ve Hüsnü Bingöl tanışıp dost olmuşlar. Çok geçmeden Hüsnü Bingöl de, Hınıslı Mehmet Ağa’nın (Güner) kızıyla evlenince, iki aile bir bakıma akraba gibi olurlar. ”
         Kaderin bir cilvesi olarak sonraki yıllar Mehmet Kakioğlu ve Hüsnü Bingöl birbirinden habersiz bir şekilde Iğdır’a yerleşir, dostluklarını orada devam ettirirler. 
Hacı Safiye Alagöz devam eder:
        “Hüsnü Bingöl, annemle babamın düğün yemeğine davet edilenler arasındadır. Yemek sırasında başından ilginç bir olay geçer. Fazıl Ağa’nın oğlu Mehmet Kakioğlu’nun evlendiğini duyan Hüsnü Bingöl lacivert renkte pırıl pırıl bir takım elbiseyle konuk masasındaki yerini alır. O gün misafirlere Bitlis yöresinin ünlü yemeği, içi erimiş yağ dolu köfteler ikram edilir. Hüsnü Bingöl köftenin içinde sıvı yağ olduğundan habersizdir. Köfteyi iştahla ısırır. Erimiş yağ bir fıskiye gibi üzerine fışkırır, ceketini boydan boya kaplar. Lekenin temizlenmesi mümkün olmadığından Hüsnü Bingöl ertesi gün terziye gidip aynı kumaştan ikinci bir ceket daha diktirir.”
 
         HÜSNÜ BİNGÖL EVLENİR
         Hüsnü Bingöl Kıdemli Yüzbaşı rütbesiyle Hınıs’ta görev yapmaktadır. İşte böyle bir zamanda evlilik kapısını çalar. Şükran Bingöl, evlilikle sonuçlanan bu aşkın nasıl doğduğunu şöyle anlatır:
 
         “Annemin (Münevver Hanım)  ailesi Kafkasya’dan Hınıs’a gelip yerleşmişti. Karapapak kökenli olduklarından babamın ailesiyle akrabalıkları bile varmış. Babamın tayini Kıdemli Yüzbaşı olarak Hınıs’a çıktığında annemin ailesiyle tanışma fırsatı doğar.
           Büyükbabam Mehmet Ağa’nın (Güner), Hınıs’a bağlı Toprakkale köyünde büyük bir çiftliği varmış. Yarış atlarına meraklı olduğundan, cins atlar yetiştirip, başka illerde satıyormuş. 
         Mehmet Ağa babamı ev ziyafetlerine davet edip, ilgi gösteriyormuş. Bir gün, “Gel seni evlendirelim! Vefat eden kardeşimin kızı var onu sana alalım!” demiş. Babam bu ısrarlara önce karşı koymuş ama sonra da “Peki!” demek zorunda kalmış.
         Hâlbuki kader çok geçmeden babamın karşısına başka bir kızı, yani annem Münevver Hanım’ı çıkaracaktı.
 
         Bir kış günüdür. Babam atıyla Hınıs’ın kasaba merkezinde geziniyormuş.
         Annem ortaokul birinci sınıfta öğrencidir. Okul dağılınca, delikanlılar muziplik olsun diye eve dönen annemi pusuya düşürüp üzerine kartopu yağdırmaya başlarlar. Annem korku içinde koşarken atıyla gezinen babam karşısına çıkar. “Amca beni kurtar!” diyerek yardım ister. Babam atından iner, gençleri uzaklaştırır. Annemi ata bindirmek ister ama annem sıkılgan ve utangaçlığından teklifi reddeder. Yürüyerek evin yolunu tutarlar. Babam yolda, “Kimin kızısın?” diye sorunca kumral, yeşil gözlü genç kız cilveli cilveli, “Mehmet Ağa’nın” demekle yetinir. Babam, o gün anneme âşık olur.
İşin ilginç yanı babam, Mehmet Ağa’nın evine sıkça gidip geldiği halde kendisini misafirlerden saklayan annemi görme fırsatı olmamıştır. Arkadaşları, Mehmet Ağa’nın babamı kendi yeğeniyle evlendirme planını duyduklarında, babamı bir köşeye çeker nasihat ederler:
“Mehmet Ağa’nın kızı daha güzel, niye onu istemiyorsun?”   
           Babam yüreğini yakan aşkına daha fazla dayanamaz, Mehmet Ağa’ya haber göndertip kızını ister. Mehmet Ağa, “Münevver henüz 13-14 yaşında bir çocuk! Bu evliliği kabul edemem!” diyerek evlilik isteğini kesin dille reddeder. Babam izdivaçta ısrar edince, Mehmet Ağa çaresiz kalıp, iki yıl nişanlı kalmak şartıyla kızını vermeyi kabul eder. Babam nişanlandıktan sonra yeni görev bölgesi Sarıkamış’a gider.
          HÜSNÜ BİNGÖL SARIKAMIŞ’TA
         Babam Sarıkamış’ta görevliyken Doğuda Şeyh Sait İsyanı patlak verir (Şubat 1925). O yıllar Altundiş Osman lâkabında bir şaki, bölgede terör estirmektedir. Yanına adamlarını alıp köyleri basıyor, halka zulüm ediyor, yükte hafif pahada ağır ne bulsa alıp gidiyormuş. 
         Altundiş Osman, Şeyh Sait isyanından önce de bölgede tanınan ve korkulan bir şakiymiş. Bir keresinde sıkıntılı bir durumda olan Altundiş Osman’a anneannem yardım elini uzatmış, onu önemi bir belâdan kurtarmış. Bu yüzden anneanneme karşı bir vefa borcu varmış.
         Altundiş Osman, Mehmet Ağa’nın çiftliğini basar. Anneannem, kızının nişan takılarını bir beze sarıp kapının girişindeki taşın altına saklar. Altundiş Osman’ın adamları evi hallaç pamuğuna çevirirler ama kayda değer bir ganimet bulamazlar.
          Altundiş Osman yorgun bir halde evden çıkıp kapının önündeki taşa oturur. Anneannem, takılar kırılacak diye endişeyle taşa bakmaktadır. Altundiş Osman’a, “Aman Osman kardeş! Böyle rahat otur!” diyerek sandalyeyi ikram eder ama Altundiş Osman, “Sağ ol bacı! Rahatım iyi!” diyerek teklifi reddeder. Anneannem, acaba ne oldu diye iki de bir yan gözle taşın altına doğru bakınca Altundiş Osman şüphelenir, üzerine oturduğu taşı kaldırır, beze sarılı mücevheratı bulur, neşeli neşeli ganimete göz atar. Anneannem ileri atılır:
          “Osman, sen yiğit adamsın! Elindeki kızımın çeyizidir. Onu sana vermem!” Altundiş Osman, mücevheratı anneanneme uzatır:
 “Korkma bacı! Almam!” 
Adamlarıyla oradan uzaklaşır.
           ALTUNDİŞ OSMAN’IN SONU
          Babam nişanlısını görmek için Hınıs’a geldiğinde, bölgedeki durumun vahametinden ürküntüye kapılır, eşkıyalara ve çetelere karşı savaşmak için tereddüt etmeden görev yerini geçici olarak Hınıs’a kaydırır. Babamın komutasındaki birlikler kısa sürede Hınıs ve civarında asayişi sağlar, hatta bir çatışmada da Altundiş Osman ve adamlarını ölü olarak ele geçirmeyi başarır.
          Hınıs kaymakamı babama bu başarısından dolayı bir kama hediye eder. Erzurum valisi de mükâfat olarak önce para teklif eder ama babam parayı reddedince, o da bir kama hediye eder.
        Altundiş Osman’ın öldürülmesinden sonra şakiler babamdan intikam almak için plan yaparlar. En çok üzerinde durdukları mevzu da annemi kaçırıp babama bir “namus” darbesi vurmaktır!
        Bu türden haberler her gün Mehmet Ağa’nın kulağına gelmektedir.  Böyle bir felâketten sakınmak için, Mehmet Ağa, kızını her gün değişik bir evde ve mahzende saklar. Bu işin üstesinden gelemeyeceğini anlayınca, Sarıkamış’ta görev yapan babama telgraf çeker,
“Gel nişanlını götür!” 
Babam da Hınıs’a gelir,  genç nişanlısıyla evlenir, yeni vilayet olan Ağrı il merkezine gidip yerleşir. Ablam Fazilet, 1928 yılında Ağrı’da dünyaya gelir. Fazilet dokuz aylık iken, babamın tayini Urfa’ya çıkar. 
 
           FAZİLET’İN VEFATI
          Bir kış günü babam ve annem, Fazilet’i alarak yaylı bir arabaya bindirip Urfa’ya doğru yola çıkarlar.  Hasankale yakınlarında şiddetli bir tipi baş gösterir. Kasaba merkezine varıncaya kadar, öldürücü soğuktan kendilerini zorlukla kurtarırlar ama dokuz aylık Fazilet soğuktan kaskatı kesilmiş bir haldedir. Babam can havliyle önüne çıkan ilk kapıya yüklenir, var gücüyle yumruklar. İçerden bir ses gelir:
“Kim o?” 
Babam ısrarlı ses tonunda konuşur:
“Bir yolcu! Kapıyı açın! Donuyoruz!”  
           O yıllar korku nedeniyle kimse kapısını tanımadığını birine açmak istemiyormuş. Babam bir kapıdan diğerine koşturup durur. Yaşlı bir kadın kafasını pencereden uzatır. Babam, “Muhtarın evi neresi?” diye sorar.
        Babam tarif edilen eve gider kapıyı hışımla vurur. Kapının üzerindeki küçük pencere açılır, muhtarın sakallı yüzü dışarı sarkar.
Babam:
“Muhtar sen misin?”
“Evet!”
Babam muhtarın sakalından yakalar ve emreder:
“Kapıyı hemen aç!”. Çaresiz kalan muhtar kapıyı açar.
Muhtar, babamı bir odada misafir eder ama oda soğuktur. Fazilet’in durumu da iyi değildir. 
Babam, muhtara emreder:
“Ne yapıp et odaya bir soba kur!”. 
       Muhtar, don-gömlek ortalığa düşer, titrer vaziyette sobayı kurup odayı ısıtır ancak bütün bu çabalar Fazilet’i yediği soğuktan ayıltmaya yeterli olmaz. Ertesi gün yola düşen kafile, günler süren uzun ve zahmetli bir yolculuktan sonra Urfa’ya varır. Bir türlü kendisini toparlayamayan Fazilet, ilk geceyi geçirdikleri otelde can verir.
 
Fazilet, anlatılanlara göre güzel bir kızmış. Onun kaybı babamı derinden sarsar. Öyle ki, Urfa’da görev yaptığı odanın penceresi Fazilet’in gömülü olduğu mezarlığa dönük olduğundan, her gün onu hatırlayıp hüzünlenmekten kendisini alıkoymak düşüncesiyle pencereyi ördürtüp kapatır.
 
           ŞÜKRAN VE MÜJGAN BİNGÖL KARDEŞLER
          Şükran Bingöl 1932 yılı Şubat ayında Erzurum’da dünyaya gelir. Anılarını anlatmaya devam eder:
“Dedem Mehmet Ağa, ‘İsmi Fazilet olsun!’ der. ‘Fazilet’ ismini telâffuz etmek istemeyen babam bana ‘Şükran’ adını verir. Böylece resmi kayıtlarda ismim ‘Fazilet’, günlük hayatta da ‘Şükran’ olur.  Bu durum hayatım boyunca süren birçok karışıklığın da nedeni oldu.
İlkokulda yoklama sırasında ‘Fazilet!’ denildiğinde oralı olmam, boş gözlerle hocamıza bakardım. Zamanla ben ve hocalarım sıkıntılı duruma alıştık.  Kardeşim Müjgân, 29 Ekim 1935 Ordu Mesudiye doğumludur.” 
 
         HÜSNÜ BİNGÖL’ÜN KAYINPEDERİ MEHMET AĞA VE AİLESİ
Şükran Bingöl anlatır:
“Annemin babası Mehmet Ağa (Güner) Hınıslı idi. Dördü oğlan üçü kız yedi çocuğu vardı. Ziya Güner dayım, Hukuk Fakültesi’nden terk idi. Iğdır’da davavekili olarak görev yaptı. Cemal dayım doktor oldu. Alaattin dayım bankacı idi. Muhittin dayım, lise öğrencisiyken Erzurum’dan Hınıs’a geldiği bir kış günü yolda zatürreeye yakalanıp vefat etti.”
 
        DEĞERLİ OKUYUCU! BİR SONRAKİ YAZIMDA HÜSNÜ BİNGÖL’ÜN  MAH’A KATILIŞINI VE IĞDIR’A GELİŞİNİ KALEME ALACAĞIM.

Henüz yorum yapılmadı!

Bu içerik için yorum yapılmadı. Yorum yapmak için aşağıdaki formu kullanınız.

Yorum Yaz!

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
* İşareti olan alanlar gereklidir.