Abdülkerim dedem, Albay rütbesine terfi edince, Ağrı’dan Erzurum’a taşınır. Babam ve kardeşleri Erzurum’da dünyaya gelirler. Dedem, erkek evlâtlarından Nizamettin amcamı Mülkiyede geri kalan oğullarını İstanbul’daki Kuleli Askeri Lisesinde okutur, kızlarını da askerlerle evlendirir. Bu yüzden biz her anlamda tam bir asker ailesiyiz. Dedem, Albay rütbesinden emekli olduktan sonra Erzurum Lisesinde Fransızca ve Rusça hocalığı yaparak boş zamanlarını değerlendirir.”
          HÜSNÜ BİNGÖL IĞDIR’DA
         Süvari Binbaşı Hüsnü Bingöl, 1932 yılı yaz ayında gönüllü olarak ordudan emekli olur. MAH Emniyet Müfettişi sıfatıyla Kars’tan Iğdır’a gelir. Iğdır’a gelişi için elbette birçok neden vardır. Her şeyden önce MAH Iğdır Başkanı İmam Bey vefat etmiştir. Yerine birisinin atanması gerekmektedir. Hamza Aygün, anılarında İmam Bey’le ilgili şu anekdotu aktarır:
          İMAM BEY
           “İmam Bey, Hüsnü Bingöl’den önce, Iğdır bölgesi MAH başkanıydı. İmam Bey aslen Kafkasyalıydı. Vefat ettiği zaman (1932) büyük bir cenaze töreni düzenlendi. Askeri bir törenle Taburun askeri mezarlığına defnedildi.
İmam Bey’in siyah bir atı vardı. Cenaze korteji kasabanın ana caddesinde ağır ağır ilerlerken, herhalde İmam Bey’e saygıdan olsa gerek, bir asker de bu siyah atı cenaze alayının arkasından dizginlerini çekerek götürüyordu.
O gün Iğdır öylesine derin bir matem havasına bürünmüştü ki, halk arasında, ‘Siyah at bile acıya dayanamadı. Ağlıyordu!’ şeklinde bir söz dolaşmıştı.”
          HÜSNÜ BİNGÖL GELDİĞİNDE IĞDIR’IN GENEL DURUMU
           Hüsnü Bingöl’ü Iğdır’a getiren asıl neden elbette basit bir atama değildi. O yıllar Iğdır, Genç Cumhuriyet’in en sancılı yeriydi. İsterseniz genel duruma birlikte bir göz atalım:
          1930’lu yılların başında Iğdır, derin bir alt-üst oluşu yaşıyordu. Ermeniler ve Ezidiler on yılı aşkın süreden beri Aras nehrinin ötesine geçmiş, geride bıraktıkları köy ve evler metruk, hâlâ onların sıcak izlerini taşıyordu. Oba, Hakmemet, Kucax ve diğer köy katliamları ve Kaça-Kaç’ın neden olduğu aile dramları ve acılar, yüreklerde ve hafızalarda hâlâ canlı şekilde yaşıyordu.
          Kafkasya, İran ve Anadolu’dan akın akın gelen göçmenler, yeni bir yaşamı Iğdır toprağında yeşertmek umuduyla, köy ve kasabaları hızla dolduruyorlardı. 
Beş yıla yakın bir süreyle devam eden ve bölgedeki Kürt aşiretlerinin yapısını derinden etkileyen Ağrı Dağı İsyanı, sıcak çarpışmalar içinde yavaş yavaş sönüp gitmişti (1930 Eylül). İsyana katılanlar İran’a sığınmış; katılmayanlar da baba yurtlarını terk edip başka yaylaları ve köyleri kendilerine mesken edinmek zorunda kalmışlardı.
         1920’li yılların başında Van ve Muş’a göç eden Iğdır’ın yerli aşiretleri, 20’li yılların sonunda ve 30’lu yılların başında, mağdur ve yoksul tekrar baba topraklarına geri dönüyorlardı.
          İran Hükümeti’yle çatışmaya girip, sınırı geçen Halit Ağa’ya bağlı Helikan aşiretine mensup kalabalık bir gurup (500 hane) Iğdır toprağına iltica ediyordu (1929 Kış)
         Bütün bu hercümerç ve yeniden yapılanmanın neden olduğu sıkıntılar yetmezmiş gibi, Sovyetler Birliği’nde 1930’lardan itibaren, Stalin’in yükselen “Kars ve Ardahan bizimdir!” sesi, Ağrı Dağı’nda yankı buluyordu. 
         Genç Cumhuriyet Devleti, bu çok yönlü siyasal ve sosyal kutuplaşmayı anlayacak ve onun sıkıntılarına göğüs gerecek bir dâva adamına ihtiyaç duymaktaydı. İşte bu koşullar altında Hüsnü Bingöl gönüllü olarak ordudan “Süvari Binbaşı” rütbesiyle emekliye ayrılıp, Milli Emniyet Bölge Müfettişi sıfatıyla Iğdır’da görev üstlenmişti. Tek bir amacı vardı: Genç Cumhuriyeti korumak ve kollamak...
            CASUSLAR OVASI IĞDIR
            Uluslararası ilişkiler ve diplomasinin kendisine göre bir mantığı vardır. Günlük yaşamın koşuşturmasına kendisini kaptırmış ortalama bir vatandaş, akşam koltuğuna oturup dünya haberlerini izlediğinde olup bitenlere bir anlam vermeye çalışır, sık sık, “Bu nasıl olur?” diyerek hayretini gizleyemez çünkü günlük yaşamın mantığı ile uluslararası ilişkilerdeki gelişmeleri anlamak imkansızdır. Uluslararası ilişkilere meraklı okuyucularıma M.Ö.  4’ncü yüzyılda yaşamış ünlü Hintli devlet adamı Chanakya’nın şu sözlerini hatırlatmak isterim:
“Ülkeler arasında her dostluğun arkasında mutlaka bir çıkar vardır. Çıkar olmadan dostluk da olmaz. Acı ama gerçek!”
Genç Cumhuriyet uluslararası ilişkiler konusunda çok geçmeden acı gerçekle karşılaşır. Durumu daha iyi özetleyebilmek için Iğdır’ın son birkaç yüzyılına göz atalım:
1502-1747  :  Osmanlı ve Safevi Devletleri arasında el değiştirmeler
1747-1828 :  Revan Hanlığı 
1828-1917 :  Rus Yönetimi
1917-1920 : İç Savaş ve Ermenistan Cumhuriyeti
14 Kasım 1920’den itibaren: Büyük Millet Meclisi ve Türkiye Cumhuriyeti
          “Ağrı Dağı İsyanı ve Iğdır” isimli yazı dizimde belirttiğim gibi Ağrı Dağı İsyanı yıllarında (1926-30) Sovyetler Birliği ve İran, Türkiye Cumhuriyetine yardım ederler. İsyan bastırıldıktan sonra Rıza Pehlevi Türkiye’ye davet edilir. Öyle sanılır ki Türk-İran ilişkileri dostane bir biçimde devam edecektir. Aynı duygu Sovyetler için de beslenir. Ama daha önce söylediğim gibi uluslararası ilişkiler hızla değişir, kendisine göre bir mantığı vardır. Sovyetler Birliği daha dün kaybettikleri Iğdır’ı tekrar geri almanın planlarını yapmaktadır. İran, Kuzey Azerbaycan’ın Komünist rejimin eline geçmesinden rahatsızdır. Bakü merkezli Kuzey Azerbaycan’ı da kendi Şii sınırlarına dahil etmeyi umut ederken şimdi Sovyetler Birliği, komünist propaganda ile Tebriz merkezli Güney Azerbaycan’ı Sovyetlere dahil etmeyi planlar. 
         Aslında Sovyetler bu hedeflerine İkinci Dünya Savaşından hemen sonra çok yaklaşır. 1945 Kasım ayında Sovyetlerin desteğiyle Güney Azerbaycan’da Tebriz merkezli Azerbaycan Milli Hükümeti kurulur ancak Sovyetlerin çekilmesiyle bu cumhuriyet 1946 Kasım ayında İran hükümeti tarafından yıkılır.
Kısacası, Azerbaycan ülkesi Şii İran ve Komünist Sovyetler arasında güçler çatışmasına sahne olmaktadır.  İran, hem bu nedenle hem de Revan Hanlığı döneminden kalan Şii nüfuzunu Iğdır’da daha güçlü hissettirmek için kendince girişimlerde bulunur. Rus Devriminden kaçıp gelen Azeri nüfus arasında Bolşevik ajanları olduğu ve aynı şekilde Kaça-Kaç döneminde İran Azerbaycan’ına sığınan sonra Iğdır’a dönen Azeri nüfus içinde de İran ajanları olduğu düşüncesi bu dönem MAH yöneticilerinin ortak kanısıdır. Yani Iğdır Casuslar Savaşına sahne olmaktadır. 
           HÜSNÜ BİNGÖL’ÜN BEŞ HALKASI
            Hüsnü Bingöl dâhiyane bir planı uygulamaya koyar: Iğdır’da üç belirgin etnik ve mezhepsel grup vardır: Azeriler (Caferi/Şii), Karapapaklar (Sünni) ve Kürtler (Sünni). Hüsnü Bingöl var olan tehlikeyi analiz ederek dost ve düşmanlarını iç içe girmiş beş halka şeklinde belirler. 
Kendisi de Karapapak kökenli olduğu için önce Karapapakları etrafına alır yani koşulsuz güvenebileceği birinci halka Karapapak (Terekeme) grubudur. Eşref Başaran, Hasan Alkazak ve Eşref Kaya gibi isimler bu grubun önde gelen şahsiyetleridir. (BİRİNCİ BEYAZ)
          İkinci grup Şeyh kökenli Kürtlerden oluşur çünkü Hüsnü Bingöl’ün annesi Cevahir Hanım Şeyh kökenlidir ve Iğdır’daki Şeyhlerle akrabalığı vardır. Iğdır’daki Şeyh ailelerinin (Barbaros, Balamir, Karadeniz, Balandi, Doğan) tamamı Cumhuriyetten sonra Doğubayazıt’tan gelip Iğdır’a yerleşmişlerdir. Bu soyadını taşıyan aileler Hüsnü Bingöl’ün güvenebileceği ikinci halkayı oluşturur. (İKİNCİ BEYAZ)
       Üçüncü halka Brukan ve Mametkan aşiretleridir. Ağrı Dağı İsyanının son yılında isyana katılmak için Brukan aşiretinin bir kısmı Van’dan Ağrı Dağı’na doğru yola çıkar ancak Zilan Deresinde katliama uğrar (1930). Hüsnü Bingöl dağılan aşirete kol kanat gerer, isyancıların yanında yer almalarına rağmen onları affeder, Ermenilerden boşalmış Tecirli, Alut ve Panik köylerine yerleşmelerine ön ayak olur. Böylece Brukan aşireti liderleriyle sarsılmaz ve güçlü bir bağ geliştirir. Aşiretin ileri gelenleri Ahmet Armağan, Hacı Abdullah Armağan ve Hacı Abdulhadi Kuş Hüsnü Bingöl’ün vazgeçilmez dostları arasındadır. Ayrıca yine Ağrı Dağı isyanına katılan ve katliama maruz kalan Mametkan aşireti lideri Hacı Kerem Şen ve Muça köyünden  Xellesini (Sipkan) aşiretinden Ferman Kaya (Yaşar Kaya’nın babası) bu halkanın içinde yer almaktadırlar. (ÜÇÜNCÜ BEYAZ)
           Dördüncü halkayı geriye kalan diğer Kürt aşiretleri ve liderleri meydana getirir. Bunların arasında özellikle Güneş Ailesi (Fettah Bey, Kerem Bey, Abdürrezak Bey, Naci Bey) ve Ahmed Şemo ile arasına mesafe koyar. Muhtemelen Kerem Bey ve Ahmed Şemo’nun Numan Bey’in intikamını almak için İshak Bey’i öldürtmeleri Hüsnü Bingöl’de bir rahatsızlık yaratmış olmalıdır.  Ayrıca Güneş Ailesinin Rus Yönetimi zamanında Kafkasya Kürtlerine Çarlık nezdinde temsil etmesi bir anlamda Hüsnü Bingöl’ün kafasında soru işaretleri yaratmaktadır. Ali Mirze Bey’in oğlu Hacı İsa Yiğit’le de gittikçe artan bir güven bağı oluşmakta ama bazı şüpheleri de taşımaktadır. (GRİ)
         Beşinci halkayı, Hüsnü Bingöl’ün güvenmediği ve karşısına aldığı Azeri nüfus oluşturmaktadır. Bu grup üzerinde acımasız bir baskı kurar ve yakın takibe alır. Kürtler arasında Bolşevik düşünce ilgi görmediği için Hüsnü Bingöl, hem Sovyetlerin Bolşevik propagandayı yaymak hem de İran’ın Türkiye’de Şii nüfuz oluşturmak için Azeri ahali içinde taraftar oluşturduklarına bunun için özel casuslar görevlendirdiklerine inanmaktadır. (SİYAH)
           HÜSNÜ BİNGÖL’ÜN GÖREV YETKİSİ 
           Hüsnü Bingöl Iğdır’a vardığında yerleşecek bir ev arar. Doğubayazıt caddesinde Rus yapımı bir binaya yerleşir. Hem Hüsnü Bingöl hem de Iğdır için yeni bir dönem başlamıştır. Çeyrek asır sürecek bu dönemin adı HÜSNÜ BİNGÖL DÖNEMİ olarak kayıtlara geçecektir.
Burada sözü Mecit Hun’un anılarına bırakmak istiyorum:
          “Çocukluğumdan bugüne kadar belleğimden silinmeyen ve Iğdır’ın çeyrek asırlık bir döneminde, küçümsenmesi mümkün olmayan derin izler bırakan bir isme anılarımda layık olduğu ölçüde yer vermezsem gerçeklere ve tarihe ihanet etmiş sayarım kendimi. Bu isim o zamanın Milli Emniyet Müfettişi Hüsnü Bingöl’dür. Tek parti döneminin devlet görevlisi idi. Yetkileri de günümüzdeki bir MİT müdürününki gibi sadece haber almakla sınırlı değildi. Devletin bütün araçları ve imkânları elinde idi. Elde ettiği haberleri istediği şekilde yorumlar ve değerlendirirdi. Suçlu gördüklerini emrindeki sivil ve askeri personel vasıtasıyla yakalar ve gözaltına aldırırdı. Gerekli soruşturma ve sorgulamayı kendisi yapar ve suçu sabit görülenleri askeri mahkemeye sevk ederdi. Özetle Hüsnü Bingöl, istihbarat müfettişliği, siyasi savcılık ve sorgu hâkimliği görevlerini uhdesinde (sorumluluğunda) toplamıştı. 
            Kazanın mülki ve adli erkânı (ileri gelenleri) ile bir görev bağlantısı yoktu. Doğubayazıt caddesinde mülkiyeti sonraki yıllar Muhsin Yılmaz varisleri ve kardeşlerine ait bulunan bina resmi daire ve konut olarak kullanılıyordu. Bitişiğindeki binalarda görevli askerlerin koğuşları, nezarethaneler, bekleme odaları vardı. Buralarda olup bitenden halk habersizdi. Zaten kimse korkudan ilgilenmezdi. Adeta bir demir perde görünümünde olan binalara gözleri bağlı ve yüzleri maskelenmiş insanlar askerler refakatinde getirilirdi ama bu insanların akıbeti hakkında bilgi alınamazdı.”
            HÜSNÜ BİNGÖL’ÜN DÖRT YAKLAŞIMI
           Değerli okuyucu! Mecit Hun’un yukardaki satırlarını okuyunca doğrusu ürpermedim değil. İç Savaş, Kaça-Kaç ve Ağrı Dağı İsyanı gibi sosyal ve siyasal travmaları art arda yaşayan Iğdır’ın birdenbire böylesine bir disiplin ve kontrol altına alınması ahalide derin bir tedirginlik yaratır. Adım adım bir korku ve gizem perdesi Iğdır’ın üzerini örter.
         Hüsnü Bingöl istihbarat çalışmalarını dört esas üzerine oturtur:
• Espiyonaj / İstihbarat / Casusluk
• Kontrespiyonaj / Karşı istihbarat / Karşı casusluk
• Propaganda
• Teknik ve Destek Faaliyetleri
Kontrespiyonaj, özellikle Sovyetler ve İran gibi yabancı istihbarat servislerinin casusluk faaliyetlerine karşı koyma çalışmalarının tümünü kapsar. Hüsnü Bingöl özellikle ikili ajanlar (dublajanlar) vasıtasıyla hasım servisleri aldatma (dezinformasyon) faaliyetlerine ağırlık verir. Öyle bir izlenim yaratır ki Iğdır, Genç Cumhuriyet tarafından önemsenmeyen bir bölgedir yani Türkiye’ye sızmak isteyen casuslar için zayıf halkadır. Bu stratejisinde başarılı olur. Sovyetler ve İran, casusluk faaliyetlerini Iğdır merkezli olarak yürütürler. Hüsnü Bingöl de onları tek tek avlar.
O yıllar Ardahan bölgesindeki istihbarat çalışmalarından sorumlu MAH Şefi Yunus Bey, bir gün Hüsnü Bingöl’ü ziyarete gelir. Yapılan çalışmaların ciddiyetini ve kapsamını görünce şaşırır, görüşünü beyan eder:
“Desene biz Ardahan’da yan gelip yatıyoruz!”
           Hüsnü Bingöl, Iğdır’a gelen casusları yakalamak için yerel bir ağ oluşturur. Nerdeyse her köyde, her mahallede, her köşe başında hatta her evde casusları vardır.  Bazen bir casusu başka bir casusa takip ettirir. Böylece en güvenli elemanları etrafında toplar. Onlara kendi geliştirdiği istihbarat tekniklerini birebir öğretir.  Grup çalışmasından kaçınır, böylece Iğdır’da kimin casus olduğu bilinmez. Herkes birbirinden şüphelenir. Ayrıca karşı-casusluk şebekesini kurarak İran ve Sovyetlere sızmaya çalışır.
            Hüsnü Bingöl, göreve başladığında Iğdır MAH’ta bütün bu aktiviteleri üstlenecek profesyonel bir kadro yoktur. Hüsnü Bingöl kendine özgü bir yol izler. Sivil halkın içinden güvenebileceği insanları yanına çeker. Karşı casusluk için daha çok ÜÇÜNÇÜ BEYAZ halkayı oluşturan Brukan aşiretine güvenir. Bu aşiret mensupları, Rusça hatta Ermenice bildikleri için rahatça Erivan ve civar köylere sızabilmekte, oradaki casuslarla bağlantı kurabilmektedirler. 
Hüsnü Bingöl’ün tartışmasız bir karizması ve telkin yeteneği vardır. Elemanlar kendilerine verilen görevi ciddiye alır hatta ölüm pahasına da olsa verilen misyonu yerine getirirler. 
            Aklınıza şu soru gelebilir: Hüsnü Bingöl niçin BİRİNCİ VE İKİNCİ BEYAZ halkadan yani Karapapaklar ve Şeyhlerden oluşan timleri karşı casusluk faaliyetlerinde kullanmadı. Bunun cevabı basittir: Karapapaklar ve Şeyhler, 1920’den sonra Iğdır’a Osmanlı / Türkiye topraklarından geldikleri için ne Rusça ne de Ermenice bilmekte, ne Erivan ne de civar köyler hakkında bilgi sahibidirler. Brukan aşireti yüzyıllarca Rus Yönetiminde yaşadıkları için dil, coğrafya, kültürel anlamda Hüsnü Bingöl’ün istediği tüm özelliklere sahiptirler.  Her ne kadar 1919-1930 yılları arasında Van’a göç etmiş olsalar da aradan bir kuşak bile geçmemiştir. 
            HÜSNÜ BİNGÖL’ÜN KORKUTAN GÖLGESİ
           Zaman geçtikçe Hüsnü Bingöl kontrolü ele alır. Kusursuz işleyen bir şebekesi vardır. Her gün şüpheliler yakalanmakta, Hüsnü Bingöl’ün gözetiminde sorgulanmakta, direnenlere işkence uygulanmaktadır. Casus olma ihtimali olanları Erzurum’a sevk eder ama casus olduğuna yüzde yüz kanaat getirdiklerini infaz edip bir köşeye atar. Halk da bunu bilmektedir. Korku şehrin en ince damarlarında dolaşmaktadır. Iğdır tarifi zor bir korkuya teslim olmuştur.
Mecit Hun anılarında bu kısmı şöyle aktarır:
           “Ben ilkokul çağlarında iken Hüsnü Bingöl’ü gördüm. Üzerinde Binbaşı üniforması vardı. Bıyıkları İttihatçı modasına uygun şekilde bükülü idi. Elinde bastonu, süslü kamçısı yanında sevimli finosu olduğu halde genellikle ikindi saatlerinde sokağa çıkar, Cumhuriyet caddesinden geçerek Belediye yanındaki çay bahçesine giderdi.
           Esnafın genelde yoğun olarak bulunduğu Cumhuriyet Caddesi ikindi saatlerinde resmigeçide hazırlanan bir güzergâh gibidir. Esnaf kılık kıyafetini düzeltmiş Hüsnü Bingöl’ün geçişini heyecanla beklerdi. Evden çıkışta fino her gün gelip gittiği yolda 15-20 metre mesafede öncülük görevi yapardı. Hüsnü Bingöl’ün gelişi sevimli finonun görünmesiyle anlaşılır ve buna göre vaziyet alınırdı. Geçiş sırasında kimi başıyla, kimi bel bükerek temenna (sağ eli aşağı indirip sonra dudağa, daha sonra da başa dokundurarak verilen selam) etmesiyle ve kimi şapkasını çıkararak selamlama yarışına girerdi. 
Hüsnü Bingöl’ün bu insanlara değişik bakış açıları olurdu. Genelde tavrı sertti. Bazılarına hafif bir gülümseme ile mukabele ederdi. Bu bir iltifattı. Şimdilik hakkında şüpheli bir düşüncesi olmadığı mesajı idi. O gün esnaf arasında Hüsnü beyin takındığı tavrın yorumu yapılırdı. 
           “Falancaya çok sert baktı inşallah merhamet eder, çoluk çocuğuna acır” veya “Feşmekana gülerek baktı. Baxtavarda (şanslı anlamında) şeytan tüyü var” gibilerden sözler dolaşırdı. Arada bir yanına birilerini çağırır, “Sen daireye gel!” derdi. Bu bir nevi felaket habercisi sayılırdı. Çünkü bu şekilde çağrılarla gidenlerin akıbeti meçhuldü. Bu çağrı haberi bir dalga gibi kasabaya yayılır, yorumlar başlardı. Kimine göre adama yazık olmuş kimine göre müstahakkını (bir şeyi hak etmiş) bulmuştu. Çağrılan adamı derhal ölüm korkusu sarar, yemekten içmekten kesilirdi. Böyleleri genelde çoluğu çocuğu ile vedalaşır ve vasiyetlerini yapardı.
           Hüsnü Bingöl gerçekten çok korkunç bir kişiliğe sahipti. Bunu sağlayan faktörler ne idi? Bana göre söyle bir sıralama yapılabilir. 
• Devlet ilk zamanlarda önemsemediği komünizmi şimdi en büyük tehlike addediyor, Erivan ve Azerbaycan’dan gelen muhacirleri titizlikle izleme gereği duyuyordu.
• Ağrı ayaklanması yeni bastırılmış devletin Kürtlere şaibe ile bakışında bir değişiklik beklenmiyordu 
• Ermeni katliamından ve mezaliminden kaçıp İran a sığınan halk geri dönmektedir. Ancak devlet, İran’ın samimi dostluğundan şüphe ettiği için kendi vatandaşı olan bu insanları da bir nevi gözetim altında tutma gereği duymaktadır. 
Bu konular tek parti döneminin Milli Emniyet Müfettişi olan Hüsnü Bingöl’ün yetki ve sorumluluğuna verilmişti. Yörenin etnik ve inanç farkı olmadan her kesimi, tedirgin ve korku içerisindeydi. Diğer taraftan bazı talihsiz olaylar ürküntü yaratıyordu. Iğdır’ın yanı başında Çaldıran ve Muradiye’de Üçüncü Ordu Kumandanı Mustafa Muğlalı’nın emriyle sorgusuz sualsiz 33 vatandaşımız kurşuna dizilmiş, İstiklal Mahkemelerinde tutuklamalar ve yargılamalar başlamıştı. En önemlisi ise çıkarılan Takriri Sükun Kanunu’na (Huzurun Sağlanması Kanunu) dayanılarak haksız ve gereksiz sürgünler başlamıştı. Bunların birçoğunda Hüsnü Bingöl’ün sorumluluğu yoktur. Fakat ne var ki halk bunalımdadır. Sağlıklı düşünüp olayları değerlendirme yeteneği kalmamıştır. Tek yetkili ve sorumlu olarak Hüsnü Bingöl’ü tanımaktadırlar. İşte Hüsnü Bingöl’ün kişiliğine korkunç görünümünü veren bu olaylardı. 
           Oysa halktan şüphelenmek için hiçbir neden yoktu. Bolşevikliğin muhaceretin ve isyancılara karşı yapılan askeri operasyonların acısını çeken halk geçim kaygısı içindeydi. Tek ümidi Türkiye Cumhuriyeti Devletidir. Onlar ki bu devleti kurmak için Kürt, Azeri, Şii, Sünni demeden tek vücut Ermenilere karşı savaşmış ağızlarındaki lokmayı ve çocuklarının nafakalarını keserek cephedeki askere yedirmiş, Nahcivan’da, Erivan’da, Vedi’de, Zengi’de, Iğdır’da, Tuzluca ve Aralık’ta yüzlerce şehit vererek bu devletin kurulmasını sağlamışlardır. Bu nedenle kendilerinden bu derece şüphe duyulması doğrusu haksızlıktı. Diğer taraftan devleti yönetenler de sıkıntıdadır. Düşmanımız olan, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan rahatsızlık duyan mihraklar Anadolu’da kargaşa ve isyanları teşvik ve organize etmektedir. 
Genç Cumhuriyetin kurucusu olan Mustafa Kemal’e İzmir’de suikast yapılmıştır.  Devletin başında olan yöneticiler sert tedbirler almak zorunda kalmış ve Atatürk’e yapılan suikast nedeniyle içlerinde Milli Mücadele kahramanlarından Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Cafer Tayyar Eğilmez ve Mersinli Cemal Paşaların da aralarında bulunduğu ülkenin bel kemiği olan insanlar İstiklal Mahkemelerinde tutuklanıp yargılanıyordu. 
Hüsnü Bingöl bu şekildeki çelişkilerin hakim olduğu bir dönemde çok önemli görevler almış bir devlet memurudur. Çeyrek asır gibi uzun bir zaman Iğdır’da izleri bulunan Hüsnü Bingöl’ün çevresi ve yaşantısı konusunda bilgiler vermekte yarar vardır. 
          Kafkasya’dan Ağrı (Karaköse) köylerine göç eden Karapapak bir ailedendir. Anne tarafından yörenin tanınmış Şeyh aileleri ile akrabalığı vardır. Süvari subayı olarak orduda görev yapmış ve Binbaşı rütbesine kadar yükselmiştir. Hınıs’tan Karapapak muhacirlerinden Mehmet Ağa’nın kızı ile evlenmiştir. Kayınbiraderi Ziya Bey de Hüsnü Bey’in Milli Emniyet Müfettişi sıfatıyla işe başlaması ile Iğdır’a gelerek yerleşmiştir. 
           Çok mütevazı bir yaşantısı vardı. Sigara tiryakisi idi. Köylü ya da asker sigarası içerdi. Dışarıda pipo kullanırdı. Yolda yürürken de ağzından piposu eksik olmazdı. Her akşam yemeğinde en çok iki duble rakı içerdi. Çok sade giyinirdi. Genellikle asker üniformasını tercih ederdi. Şükran ve Müjgan adında iki kızı vardı. 
            Çevresinde değişik kişiler bulunurdu. Bu insanlar değişik çevreler oluştururlardı. Bugün aramızda olmayan Eşref Başaran, Eşref kaya, Hacı İsa Yiğit, Hacı Kerem Şengo,  Doğubayazıt eşrafından Karaşeyhli Şeyh Abdulbaki, Babıhanlı Şeyh Mehmet, Burukanlı Abdulhadi ve Abdullah Ağalar Hüsnü Bey’in devamlı çevresinde olan değerli, dengeli, güvenilir insanlardı. İnanıyorum ki bu saygıdeğer insanlar Hüsnü Bingöl’ü olumlu yönde etkilemeye çalışmışlardır. 
Hüsnü Bingöl’ün yanından ayrılmayan, çarşıya çıkacağı saatlerde O’nu evinin önünde bekleyen daima birkaç adım gerisinden takip ederek Hüsnü Bingöl’ü selamlayan, tanzimde bulunan ve insanlara tepeden bakan bir çevresi vardı. Bunlardan kimisi piposunu yakar, bazıları finosunu sokak köpeklerinden koruma görevini üstlenir, bir diğeri eğlendirmek amacıyla Hüsnü Bingöl’le tavla oynar, fakat her nedense daima yenilir. Ve Hüsnü Bingöl’ün ne denli bir tavla üstadı olduğu ispata çalışır. Bir mendille pabucunun tozunu alanlar, ocağa kadar gidip kahvesini kendi eliyle pişirip getirenler de vardı. Bunların hepsinin ortak noktası Hüsnü Bingöl’ü pohpohlamak, dalkavukluk yapmaktı. Bu çevre Hüsnü Bingöl’le olan yakınlıklarının verdiği avantajla bazı varlıklı fakat evhamlı şahısları sömürüyor, toplum da azda olsa bir terör estiriyorlardı. Hüsnü Bingöl görev icabı toplumdan soyutlanmış olduğundan bu rezaleti fark etmiyordu. Bu çevredekilerin ismini bu güzel anılar arasında zikretmek istemiyorum. Onlar kendilerini kastettiğimi biliyor, toplumca da tanınıyorlar.”
           HÜSNÜ BİNGÖL VE SOVYET İSTİHBARATI
           Hüsnü Bingöl 1932-1954 yılları arasında MEH/MAH Emniyet Müfettişi olarak görev yapar. 22 yıllık bu süre zarfında Sovyetler Birliğinde bazen ÇEKA bazen OGPU bazen NKVD adını alan Gizli İstihbarat örgütüyle acımasız bir casusluk mücadelesine girer. Stalin’in ünlü İstihbarat Şefi Beria dahil olmak üzere Sovyetlerde ondan fazla istihbarat şefi gelir gider ama Hüsnü Bingöl yerinde kalır. Her yeni gelen Sovyet İstihbarat örgütü veya şefi Hüsnü Bingöl’ü bertaraf etmek veya etkisiz hale getirmek için farklı yollar izler. Hüsnü Bingöl olağanüstü sezgi gücüyle değişen koşullara hızla adapte olur, kendi istihbarat ve karşı-istihbarat ağını yeniden düzenler, koşullara uygun hale getirir. MAH’ın bu esneklik gücü ve Iğdır’ı topyekûn bir ‘istihbarat davası’nın bir parçası haline getirmesi Sovyetlerde hem şaşkınlık yaratır hem de hayranlıkla karşılanır. 
            Bir gün Hüsnü Bingöl’ün ikili ajan olarak kullandığı bir elemanı Erivan’a sızar. Sovyetlerde istihbarat yeni bir örgütlenmeye gitmiş yeni bir şef (Merkulov) göreve atanmıştır. Uzun yıllar Sovyet ajanı olarak çalışan muhatabı şaşkınlığını gizleyemez, itiraf eder:  “Yahu! Hüsnü Bingöl halen hayatta mı? Adam sanki dokuz canlı!”
             BRUKAN AŞİRETİNDEN HASAN ARMAĞAN
            Değerli okuyucu! Hüsnü Bingöl’ü tüm yönleriyle tanımak için onun insan ilişkilerini yakın takibe almamız gerekir. Brukan aşireti ileri gelenlerinden Merhum Hacı Abdullah Armağan’ın oğlu Hasan Armağan’la yaptığım söyleşiyi aktarmak isterim:
             Aşiret insanı kendi serüvenine ve kendi kahramanlarına bağlanır, fırsat buldukça divana veya yer minderine paşa edasıyla kurulur,  elinde çay bardağının sıcaklığı, masal edasıyla aşiretin zor günlerini loş odanın gizemine fısıldar. Hasan Armağan amcam, sohbet zenginliği ve tatlı diliyle Panik köyündeki odanın bir köşesine zevkince yerleşip sohbetiyle gönlümü fethetmesini bilmişti.
             “1930 yılında Van ilinin Erciş ilçesine bağlı Dilan köyünde dünyaya gelmişim. Beş erkek üç kız kardeşli bir aileye mensubum. Brukan (Brukî) aşiretinin köken hakkında çok az bilgi sahibiyiz. Babamdan duyduğum kadarıyla aşiretimiz çok eskiden ‘Karakeçi’ denilen muhtemelen Suriye taraflarındaki bir kasaba veya bölgeden gelip Iğdır’a yerleşmişti. Aşiretimizin kışlağı 250-300 yıla yakın bir süreyle bugünkü Devlet Üretme Çiftliği sınırları içinde kalan arazilerdi. Burada 12 Burkan köyü vardı. Bugün Van, Iğdır ve diğer il ve ilçelerdeki Brukan aşireti mensupları işte bu 12 köyden çıkarak etrafa dağılmışlardır. Aşiretimiz uzun yıllar Rus yönetimi altında yaşadı. Yaz aylarında Erivan yakınındaki Axmaxan yaylasına giderlermiş. Soyadı Kanunu çıktığı zaman babalarımız bu yaylanın adını yani “Armağan”ı kendilerine soyadı alarak bu özlemlerini telafi etmeye çalışmışlar. 
            1917’den sonra bölgede otorite boşluğu doğar. Her aşiret ve zümre can derdine düşer. Iğdır’dan ayrılan Brukan aşiretinin bir kolu tekrar Iğdır’a döner, Ermenilerden boşalan Tecirli, Alut ve Panik’e yerleşirler. (1930-32) 
            Ağa ve Beyleri Sürgün Yasası uygulamaya konunca babam yakalanmak korkusuyla 1927 yılında Erciş bölgesini terk edip Iğdır’a gelir, Aras nehrini geçerek Sovyetler Birliğine sığınır. Yakalanıp casuslukla suçlanır. Özbekistan’ın Taşkent şehrinde 5.5 yıl sürgün yaşadıktan sonra bir yolunu bulup tekrar geri döner. 
              Hasan Armağan konuşmasını Hüsnü Bingöl’e getirir:
              “Hüsnü Bingöl’ün göze çarpan yukarı kıvrık bıyıkları vardı. Çizme giyerdi. Şapkasını gözlerini örtecek şekilde aşağı doğru meyleder, gizli bir perdenin arkasından izliyormuş gibi ahaliyi yakın takibe alırdı. Yürüdüğü zaman finosu arkasından ya da önünden gider, sokaktaki insanlar korku ve saygıyla yol açardı. Hüsnü Bingöl’ün gözleri sürekli insanların üzerindeydi. Kim Iğdırlı kim Iğdırlı değildi hemen fark ederdi. Hatta bir keresinde şehir merkezinde gördüğü bir yabancının arkasına polisleri takmış, gerçekten de yakalanan bu yabancının casusluk için şehirde olduğu anlaşılmıştı.”
            “İNZİ ÇUR DUR!” 
             Hasan Armağan anlatır:
             “İnzi çur dur!”  Ermenice bir ifadedir. “Bana su verin!” anlamına gelir. Köyümüz sınır boyuna yakın olduğu için sık sık casusluk olaylarına şahit oluyorduk. Bir gün iki jandarma uzun boylu, esmer bir Ermeni’yi aralarına almış götürüyorlardı. Köyümüze yakın giderken bizlere yalvararak “İnzi çur dur!” diye seslendi. Köyün yaşlıları Ermenice biliyordu. Su ve kavun getirdiler. Genç adam yere çömeldi, kavunu dilimleyip yedi. Çok geçmeden Jandarmalar silahla dürterek genç adamı önlerine kattılar, Iğdır’a doğru yola çıktılar.”
             BUGÜN ZENGİN YARIN YOKSUL
             1917 Rus Devrimi yepyeni bir dönem açar. Lenin’in direktifi ile Rus orduları Güney Kafkasya’dan çekilir. Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan Cumhuriyetleri kurulur. 1917-1920 yılları Iğdır için İç-Savaş ve Kaça-Kaç anlamına geliyordu. Azerbaycan’ın zengin iş adamları Sürmeli (Iğdır) ve Nahcivan’daki Azeri kardeşlerine ve Osmanlı ordusuna yardım eli uzatıyor ancak bu yardımların çoğu heba oluyordu. Bu dönemi okuyucularıma daha iyi aktarabilmek için Mecit Hun ve Hasan Armağan’ın anılarından birer kesiti aktaracağım. Bunun Hüsnü Bingöl ile ilgisi nedir diye sorabilirsiniz. Sovyetlerin 1920 yılında Azerbaycan’ı ele geçirmesiyle zengin Azeri ahali akın akın Iğdır’a kaçar. Kimi Aras nehrinin coşkun sularına kapılıp boğulur, kimi aileler dağılır. 1930’lu yıllardan sonra parçalanmış aileler sendromu Iğdır’ı çok yoracaktır. Hüsnü Bingöl’ün haberi olmadan sınırı geçip ailelerine ulaşmaya çalışan birçok Iğdırlı ya Sovyet Askerlerince ya da Hüsnü Bingöl’e bağlı istihbarat elemanlarınca yakalanır, casuslukla suçlanırlar. Birçok suçsuz insan haksız yere ya hapis yatar ya da infaz edilirler.    
            Mecit Hun anılarında şöyle yazar:
             “Iğdır ovasındaki köylerini terk eden Azeriler için en emin yer İran idi. İran’ın batısındaki Maku, Hoy, Merend, Tebriz civarında yaşayan İran Azerilerine sığınıyor ve Iğdır’ın durumunu buradan izliyorlardı. Bu yüzden Azeri yerleşim merkezleri ve köyleri tamamen boşalmıştı. Azeri halkın İran’a göç etmesinde aşiret milislerinin büyük yardımı olmuştur. Bir kısım Azeri halk tanıdıkları Kürtlerin yanında haftalarca ve hatta aylarca kalmış ve güvenli bir şekilde gidecekleri yere ulaştırılmışlardır. Bu sırada Nahcivan ve kısmen Azerbaycan’da hareket halinde bulunan Osmanlı Ordusunun iaşesinin ikmal ve temininde ciddi sıkıntılar vardı. Devletin kaynakları kurumuş ülke baştanbaşa işgal edilmiş olduğu için bu büyük coğrafyada erzak temini büyük bir problemdi. Azeri halk kıt kanaat temin ettiği yiyeceğini askerle paylaşıyordu. Azerbaycan zenginleri Osmanlı ordusuna erzak yetiştirmenin yanında Kürt milis güçlerini de destekliyorlardı. Merhum Hacı Zeynel Abidin Tağıyev ( Bakü petrol sanayicisi) on binlerce teneke kavurmayı cephelere gönderiyordu. Bu kavurmaların bir bölümü istasyonlarda fazla bekletildiğinden bozulur, Baharlı Mahallesi ile Melekli köyü arasındaki arazide açılan çukurlara gömülür.  Teneke kalıntıları yıllarca kaldığından bu bölgeye halk arasında TENEKELER mevkii adı verilir.”
           LENİN ZAVOD PA NEFTİ (LENİN RAFİNERİSİ)
           Bir zamanlar Azerbaycan’ın en zengini Hacı Zeynel Abidin Tağıyev, 1920 yılında Sovyetlerin tüm servetine el koymasıyla bir günde kaybeder. Hasan Armağan’ın anlattığı bir anekdot bu trajik durumu gözler önüne serer:
             “1917 Rus Bolşevik devrimini izleyen günlerdir. Bakü’de Hacı Zeynel Tağıyev isminde çok zengin bir Azeri vardır. Sahibi olduğu petrol kuyuları ve fabrikaları sayesinde büyük bir servet edinmiştir. Hacı Tağıyev zengin olduğu kadar cömerttir de! Her yıl binlerce Ruble tutarındaki yardımı İslam âleminin kutsal yerlerine hibe eder.
            Ancak bir gün Bolşevikler iktidara gelir, Hacı Tağıyev’in petrol kuyuları ve fabrikalarına el koyar. Hacı da bir barakada mütevazı bir hayat yaşamaya başlar.
            Bir gün yeni yönetim fabrikayı çalıştırmakta zorlanır. Dişliler dönmez, üretim aksar. Yardım etmesi için Hacı’yı getirirler. Hacı Tağıyev, bütün yaşamı ve enerjisini vererek inşa ettiği fabrikanın kapısından buruk bir duyguyla içeri girer. Gözlüğünü takar, avucunun içi gibi bildiği makinelerin arasında dolaşır, o dişli bu cıvata derken makineler büyük bir gürültüyle çalışmaya başlar.
           Hacı, yorgun ve mutlu, elleri yağa bulanmış halde fabrikadan çıkar, bir gence seslenir:
“Ay oğlum! Elime bir su dök!”
“Hacı, Lenin Yoldaş adamın eline su dökmeyi qadaxan (yasak) eyliyip.”
Hacı Tağıyev başını üzüntüyle sallar:
“He oğul he!”
Yağlı ve kirli ellerini yıkar, gözlüğünü temizler. Derin bir ah çektikten sonra gözlüğünü takar, fabrikanın giriş kapısındaki levha üzerindeki yazıyı okumaya çalışır ancak okumakta zorlanır.
Genç adama seslenir:
“Ay oğul! Hele bu yazıyı oxu! Ne yazır orada?”
“Hacı orada yazır: Lenin Zavod Pa Nefti.”
“Ay oğul yanlış olmaya, hele bir daha oxu.”
“Lenin Zavod Pa Nefti”
“Vay! Vay! Ay oğul! Menim her şey yadımda, kime ne satmışam kimden ne almışam hammısı eyice yadımdadır. Ama bu ‘Lenin’ kimdi, men bu zavodu ne zaman ona satmışam hiç yadıma gelmir...”
“Ola ki emmi sen rüyanda satıpsan...”
 “He oğul he!”
Rivayet olunur ki Hacı Tağıyev, başını sallaya sallaya oradan ayrılır, bir hafta sonrada kahrından ölür.”
          SELAHATTİN EYYUBİ KÜRT MÜ?
           Hüsnü Bingöl zaman zaman çok sevdiği dostlarına evinin kapısını açar. Onlarla derin ve hoş sohbetlere dalar. Bir gün Hasan Armağan bir çocuk olarak babası Merhum Hacı Abdullah Armağan’la birlikte Hüsnü Bingöl’ün evine gider. O gün yaşadıklarını şöyle anlatır:
“Bir gün babamla Hüsnü Bingöl’ün Doğubayazıt caddesindeki evine misafir olduk. Sessiz bir şekilde bir köşede oturmuş, babamla Hüsnü Bingöl’ün konuşmalarını dinliyordum. Nasıl olduysa konu Selahattin Eyyubi’den açıldı. Babam gurur ve ısrarla Selahattin Eyyubi’nin Kürt olduğunda iddia etti. Hüsnü Bingöl aynı kararlıkla bunu reddedip, Selahattin Eyyubi’nin Türk olduğunu savundu. Babam kendine güvenli bir şekilde Hüsnü Bingöl’e döndü:
“Beyim, sizinle mercine (iddiasına) girelim!” 
“Tamam!” 
“Ben Selahattin Eyyubi’nin Kürt olduğunu kanıtlarsam bana bir tabanca vereceksiniz, kabul mü?” 
“Kabul!” 
Eve döner dönmez babam bütün kitaplarını masanın üzerine döktü. Bir yandan sayfaları karıştırıyor, bir yandan da “Bir yerde okumuştum ama nerede?..” diye kendi kendine söyleniyordu. Tesadüfen o cümleyi ben buldum. Bir kitapta şöyle bir cümle vardı: 
“Selahattin Eyyubi, şimşir-i merg (ölüm kılıcına) karşı qafese sine-i Kurdi (Kürt göğsünü) vererek düşmanlarına karşı zafer kazandı” 
Bu cümleyi yüksek sesle okuduğum zaman babam sevincinden nerdeyse ağlayacaktı. Birkaç gün sonra elimizde kitap tekrar Hüsnü Bingöl’ün evine gittik. Hüsnü Bingöl kitabı eline aldı, şaşkın fakat tatmin olmuş bir şekilde konuştu: 
“Hoca, iddianı kanıtladın! Allah’a şükürler olsun ki okumamışın yoksa bu milletin başına bela olacaktın!” 
Hüsnü Bingöl babama kundaklı bir tabanca hediye etti.
           HÜSNÜ BİNGÖL’ÜN SAĞ KOLU: DURAK ELBRUZ
           Hüsnü Bingöl Iğdır’a yerleşince ailesine göz kulak olacak bir elemana ihtiyaç duyar. Bunun Iğdırlı olmamasına özen gösterir. Bu arayış içinde Durak Elbruz’u tanır ve sağ kolu olarak görevlendirir.
          Durak Elbruz, 1908 Erzurum ili Aşkale ilçesi Cinis (Ortabahçe) köyü doğumludur. Çocukluğunda Ermeni komitacıların sivil ahaliyi camiye kapatıp yakmasına şahit olur. Bu onda bir travma yaratır. 1928 yılında askerlik görevini Aralık (Başköy) ilçesinde yapar. (Aralık bugün Iğdır iline 46 km mesafede bir ilçedir. O yıllar Iğdır ve Aralık, Kars iline bağlı ilçeler konumunda idiler.) 
          Askerlik görevini yaparken Hüsnü Bingöl’ün bahçesindeki cezaevinde görevli bir asker olur. Arada bir Hüsnü Bingöl’ün ev işlerine de yardımcı olur. Askerliğini tamamlayınca Hüsnü Bingöl, Durak Elbruz’u MAH bünyesine alır, ailesinin güvenliğinden sorumlu yapar. 
Durak Elbruz bu görevini sivil olarak devam ettirirken bir yandan da bağ ve bahçe işlerine merak sarar, Iğdır merkezde 49 yıllığına devlet arazisi kiralar.  Ancak Hüsnü Bingöl’ün vefatından sonra Hüsnü Bingöl’ün ismine karşı karalama kampanyası başlatan bürokrat ve siyasiler tarafından kira belgesi iptal edilir. Erzurum’a dönmek istemeyen Durak Elbruz, Aralık’a yerleşir. Kireç ocağı işletir ancak çok geçmeden aynı siyasi güçler bu kez kireç ocağını kapatırlar.  Bunun üzerine Türk-İran sınırında ticaret yapar. Bu yıllarda Durak Elburuz MİT’in kadrolu elamanı değildir ama MİT’le çalışmaya devam eder. MİT şöyle bir koşul koyar:
“Eğer yakalanmazsan bizim elemanımızsın ama eğer yakalanırsan biz seni tanımıyoruz.”
İnsanı ön planda tutan Durak Elburuz kişiliği ve yardımseverliğiyle Kürt ve Azeri ahalinin sevgisini kazanır. Hatta bir keresinde bir Kürt ailenin sürgün edilmesinin önüne geçer. Durak Elburuz 1984 yılında Aralık’ta vefat ettiğinde cenazesine askeri birlikler de katılır. 
            HÜSNÜ BEY’İN ATININ NALI
Bugünkü yazımı bir anekdotla bitirmek istiyorum:
        Hüsnü Bingöl öğleden sonraları evinden şehir merkezine finosuyla yürüyerek gidip belediye bahçesinde tanıdıklarıyla bir kahve içmeyi alışkanlık haline getirmiştir.
Ancak yağmurlu günlerde cadde çamurla kaplandığından atla gitmeyi tercih etmektedir. Yine böyle yağmurlu bir günde şehir merkezinden evine dönen Hüsnü Bingöl atından inince, çok sevdiği atının nallarından birisinin düştüğünü fark eder, yardımcısı Durak’a seslenir:
“Durak evladım, cadde boyunca şehir merkezine doğru yürü, düşen nalı bul. Bu nallar bu at için özel olarak yaptırılmıştır.”
Durak, “Baş üstüne efendim!” der, sokağa çıkar. Evden şehir merkezine giden yolun tamamen çamurla kaplı olduğunu ve bu işin üstesinden tek başına  gelemeyeceğini anlayan Durak, verilen emrin de hatasız  şekilde en kısa sürede mutlaka yerine getirilmesi gerektiğini de bildiğinden panikle önüne çıkan Bağır isimli birisini durdurur:
          “Bağır, elini çabuk tut! Hüsnü Bey’in atının nalı kaybolmuş. Bu cadde boyunca git, bulduğun nalı al getir!”
Verilen görevin Hüsnü Bey’le ilgili olduğunu duyan Bağır telaşla caddeye yönelir, nalı aramaya koyulur. Bin bir zahmetle çamurları ayağıyla, hatta eliyle yoklar, bu şekilde şehir merkezine kadar aramasını ciddiyetle devam ettirir ancak herhangi bir nal bulamaz.
“Mutlaka nalı bulmalıyım” diye kendi kendine söylenir, caddeyi sil baştan ters yönde giderek aramasını devam ettirmeye karar verir. Çamur yığınlarını dikkatle yoklayarak yol alırken arada bir başını kaldırır, etraftaki insanların ellerinde tuttukları nalla gurur ve huzurla yürüdüklerini görür, bir anlam veremez. Hatta birisi cebinden çıkardığı mendille elindeki nalı dikkat ve özenle temizlemektedir.
Hiçbir şeyden şüphelenmeyen Bağır kendi kendine söylenir: 
“Baxtavarlar! Herkesin elinde bir nal var ama ben bir nal bile tapamadım.”
Caddenin sonuna gelir, ancak hâlâ bir nal bulamaz. Korkuya kapılır.
“En iyisi Nalbant İbrahim’e gidip bir nal alayım.”
Alçak gönüllü ve eli açık Nalbant İbrahim, isteği sessizce karşılar, eliyle bir sandığı işaret eder:
“Get, oradaki sandıktan istediğin nalı al apar götür!”
Nalbant İbrahim bir yandan da kendi kendine söylenir:
“Bugün bütün şehir gelip menden bir nal istiyir, deyesen ne olup!”
Bağır elinde tuttuğu nalla Hüsnü Bey’in evine gider, dış kapıdan seslenir:
“Durak Bey, hardasan (neredesin), nalı buldum.”
Birden evin kapısı aralanır, Hüsnü Bey dışarı çıkar:
“Durak evladım ne oluyor, bugün bütün Iğdır kapıya gelip bu şekilde seni çağırıyor?”
Durak kızarır:
 “Efendim, emin olmak için nalı bulma görevini birçok insana vermiştim de!!”
Hüsnü Bey yüzünde yarı ciddi yarı gülümser bir ifadeyle tekrar eve girer.
Bu kez Durak, Bağır’a seslenir:
“Ay Bağır, nalı bulduk! Darıxlanma (meraklanma) artık. Evine get!”

Henüz yorum yapılmadı!

Bu içerik için yorum yapılmadı. Yorum yapmak için aşağıdaki formu kullanınız.

Yorum Yaz!

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
* İşareti olan alanlar gereklidir.

Kerbela

Kerbela Sayfası