Mücahit Özden HUN SİYAH, BEYAZ VE GRİ: HÜSNÜ BİNGÖL (8)
Tarih : 2019-07-29
Tüm Yazılar

Mücahit Özden HUN



   SİYAH, BEYAZ VE GRİ: HÜSNÜ BİNGÖL (8)

BÖLÜM 1
        HÜSNÜ BİNGÖL HEDEF TAHTASINDA
        İkinci Dünya Savaşı sona erir ama Türkiye’de sorunlar bitmez. Aksine siyaset dünyası daha da karışır, gizli ve açık hesaplaşmalar su yüzüne çıkar. Çok geçmeden 1923’den beri ülkeyi tek parti olarak yöneten CHP içinde muhalif sesler yükselmeye başlar. 1945-1950 arası yıllar bir anlamda Türkiye’nin çoğulcu demokrasiye geçiş için çektiği sancılı yıllardır. 
       14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan genel seçimlerde Demokrat Parti (DP) tek başına iktidara gelir. İnönü muhalefette kalır. O yıllar seçimlerde çoğulcu sistem uygulanmaktadır. Örneğin Kars on milletvekili çıkarmaktaydı. Hangi parti Kars’ta en yüksek oyu alsa tüm milletvekillerini de o parti kazanmış olurdu.  14Mayıs 1950 seçimlerinde CHP, Kars’ta en yüksek oyu alır. CHP listesindeki on milletvekillinin isimleri şöyledir:
• Fevzi Aktaş (8.Dönem milletvekili)
• Latif Aküzüm (Avukat)
• Sırrı Atalay (Hakim)
• Mehmet Bahadır (8. Dönem milletvekili)
• Abbas Çetin (Avukat)
• Veyis Koçulu (Tüccar)
• Esat Oktay (8. Dönem milletvekili)
• Tezer Taşkıran (8.Dönem milletvekili)
• Hüsamettin Tuğaç (8. Dönem milletvekili)
• Hüseyin Cahit Yalçın (8.Dönem milletvekili)
         50’Lİ YILLARDA KARS SİYASETİNİN GENEL DURUMU 
        Okuyucum bilmelidir ki bugün il statüsünde olan Iğdır ve Ardahan 50’li yıllarda Kars’ın birer ilçesiydi. Kars, etnik çeşitlilik bakımından Türkiye’nin en zengin illerinden biri durumundadır. Maalesef bu zenginlik daha çok olumsuz anlamda siyasete yansıdı. 
         Iğdır halkının dilinde uzun yıllar yer eden “O taylı, bu taylı” diye özetleyebileceğimiz bir tabir vardır. “Tay” taraf anlamına gelmektedir. Iğdır’ı ele alarak konuşursak,  1829-1917 yılları arasında Iğdır ve Erivan bölgesi Rus yönetimindeydi. 1920 yılında Aras nehri sınır olur, Azerilerin bir kısmı Aras’ın Türkiye tarafında (bu taylı) diğerleri Sovyetler Birliği tarafında kalır (o taylı). 
        1920-1937 yılları arasında Sovyetler Birliği tarafında kalan Azeriler, Aras nehrini geçip Türkiye’ye sığınırlar. Bu nedenle uzun yıllar Iğdır’da yaşayan Azeriler arasında “o taylı, bu taylı” ayrımı olur. Bütün bunların konumuzla ilgisi nedir diye soracağınızı biliyorum. “O taylı” olarak tabir edilen Azeriler, 1950 yılında Demokrat Partiye destek çıkarken, “bu taylı” Azeriler CHP’de kalmayı yeğler.  Bu durum sadece Iğdır için değil genel olarak Kars için de geçerlidir.
1950 seçimlerini CHP, Kars’ta tam liste kazanır. Çok geçmeden CHP listesinden milletvekili seçilen Latif Aküzüm, Abbas Çetin ve Veyis Koçulu CHP’den istifa eder, DP’ye geçerler (18.03.1952). 
         Üç milletvekilli, istifa gerekçelerini şöyle ifade ederler: “Bu partide (CHP) halen şef sisteminin devam ettiğini, namuslu ve dürüst vatandaşların fişlere raptedilip süründürüldüklerini, zümreci ve parçalayıcı zihniyetin Halk Partisinde benimsendiğini, son Kars il kongresinde bizzat genel sekreter Gülek’in mazinin ve halin suçluları ile el birliği ederek eski zihniyeti hortlatmaya çalıştığını …” 
         Durumu sizlere daha iyi anlatabilmem için milletvekillerinin zümre ve etnik aidatını vermek zorundayım. Lütfen bunu bir ayrımcılık veya zümrecilik olarak değerlendirmeyin. Açıklayacağım gerçekler 1950’li yıllarda açıkça yaşandı. Gizli, saklı yanı olmadı. 
1. Latif Aküzüm : Azeri  (1912 Ermenistan Şöregel doğumlu)
2. Abbas Çetin : Azeri (1914 Ermenistan Erivan doğumlu)
3. Veyis Koçulu : Karapapak (1891 Gürcistan Tiflis doğumlu)
        Doğum yerlerini dikkate alarak değerlendirdiğimizde her üç milletvekilinin de “o taylı” olduğunu görebiliriz. Aslında Azerbaycan doğumlu siyaset adamı Ahmet Ağaoğlu’nun kızı Tezer Taşkıran da onlarla birlikte hareket etmek ister çünkü kardeşi Samet Ağaoğlu DP’den Manisa milletvekili seçilmiştir. Ancak bir dönem önce CHP’den Kars milletvekili olarak hizmet verdiği için belki vefa duygusuna yenik düştüğünden CHP’den istifa etmez ancak Tezer Taşkıran 1954 seçimlerinde CHP’den kopar, DP’den aday olur. 
         Bu dönem aynı zamanda Kars bölgesinde zümreciliğin siyasallaşmasıdır. Özellikle 1954 seçimlerinde Iğdır’daki Kürtlerin en saygın ismi Abdürrezak Güneş’in Samet Ağaoğlu ve “o taylı” milletvekillerinin baskısıyla DP listesinden veto edilerek çıkarılması ve 1957 yılında Kars siyasetinde Kürtlerin en önemli ismi Sırrı Atalay’ın DP’li isimler (Enver Sever) tarafından iftiraya maruz kalıp Iğdır’da yargılanması bardağı taşıran son damla olur. “O taylı” Azeriler genellikle DP’ye, “bu taylı” Azeriler de CHP’ye yönelirler. Örneğin “bu taylı” olan Rıza Yalçın ve Mehmet Hazer, 1954 seçimlerinde CHP listesinden aday olurlar. Her ikisi de seçilir. (Rıza Yalçın’ın kızının Abdürrezak Güneş’in oğlu Cemalettin Bey’le evli olduğunu da bu arada hatırlatmak isterim.) 
           1950-1960 yılları arasında üç genel seçim olur: 1950, 1954 ve 1957. Her üç seçimde de CHP, Kars’ta çoğunluğu elde eder. DP, tek milletvekili dahi çıkaramaz. Kars, CHP’nin kalesi konumundadır. DP, her seçimde Kars için yeni bir siyaset uygulamaya koyar fakat her seferinde başarısız olur. Bu yüzden 1950 seçimlerinde CHP listesinden kazanan ve 1952’de DP’ye geçen üç milletvekilinin daha sonraki yıllar seçilmeseler de Kars’ta bir ağırlığı olur. Çok geçmeden Kars, Abbas Çetin-Sırrı Atalay çekişmesiyle zümre siyasetine yenik düşer. Bu siyasi kapışmada Abbas Çetin bir adım öndedir çünkü mensubu olduğu parti (DP) iktidardadır.
         DP, iktidar olunca, önüne koyduğu en önemli hedef tek parti döneminden ve misak-i millicilerden hesap sormak olur. Bunun Batı’daki temsilcisi İnönü Doğu’daki temsilcisi Hüsnü Bingöl’dür. Bu yüzden CHP’den istifa edip DP’ye katılan üç “o taylı” milletvekili, Hüsnü Bingöl üzerinde özel bir baskı ve sindirme politikasını uygulamaya koyarlar. O yıllar eğer Demokrat Parti’nin gücü yetseydi bir suç istinat edip İnönü ve Hüsnü Bingöl’ü rahatlıkla idam sehpasına gönderebilirlerdi. Gerçi, bu amaçla DP Tekirdağ Milletvekili Şevket Mocan, “Boraltan” yalanını uydurup İnönü’yü yargılatmak için harekete geçer ancak birileri Şevket Mocan’ın kulağına, “Teslim edilenler siyasi mülteci değil savaş suçlusu esirlerdir. Fazla seslendirirsen Türkiye savaş tazminatı ödemek zorunda kalır” diye fısıldayınca, Mocan,  meclis araştırması isteğinden vazgeçer. Aslında “Boraltan” yalanı sonraki yıllar da siyasete malzeme olmaya devam eder. 1965 genel seçimleri öncesinde İnönü’yü zora düşürmek için Adalet Partisi’nin yayın organı Adalet Gazetesi bu olayı tekrar gündeme getirir.
           Üç milletvekilinin istifası her iki partide de geniş tepki yaratır. Çok geçmeden iktidarı ele geçiren Demokrat Parti’de Samet Ağaoğlu’nun etrafında Azerbaycan kökenli milletvekillerinden oluşan bir grup meydana gelir. Kars ve ilçelerinde bürokrasi yeniden yapılanır. O yıllar Kars’ın ilçesi olan Iğdır da bu değişimden kaçamaz. DP yanlısı savcı, hakim, kaymakam ve diğer devlet görevlileri ilçenin iradesini ele geçirmek için hamle yaparlar ancak karşılarında bir engel vardır: Hüsnü Bingöl. Görev yıllarında en büyük baskıyı “o taylı” Azeri kökenli vatandaşlar üzerinde oluşturduğu ve Misak-i Milli prensiplerinden ödün vermediği için, Hüsnü Bingöl, çok geçmeden Samet Ağaoğlu ve arkadaşlarının hedefi olur. Hüsnü Bingöl’ü köşeye sıkıştırmak için fırsat kollamaya başlarlar. Bir gün o fırsat kendiliğinden doğar.
Mecit Hun anılarında Hüsnü Bingöl’ün içinde bulunduğu durumu şöyle ifade eder:
          “Hüsnü Bingöl çok partili döneme kadar görevini sürdürdü. Bu dönemde haber alma dışında kalan yetkileri kaldırıldığı için Hüsnü Bey’in etrafındaki dalkavuk çemberi de dağılmıştı. Askerlikten emekli olmuş, üniforma yerine sivil elbiseyle sokağa çıkar olmuştu. Artık eskisi gibi korkudan selam verenler ve yaltakçı takımı yoktu. Askerlikten emekli olduğu halde resmi üniforma ile dolaştığı ihbar edilmiş, savcılıkça polis marifetiyle mevcutlu olarak getirilip ifadesi alınmış, bunun ceza ile sonuçlanacak bir davranış olduğu hatırlatılarak serbest bırakılmıştı. Bu olay derhal halk içinde yayıldı. Demek ki Hüsnü Bey’i polis gözaltına alabiliyor, savcı ifadesine başvurulabiliyordu. Hüsnü Bey artık eskisi gibi esnafın arasından geçip belediye parkına gelme yerine ara sokakları tercih ediyordu. 
         Asıl görevinden de emekli olduğunda, iyice çökmüş, etrafında birkaç yakınından başka kimse kalmamıştı. Bir devir yani Hüsnü Bey Devri böylece kapanmıştı.
Bu kadar hayati yetkilerle mücehhez (donanmış) olup, insanların kaderini iki dudağı arasında tutan Hüsnü Bey’e çeyrek asırlık dönemi sırasında, emekli olduktan ve hatta vefat ettikten sonra hiç kimse bir yolsuzluk, suiistimal isnadında bulunamamıştır. Böyle önemli ve kritik görevlerde bulunup şaibe altında kalmayan ender insanlardandır. Iğdır’da vefat etti. Askeri mezarlığa defnedildi. Allah rahmet eylesin.”
          HÜSNÜ BİNGÖL’ÜN ÜZÜNTÜSÜ 
         Hüsnü Bingöl, eşi Münevver Hanım’ı 1947 yılında kaybedince üzüntüden sigaraya başlar. Müjgan ve Şükran isimli iki kızıyla baş başa kalır. Çocukların kendi aralarında “Erzincanlı teyze” diye çağırdığı bir kadını ev işleriyle ilgilenmesi için görevlendirir. Erzincanlı teyze 1953 yılında vefat eder. Siyasi rakipleri boş durmaz görev yetkisini sınırlandırmak için uğraşırlar. Hüsnü Bingöl 1953 yılı yaz ayında askerlikten emekli olduğu halde Binbaşı elbisesi giyerek sokağa çıkar. Siyasi düşmanları savcılığa suç duyurusunda bulunur, hakkında soruşturma açılır. Karizmasının ve etki gücünün yok olduğunu fark eden Hüsnü Bingöl kendini derin bir üzüntüye kaptırır. Ülkeyi büyük bir felaketten koruyan şahsiyet sıradan bir memura indirgenmek istenmektedir. Teselliyi sigarada arar. Her geçen gün sigara sayısını artırır. 1954 yılı sonbaharında kalp krizi geçirir. Bunun üzerine MAH (MIT) Iğdır’a bir yardımcı eleman gönderir. Hüsnü Bingöl Mayıs 1954’te emekliye ayrılır. 6 Şubat 1955 sabahı vefat eder.
            Hüsnü Bingöl’ün vefatını izleyen yıllar O’nun isminden ve mirasından nefret edenler, ellerindeki gücü kullanarak Hüsnü Bingöl ile ilgili tüm raporları, belgeleri ve dosyaları arşivlerden kaldırırlar. 2000 yılına gelindiğinde Hüsnü Bingöl, devlet arşivlerinde artık yoktur. Sanki öyle birisi yaşamamıştır. Kitap çalışması için halkın arasına karıştığımda Hüsnü Bingöl isminin halkın hafızasında ve yüreğinde yaşadığına tanık oldum. 2002 yılında yayımladığım Iğdır Sevdası kitabıyla Hüsnü Bingöl tarihteki onurlu yerini tekrar aldı.
          BÖLÜM 2
          HÜSNÜ BİNGÖL’ÜN KIZI ŞÜKRAN BİNGÖL ANLATIYOR:
          “Babam Hüsnü Bingöl 1.90 boyunda iri görünümlüydü. Göbeği yoktu. Dimdik durur ve özgüven dolu bir edayla yürürdü.
İlkokul öğrencisiydim. Babamın üstlendiği hassas görev nedeniyle, her gün bir askerin eşliğinde okula gider gelirdim. Yine bir gün okul dağıldıktan sonra dışarı çıkmış, beni götürecek askeri beklemeye koyulmuştum. Az ilerimde bir general ve bir albay sohbet ediyorlardı. Bir inzibat koşarak geldi, generale sert bir selam verdikten sonra, “Komutanım, sivil binbaşım, beni beklesinler, dedi!” General, yanındaki albaya dönerek,  “Kim bu sivil binbaşı?” diye sorunca Albay,  “Hüsnü Bingöl” demekle yetindi. Babamın adını duyunca onlara daha da yaklaştım.
         Babam uzakta görünmüştü. Dimdik ve ölçülü adımlarla yürüyordu. General babamı görünce, “Kim olduğu zaten gelişinden belli! Biz çöktük ama o hâlâ delikanlı!” dedi. Meğerse general ve babam, Harbiye Okulundan sınıf arkadaşıymışlar!
         Albay, “Ben de onun yürüyüşüne hayranım efendim!” dedi. Babam yaklaşınca hasretle kucaklaştılar. General, “Hüsnü Bey, eğer kız olsaydım sana aşık olurdum. Yaşlandıkça daha da yakışıklı oluyorsun,” dedi.
         Babam genellikle sivil giyinirdi. Arada bir hudut taburlarını ziyarete gittiğinde mecbur kalıp binbaşı formasını üzerine geçirirdi. Giyim kuşamına ve görünümüne son derece düşkündü. Bıyıklarını kıvrık tutmak ve saçına dalgalı motif vermek için özel maşası vardı.
          İLKOKUL YILLARIM
         Sınıf arkadaşlarımdan daha uzundum. 350 nolu Hidayet –benim numaram 351 idi- teneffüs aralarında peşime takılır, “Yalan söylüyorsun, sen sınıfta kalmışsın! O yüzden boyun uzun” diyerek bana takılırdı.
          İlkokul yıllarında unutmadığım bir isim Binbaşı Bekir Bey’in oğlu Turgut Sungar’dı. Yaşça benden büyüktü. O beşinci sınıftayken ben okula henüz başlamıştım. 
Babam bana güzel toplar alırdı. Ben de onları yanımda okula götürdüm. Teneffüs aralarında Turgut ne yapıp eder toplarımı ele geçirir, sağa sola tekmelerdi. Nazik toplarım şiddetli vuruşlara dayanmaz, yırtılırdı. 
           Uzun bir müddet korkumdan kimseye bir şey söylemedim. Her gün okula koltuğumun altında sağlam bir topla gidiyor, akşam da yırtık bir topla geri dönüyordum.
Dayanamadım, ağlar bir vaziyette babamın çalışma odasına gidip, “Baba, Turgut abi toplarımı patlatıyor! Okula gitmek istemiyorum” dedim. Babam gülümseyerek, “Öyle mi! Ben yarın onun kulağını çekerim” dedi.
        Babam, Turgut’u uyarmış olacak ki beni rahat bırakmıştı. Bir gün yanıma gelip,  “Babana şikayet etmişsin! Topunu yırtayım mı?” diye tehdit edince, “N’olursun Turgut abi, topumu patlatma” diye yalvardım. Halime acımış olacak ki bir daha bana yaklaşmadı.
İlkokula başladığım günlerdi. Bir asker, beni okula götürüp getiriyordu. Sonbahar günüydü. Hava yağmurlu ve soğuktu. Sabahleyin okula götüren asker, o gün teskere almış, memleketine dönmüştü..
         Biz çocuklar, tanıdık asker amcaların birdenbire gözden kaybolmasına bir anlam veremiyor arkalarından ağlardık. Bu yüzden babam, askerlerin bize “veda” etmesini yasaklamıştı. Sorulduğunda, “Asker amcan birkaç gün sonra geri gelecek!” diye cevap alırdık.
        O gün beni okuldan alması için başka bir asker görevlendirilmişti. İşini ciddiye almayan asker beni okulda bulamayınca (!) eve geri dönmüştü. 
Okul dağıldıktan sonra her zaman ki gibi dışarı çıkıp bahçe kapısı önünde beklemeye koyuldum. Gelen giden yoktu. Hava yağmurluydu, beklemeden ağır adımlarla eve doğru yola çıktım. Doğubayazıt Caddesindeki caminin önüne geldiğimde durakladım. Caminin bahçesinde sürekli bir tabut olurdu. Ben bu tabuttan çok korkardım. Eve gitmem için başka yol da yoktu.
        Bir evin köşesine sığınıp korkuyla beklemeye başladım. Babam eve dönmediğimi fark edince askeri çağırıp sormuş. “Gittim ama kimse yoktu!” cevabını alınca, Eşref Kaya’yla birlikte panik halinde sokağa çıkmış.
         Duvarın dibine sinmiş, yağmurdan korunmaya çalışıyordum. Babamın geldiğini görünce sevinçle ona doğru koştum. Babama sarılıp, “Baba, biliyor musun, az kalsın bir kurt beni yiyecekti” dedim. Babam, “Vah vah! Öyle mi!” diyerek beni kucakladı.
         “Evet, hem de kulakları kırmızı gözleri mavi, benim kadar kocaman bir kurt!” dedim. Babam, Eşref Kaya’ya, “Duydun mu abisi! Kurt az kalsın kızımızı yiyecekmiş” dedi. Babamın ilgi (!) gösterdiğini görünce yalanımı daha da abartılı söylemeye devam ettim.
          Evde babam anneme, “Münevver iyi ki gitmişim. Yoksa kırmızı kulaklı bir kurt kızımı yiyecekti” dedi. Annem yanıma gelip,  “Sus bakayım terbiyesiz! Şehirde kurt ne arar... Eğer böyle yalan konuşursan büyüdüğün zaman kimse sana inanmaz” dedi. Annem kızgınlığını alamadı, babama döndü sinirli sinirli,  “Bu kızı yalana alıştırıyorsun! Sonra daha neler başımıza getirecek Allah bilir!” dedi. Eşref Kaya araya girip annemi teskin etmeye çalıştı. O günden sonra bir daha yalan konuşma cesaretini kendimde bulamadım.
         ZİNNET HANIM (KAKİOĞLU)
         Bitlisli Mehmet’in (Kakioğlu) eşi Zinnet Hanım’ın bize çok emeği geçmiştir. Aslen Hınıslı olan Zinnet Hanım’ın ailesiyle annemin ailesi birbirleriyle iyi tanışırlardı.
Zinnet Hanım evlendiğinde babam Hınıs’ta Yüzbaşı olarak görev yapıyormuş. Düğüne davet edilenler arasında o da varmış. Babam o gün başından geçen şu ilginç olayı hep gülerek anlatırdı:
          “Yanımda sivil giyimli teğmen arkadaş, düğün yerine gittik. Bize hürmet edip başköşeye oturttular. Teğmen arkadaş düğün için takım elbise diktirmişti. Yeni elbiselerini fiyakalı fiyakalı çekiştiriyor, gelen gidenin dikkatini celp ediyordu.
         Yemek zamanı, önümüze Bitlis köftesi servisi yapıldı. Teğmen arkadaş, içi erimiş yağ dolu köftelerin dikkatsiz ısırıldığı zaman ne kadar tehlikeli olabileceğinden habersizdi. İştahla kuru köftelerden (!) birine uzandı. Gönül rahatlığıyla sertçe ısırdı. Köftenin içinde sıkışan yağ, fıskiye gibi Teğmen arkadaşın üzerine yayıldı. Gıcır gıcır takım elbisesi, yağ lekeleriyle delik deşik olmuştu. Kulağıma uzanarak, “Senin yüzünden elbisemi rezil ettim” dedi. Birbirimize gülümseyerek bakakaldık”
Mehmet Efendi mert ve sözünün eri bir adamdı ama çapkınlığını bilmeyen de yoktu. Eline para geçti mi uzun bir yolculuğa çıkar, gözden kaybolurdu. Böyle günlerde babam, Zinnet Hanım’ın yanına bir asker gönderir, evin ihtiyaçlarını temin etmeye çalışırdı.
        O yıllar insanlar akşam oldu mu evlerine girer, kapıyı arkadan sıkıca kapatırlardı. Lamba ve mum ışığında bir odada toplanan ev halkı, yabancı birisinin kapıyı zorlayıp onlara kötülük yapmasından endişe ederler; yemeklerini yer, uykuya çekilirlerdi. Bu durum evinde erkeği olmayan kadınlar için daha da vahim hal alırdı. Bu duruma alışamayanlardan birisi de Zinnet Hanım’dı.
        Babamın vefatında sonra Zinnet Hanım’ın çok yardımını gördük. Zinnet Hanım, iki genç kızın evde yalnız kalmasını istemediğinden bizimle yatıp kalkıyordu. Iğdır’dan ayrılıncaya kadar Zinnet Hanım’ın gösterdiği yakınlık ve vefa duygusunu yıllar sonra bile unutmuş değiliz.
          ANNEMİN VEFATI
           Annem 1947 yılında genç yaşta (35 yaş civarı) zatürreeden öldü. Melekli yolu üzerinde, Ordu Evi’ne bitişik mezarlıkta yer kalmadığından, babam, komşu bahçeden bir mezar yeri satın alıp annemi oraya defnettik.
            Annemin vefatında ilkokulu yeni bitirmiştim. Acı olay hepimizi derinden sarsmış, aile düzenimizi alt üst etmişti. Bu yüzden ortaokula devam etme şansım olmadı. (Ortaokulu sonraki yıllar dışardan bitirdim.)
 Babam ikinci evliliği hiçbir zaman düşünmedi. Bir anne gibi bize kol kanat gerdi.
         Iğdır’da çeşit çeşit hastalıklar boy gösterirdi. Bunların içinde “sıtma” başlı başına büyük bir tehditti. Sıtmadan korumak için, yaz aylarında, babam, ellerimizi ve yüzlerimizi kapatır, içinde sivrisineğin olmadığı cibinliklere kendi eliyle yerleştirirdi. En büyük korkusu, kızlarının tehlikeli bir hastalığa yakalanması, onlara gereken ilgi ve ihtimamı gösterememesiydi.
          Babam ilk kalp krizini 1954 yılının sonbaharında –vefatından altı ay önce geçirdi. Doktorlar, babamın tavsiyesine uyarak hastalığı bizden sakladılar. Ama içgüdülerim babamın ciddi bir hastalığa yakalandığını söylüyordu. İlaç prospektüslerini açıp okuduğumda, hepsi kalp ile ilgili notlar düşmüştü. Bir gün babama:
“Baba, doğru söyle yoksa kalbinde bir rahatsızlığın mı var?”
“Hayır, kızım! Onu da nereden çıkarıyorsun?”
“İlaç prospektüslerinde ‘kalp rahatsızlığı’ diye not düşmüşler...”
“Güzel kızım, kalp ilacı sadece kalp hastasına verilmez ki... Bazen de soğuk algınlığı tedavisinde kullanılır.”
Babam bu sözleriyle hastalığını bizden ustaca saklamayı başarmıştı. Her gece gizliden babamın odasına girer onun nefes alışını dinlerdim. Babam, askerlikten kalma alışkanlık olsa gerek, tavşan uykusuna yatardı. En ufak gürültüde gözlerini açar, etrafını kolaçan ederdi. Bir gün beni yakaladı:
“Kızım ne yapıyorsun?” diye sordu.
Utancımdan “Anne!” diye bağırıp odadan kaçtım.
         Babam iki üç hafta yatakta kaldı. Babamın başucundan ayrılmayanlardan birisi de Bitlisli Mehmet Efendi idi. İlk üç kritik geceyi babamın yanında birlikte sabaha kadar nöbet bekleyerek geçirmiştik. Mehmet Efendi, babama moral desteği olup hızla toparlanmasında yardımcı olmuştu.
          Babam, ilk krizden yavaş yavaş toparlandı. Artık, çok sevdiği çarşı yürüyüşüne çıkabiliyor, huzurlu ve mutlu eve dönüyordu. Doktorların tavsiyesine uyup Milli Emniyet Müfettişliği görevinden emekliye ayrıldı.
          Babam kolay kolay hastalanmaz, savaş yıllarından kalma küçük bir romatizma ağrısı dışında şikayeti olmazdı.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında bir cepheden ötekine koştururken, bazen günlerce sulak ve bataklık arazilerde yatıp kalkmak zorunda kalmıştı.
Yılda bir kez vücudunun bir yerinde “sanki iğne batıyor” diye tanımladığı romatizma ağrılarına yakalanırdı. Bir keresinde de şiddetli bir zatürree yakalanmıştı:
İngiliz heyet Iğdır’a gelmişti. Babam heyete eşlik edip sınır boylarını teftiş etmiş, motosikletlerle Ağrı Dağı’na oradan da Aras’ gitmiş, nehirde yıkanmıştı. Akşamleyin serin rüzgâra karşı yolculuk yaptıkları için, babam şiddetli soğuk algınlığına yakalanmıştı. Günlerce yatakta ateşler içinde yattı.
            BABAMIN VEFATI
             Demokrat Parti’nin (DP) Pazar günü yapılması beklenen ilçe kongresinin çok çekişmeli hatta kavgalı geçeceği tahmin ediliyordu. Bu yüzden partinin ileri gelenleri babamın yanına gelip, “Bey Amca, siz kongrede olursanız kavga olmaz!” demişler. Babam da onların hatırını kırmayıp, “Olur, gelirim” diyerek söz vermiş.
Cumartesi akşamıydı. Müjgân’ın bademcikleri iltihaplanmıştı. Babam, en ufak rahatsızlığımızda üzerimize titrer, yatağa koyup başucumuzda beklerdi. Hele Müjgân’a karşı aşırı bir sevgisi vardı.
            Müjgân ekşi nar yediği için boğazı tahriş olmuştu. Öksürük nöbetlerinin birinde tükürüğünde kan çıkınca babam telâşa kapıldı. Müjgân’ın, o yılların en çok korkulan hastalığı vereme yakalanmış olabileceği kuşkusuyla babam nöbetçi eri Dr. Necdet Koçak’ı getirmesi için gönderdi.
(Dr. Necdet Koçak, yedek subaylık hizmetini Iğdır ve Doğubayazıt’ta yapan genç bir doktordu. Sonraki yıllar profesör olan Dr. Necdet Koçak, bir ara da Çapa Tıp Fakültesi dekanı oldu.)
          Tuzluca’da iki aşiret arasında kavga ölümle neticelendiğinden, Dr. Necdet Koçak, hükümet tabibi sıfatıyla savcıyla birlikte Tuzluca’ya gitmek zorunda kalmıştı.
Dr. Necdet’in hanımı eve gelen askere, “Doktor Tuzluca’dadır. Ne zaman geleceğini bilmiyorum!” diyerek geri göndermişti. Babam, Müjgân’ın sağlık durumu hakkında derin bir kaygıya kapıldığı için, eli boş dönen askere, “Git kapıda bekle! Saat kaçta gelirse hiç bekletmeden al getir. Kim hasta, diye sorarsa ‘komutanım’ diye cevapla” diyerek onu geri gönderdi.
          Dr. Necdet Koçak sabah üçe doğru eve gelmiş. Kapıda kendisini bekleyen asker, “Komutanım hasta. Acele eve gelmenizi istiyor” demiş. Dr. Necdet bu söze inanmamış: “Hasta olan komutan değil kızlardan birisi olmalı. Hüsnü Bey, öyle nazik bir insandır ki, kendisi ölüm yatağında olsa bile gece yarısı doktoru rahatsız etmez. Ama kızları için yapar!” diye cevaplamış.
Babam, doktoru kapıda karşılamış. Doktor:
 “Hasta olan Müjgân, değil mi?”
“Size yanlış bilgi verdiğim için beni bağışla. Siz de yakında baba olacaksınız. O zaman beni anlarsınız”
           Doktor, Müjgân’ı kontrol etti, “Korkacak bir şey yok! Boğazındaki kılcal damarlardan birisi çatlamış” deyince babam rahatladı. Doktor, bir anda yüzünü babama çevirdi. Babamın rengi hiçte iyi değildi. Yatağa uzatıp tansiyonunu ve vücut ısısını ölçtü. Doktorun yüzü birdenbire endişeyle gerilmişti:
.“Sizi iyi görmedim. Yarın (Pazar) kesinlikle dışarı çıkmayın!”
 “Mecburum. Arkadaşlara DP kongresine katılmak için söz verdim”
            “Kesinlikle olmaz! Kapının önüne yatarım, üstüme basmadan sokağa çıkmanıza izin vermem” dedi. Doktor, babama birkaç iğne yaptıktan sonra evden ayrıldı.
Müjgân hasta olduğu için Muhittin dayımın hanımı onun bakımıyla ilgilenmek için bize misafir olmuştu. Üvey annesiyle geçinemeyen amcaoğlu Fikri de bizde yatıp kalkıyordu.
            Babam erkenden uyanırdı. O Pazar sabahı da erkenden uyanmış, kahvaltısını yaptıktan sonra, dayımın hanımını, “Gelin hanım, önemli bir iş için benim saat 9’da evden çıkmam gerekir. Eğer uykuya dalarsam uyandır” diye tembihlemiş. Sonra da eline gazeteyi alıp divana uzanmış.
Saat 9’a doğru yataktan kalktım. Üzerimde geceliğim vardı. Yengem mutfakta işe daldığından babamın tembihini unutmuş gibiydi. Babamı uyandırmak için yanına yaklaştım. Bir elinde gözlük bir elinde gazete sessizce uzanmıştı.
         “Baba saat 9’a beş var! Uyan!” dedim. Babamdan ses çıkmadı. Tuhaf oldum. Sandalyede oturan Fikri abinin yanına gittim. Dilim tutulmuştu. Hiçbir şey söyleyemeden kolunu çekiştirip durdum.
         “Ne var?” diye sorunca babamı işaret ettim. Fikri abi babama yaklaştı, “Galiba ölmüş!” dedi. Müjgân’ın yatağına doğru koştum. O an dilim açılmıştı:
 “Müjgân babama bir şeyler oldu!” Müjgân hasta yatağından sıçrayıp koştu, babama sıkıca sarıldı. Babam henüz hayatta olduğundan gücü yettiğince o da Müjgân’a sarılmıştı. Bu sahneden paniğe kapılıp, caddeye koştum. Kapıda Dr. Necdet Koçak’la yüz yüze geldim. Doktor, babam dışarı çıkmasın diye erkenden eve gelmişti.  “Doktor çabuk yetiş! Babam ölüyor!” dedim.
 
 
           Doktor babamın göğsüne iğne yaptı. Ama tüm çabalara rağmen babamı kurtaramadı. Babam, 6 Şubat 1955, Pazar günü saat 9’u 5 geçe, 63 yaşında vefat etti.
Babamın naaşını Ağrı’daki aile mezarlığına götürmek istedik ama Iğdırlı dostların ısrarı üzerine Melekli yolu üzerindeki Askeri Mezarlığa defnettik. Nişanlandığı zaman, kayınpederi babama güzel bir kol saati hediye etmişti. Bir gece önce, saati eline alıp, “Bu saat yıllardır hiç hata yapmadan tıkır tıkır çalıştı” demiş, yaylı mekanizmasını kurmuştu. Babam vefat ettiğinde garip bir şekilde yıllardır hiç aksamayan saatte 9’u 5 geçede durmuştu!
           Babam 20 yıl boyunca orduda subay olarak hizmet verdikten sonra, 1931 yılında Süvari Binbaşı olarak kendi rızasıyla emekliye ayrılmıştı. 1932’den başlayarak, ilk kalp krizini geçirdiği 1954 yılının sonbaharına kadar, 23 yıl süreyle Iğdır Milli Emniyet Müfettişi olarak hizmet verdi.
Babamın vefatının üzerinden altı ay geçtikten sonra, iki kardeş Iğdır’da yalnız kaldık. Dayanamayıp İstanbul’daki dayı ve halalarımıza yakın olmak düşüncesiyle Iğdır’dan ayrılmak zorunda kaldık.
            ENİS ENİŞTEMİN VEFATI
            Şamil dedemin oğlu Enis, halamla evliydi. Aile içinde kendisini “Enis Enişte” olarak çağırırdık. Babamla birlikte –öz amca çocukları- Trablusgarp cephesinde savaşmışlardı Bir saldırı sırasında Enis Enişte yaralanınca, babam onu atın üzerine koyup, ateş hattından geçirerek cephe gerisine götürmüş; hayatını kurtarmıştı.
Enis Enişte Yarbay olduğu bir gün Keskin ilçesinde tatbikata çıkmış. Akşamleyin arkadaşlarıyla birkaç el tavla oynadıktan sonra, çadırına istirahate çekilmiş. Çadırın önünden geçen doktora seslenip, “Doktor bey, başım ağrıyor!” demiş. Doktor, çantasından çıkardığı birkaç aspirini Enis Enişteye uzatmış.
Sabah olunca, tüm birlikler hazır vaziyette Enis Enişteyi bekliyormuş. Yarbayın gelmediğini merak eden bir subay çadıra doğru koşturmuş, kapıyı araladığında Enis Eniştenin ölü bedeniyle karşılaşmış.
         Otopside Enis Eniştenin de babam gibi kalp krizinden öldüğü anlaşılmıştı. Doktorun verdiği aspirin midesine inmeden boğazına takılmış, öylece can vermişti.
         BABAMIN GÜNLÜK YAŞANTISI
         Erkenden uyanırdı. En büyük zevki kahvaltısını yatakta, tepsi içinde yapmaktı. Duşunu aldıktan sonra dışarı çıkar, kasaba merkezinde turladıktan sonra Belediye bahçesindeki kahvehaneye uğrar, halktan dostlarıyla çay ve kahve içer, evin yolunu tutardı. Saat 1’e kadar çalışma odasına çekilir, ciddiyet ve disiplin dolu bir ritimle çalışırdı. Öğlen yemeğinde odasından çıkar, aile sofrasındaki yerini alırdı.
         Yemek konusunda seçici değildi. Önüne konan her türden yemeği zevkle yerdi. Eğer yemeğin kalitesinde sorun varsa, ses çıkarmaz, “Çocuklar size afiyet olsun!” diyerek masadan kalkardı. Eğer biz, “Baba yemeği beğenmedin mi?” diye sorsak, babam, “İştahım yok!” diye geçiştirirdi.
          Yemekten sonra bir köşeye çekilip gazetesini okur, tekrar odasına girer, Çalışmasına kaldığı yerden devam ederdi. Saat 5’e doğru soğuk duş alıp dışarı çıkardı. Kasaba merkezinde dolaştıktan sonra geri gelir, kısa sohbet faslından sonra çalışma odasına çekilir, gece 1’e kadar aralıksız çalışırdı.
Akşamları yemek yemezdi. Hafif türden mezeleri bir kadeh rakıyla atıştırır, çalışmasına devam ederdi. Sigara tiryakisi idi. Günde üç pakete yakın tüketirdi.
Bazı günler Rusça çalışırdı. Rusçayı iyi konuşurdu ama telâffuzunu ve dilbilgisini geliştirmek için haftada birkaç gün çalışırdı. Bize Rusça hikayeler okurdu. Anlamasak da dikkatle dinlerdik. Okuduklarını Türkçeye çevirir, dikkatimizi üzerinde toplardı.
         Babam, az da olsa İngilizce, Almanca ve Fransızca bilirdi. Kürtçeyi de günlük konuşmaları sökecek kadar hem anlıyor hem de konuşabiliyordu. Babamın Kürtçe konuşmasını çok garipserdim. Her iki kelimden birisi mutlaka Türkçe olurdu.
         Çocukken cin fikirliydim. Bir gün, babama, “Baba, Kürtçede ‘Efendim’ kelimesi var mı?” diye sordum. Babam bocaladı, “Bilmem, dedi, niçin soruyorsun?” 
“Çünkü Kürtçe konuşurken hep ‘Efendim’ diyorsun da...”
         Babaannem Kürt’tü. Fakat babam, ailesinden uzak büyümüştü. Kürtçeyi görevi nedeniyle bulunduğu Ağrı’da öğrenmişti.
         ÇOCUK SEVGİSİ
         Babam çocuklara düşkündü Karşısına alıp büyük insan edasıyla konuşturmaktan özel zevk alırdı.
Doğubayazıt Caddesinde, Şeyh Xano’nun evinin tam karşısında Arap Hüseyin’e ait Rus yapısı bir evde oturuyorduk. (Bu bina sonraki yıllar postane oldu.)
Babamın çalışma odasının penceresi sokağa bakardı. Dışarıda olup bitenlere arada bir göz atar, çalışmasına öylece devam ederdi. 
Bir gün mahalle çocukları sokakta oyuna dalmışlardı. Sağa sola koşturuyorlar, bağırıp çığırıyorlardı. Babam kafasını pencereden dışarı uzattı, ter kan içinde kalmış bir çocuğa:
         “Evladım çok terledin! Hasta olacaksın! Git annen sırtına ter bezi koysun!” dedi. Çocuk babamın söylediklerinden bir şey anlamadığı için oyun oynamaya devam etti. 
         Bu konuşmayı duyunca babamın yanına gidip, gülerek, “Baba onlar ter bezinden anlamazlar ki!” dedim.
         ERZİNCANLI TEYZE
         Annemin erken yaşta vefat etmesi nedeniyle babam aşçı tutmak zorunda kalmıştı. Uzun araştırmadan sonra “Erzincanlı Teyze” lakabıyla tanıdığımız bir kadını aşçı olarak görevlendirdi. 
          Erzincanlı Teyze zengin bir ailenin kızıymış. Evlendikten altı ay sonra kocası savaşa gidiyor ve bir daha geri gelmiyor. Oğluyla beraber kayınvalidesinin yanında oturuyor. Oğlu 12 yaşına gelince sünnet olmuş ama kan kaybından ölmüş. Gelin ve kayınvalide uzun zaman yoksulluk çekmişler ellerindekini satıp zorlukla geçinmişler. Erzincan depreminde (Aralık 1939) kayınvalide ölünce Erzincanlı Teyze yalnız kalmış, valinin konağında aşçılık yapmış.
Erzincanlı Teyzenin Iğdır’da fırıncılık yapan bir eniştesi ve Ekber adlı bir yeğeni vardı.  Mahallenin yaka silktiği Iğdırlı bir kadınla evli Ekber, teyzesinin Erzincan’da yalnız kaldığını öğrenince Iğdır’a kendi evine getirmişti. Ama karısının Erzincanlı Teyzeye rahat verdiği yokmuş. Babamın aşçı aradığını bilen dostları, Erzincanlı Teyzeyi evimize getirdiler. 
        İlk görüşte birbirimizi sevmiştik. Erzincanlı Teyze, 1953 yılında zatürreeden vefatına kadar bizimle kaldı.
        ARKADAŞ SEVGİSİ
        Kolordu komutanı Fahri Belen –amcamın kayınbiraderi- Doğubayazıt’a teftişe gelmişti. Ne yapıp edip babamı ziyarete gelmeye, sınıf arkadaşıyla hasret gidermeye kararlıymış. Telgraf çekip, “Yarın sizdeyiz!” mesajını gönderdi.
         Paşa, 30 kişilik maiyetiyle geliyordu. Bu kadar misafiri Erzincanlı Teyzenin tek başına ağırlaması beklenemezdi. Babam, durumu Erzincanlı Teyzeye anlattığında, o kendinden emin, “Siz hiç merak etmeyin! Yalnız iyi bir garsona ihtiyaç olacak” dedi.
         Ertesi gün Erzincanlı Teyze hummalı çalışmanın içine girdi. El ayak işlerine yardım eden askerler bahçede tavuk kesiyor, patates ve soğan doğruyorlardı. Akşama doğru Çerkez tavuğundan, çorbalara ve çeşit çeşit tatlılara her şey hazırdı.
         Misafirler yemekten son derece hoşnut kalmışlardı. Paşa’nın maiyeti izin isteyip orduevine gitti. Paşa ve babam okul ve savaş yılları hakkında nostaljik sohbete daldılar. Zaman gece yarısına yaklaşmıştı. Karnı acıkan Paşa, bir ara babama, “Acaba Çerkez tavuğu kaldım mı?” diye sormuş.
        Babam, odadan içeri girip Erzincanlı Teyzeyi uyandırmış, durumu anlatmış. Erzincanlı Teyze, uykulu uykulu, “Siz hiç merak etmeyin! Yarım saate kalmaz hazır olur!” demiş. Gece yarısı tavuk kesilmiş, soyulmuş, haşlanmış ve Çerkez tavuk hazırlanıp Paşa’nın önüne konmuş.
         Paşa ertesi gün vedalaşırken, özellikle Erzincanlı Teyzeyi görmek istedi. Elini öpüp, “Yemekleriniz çok güzeldi!” dedi. Cebine yüklü bir harçlık koyup yola koyuldu. Erzincanlı Teyze Paşa’nın bu davranışından etkilenmiş, şaşkın ve mutlu onun arkasından bakakalmıştı.
Fahri Belen’in bir kız kardeşi Kars Milletvekili Hüsamettin Tuğaç, bir kız kardeşi de amcamla evliydi. (Hüsamettin Tuğaç ve dedelerim, Kafkasya’da aynı kasabada ve aynı mahallede büyümüşler.)
          ERZİNCANLI TEYZENİN VEFATI
            Erzincanlı Teyze, zatürree yakalanınca babama, “Ben öleceğim! Hiç olmasa yeğenimin (Ekber) evinde öleyim, kimse ona ‘Teyzen el alemin kapısında’ öldü demesin” demiş. Babam, bu vefakar ve iyi yürekli kadının son isteğine saygı duymuş, Ekber’in yanına göndermiş.
        Birkaç gün sonra, Erzincanlı Teyzenin vefat ettiğini öğrendik. Erzincanlı Teyzenin eşyaları evimizdeydi. Ekber ve Ağrı’da yaşayan Ekber’in kız kardeşinden başka mirasçısı yoktu. Babam; mirasçıları, kaymakamı, muhtarı ve eşraftan birkaç kişiyi evde topladı.
“Eşyaları iki kardeş arasında nasıl böleceğiz?” diye sordu. Kimseden cevap çıkmayınca babam, 
“Elimi gelişi güzel sandığa daldıracağım. Bir bu kardeşe bir o kardeşe, kabul mü?” Kalabalıktan “Olur!” sesi yükselince babam mirası paylaştırmaya başladı.
Ekber, asil duygulara sahip ve maneviyata önem veren bir genç olduğunu belli etti. Kendi payına düşen eşyaların arasından hatıra mukabilinden gümüş bir kâseyi aldıktan sonra gerisini kız kardeşine uzattı:
“Bacı, bunların kıymetini ancak sen bilirsin. Benim karımın eline düşürse rahmetli teyzemin kemikler sızlar” dedi.
Hepimiz o gün duygulu bir an yaşadık. 
        HAMZA KARABAĞLI
       Babam bir gün görevli Doğubayazıt’a gitmiş. Sınırda yakalanan ve ölüme mahkum edilen sanıkları görmek istemiş. İdam için tüm hazırlıklar yapılmış, domuz bağı sehpada sallanıyormuş.
         Babam odadan içeri girince karşısında Hamza Karabağlı, İmam, Kurban ve Kıyas adlı dört Kafkasyalıyı görmüş. Yakından tanıdığı dostlarını hemen serbest bıraktırmış.
        İmam ve Kurban, Kars’ın en büyük kaşar peynir fabrikasını (Kars Vazot) kurup çok zengin oldular.
       MEHMET BEYAZIT
(Aslen Doğubayazıtlı olan Mehmet Beyazıt, iş adamı ve GS eski başkanı Selahattin Beyazıt’ın babasıdır.)
Mehmet Beyazıt sürgüne gönderildiğinde (1926) Ağrı’daki evimizde birkaç gün misafir olmuşt. Yanında bir heybe dolusu altını varmış. Babamın yardımını ve dostluğunu takdir ettiğinden her yıl paketler dolusu İstanbul’dan şeker ve çikolata gönderirdi.
        ABDÜRREZAK GÜNEŞ
        Babam insanlarda dürüstlüğe ve iyi karaktere önem verirdi. Bu özellikleri taşıyan herkese gönlü eşit olarak açıktı. Kimseyi ırkına, görünüşüne ya da parasına göre değerlendirmezdi.
Bir gün babam ve Abdürrezak Bey (Güneş) Belediye bahçesindeki kahvehanede oturuyorlarmış. Davavekili olarak görev yapan genç adam oradan geçmekteymiş. Babam sevdiği genci davet etmiş:
 “Evladım gel bir çay iç!”
Genç adam oturur oturmaz, Abdürrezak Bey memnun olmayan yüz ifadesiyle müsaade isteyip ayrılmış.
Babam, genç adamla yürüyerek eve kadar gelmişti. 
Akşam yemeğinden sonra babam gazetesini eline alıp okumaya koyulmuştu. Bu saatlerde ben ve Müjgân mümkün olduğu kadar sessiz oturur, babamı rahatsız etmemeye özen gösterirdik. Durak abi de bir köşeye çekilir, saygılı otururdu.
Durak abi babama,
         “Bey amca, Abdürrezak Bey size çok sinirlenmiş” dedi. Babam merakla kafasını gazeteden kaldırıp,  “Niçin?” dedi. Durak abi,
 “Bugün Vahap (Akar) isimli bir genci masanıza çay içmeye davet etmişsiniz. Abdürrezak Bey diyor, o kim oluyor da Hüsnü Bey’in masasına oturuyor.”
Babam zoraki bir gülümsemeyle, “Ne demek o kim oluyor! Benim ondan ne üstünlüğüm var ki?.. O da anasının karnında dokuz ay kalmış ben de..” diye cevapladı.
Durak abi, ertesi gün babamın söylediklerini olduğu gibi Abdürrezak Bey’e aktarmış. Abdürrezak Bey, uzun uzun düşündükten sonra kafasını sallayarak,  “İşte Hüsnü Bey’i Hüsnü Bey yapan da budur!” demiş.
         DURAK ABİ (ELBRUZ)
         Evimizde iki asker görev yapardı. Birisi dışarıda babamın çalışma odasına yakın bir yerde nöbet tutar; birisi de evin içinde ya da bahçede hazır bulunurdu. Görevi biz çocuklarla ilgilenmek, bahçede oynatmak ve gerektiğinde okula götürüp getirmekti. Ailemizin iç içe askerlerden birisi de Durak abi idi.
Durak abi aslen Erzurum’un Horasan ilçesindendi. Kendine özgü sükut hali ve güven veren kişiliğe sahipti. En çok da Müjgân’la oturur kalkardı. 
Müjgân zayıf ve hassas bir kızdı. Babam, Müjgân’ın üzerine titrer,onun bir dediğini iki etmezdi.
        Annem erken yaşta vefat ettiğinden babam gözünü üzerimizden ayırmazdı. Banyo günleri kendi eliyle bizi yatağa koyar, üstümüzü itinayla örterdi. Ben hareketli ve zinde bir kızdım. Babamın bu aşırı şefkatinden kaçar, bahçede oynardım. Müjgân onca ihtimama karşın yine hasta olunca babam, “Anlamıyorum! Bu kızı el bebek gül bebek saklıyorum yine hasta oluyor diğeri bahçede akşama kadar koşturuyor hasta olmuyor” derdi.
 Müjgân ve Durak abi, gün boyu birlikte birbirleriyle oynar, kavga eder ve sonuçta küserlerdi. Müjgân, akşamları Durak abiyle kağıt oyunu oynar, kazandığı (!) zaman Durak abiye, “Ben kazandım, paramı ver!” diye üstelerdi. Durak abi de, “Tamam. Üzerimde borç olsun sonra öderim” diyince, Müjgân ağlayarak babama gider,
“Durak abi paramı vermiyor!” diyerek şikayet ederdi. Babam, başını gazeteden kaldırır, ciddi (!)ses tonuyla,
“Kızımın parasını ver!” diyerek müdahale ederdi.
Bir gün de Durak abi, Müjgân’a, “Gel seni köyümüze götüreyim. Arpa ekmeği yersen öyle bir şişmanlarsın ki...” diyerek kafaya almış. Müjgân da söylenenlere inanmış, “Baba, bana üzüm (izin) ver, Durak Amca beni köyüne götürecek, arpa ekmeği verecek” dedi. Babam kaşlarını çatarak, “Kızım sen arpa ekmeğini yiyemezsin!” diyerek karşı geldi. Müjgân inatçılığını diretti,  “Vallahi yerim!” dedi.
Arpa ekmeği konusundaki ısrarlar her akşam devam edince babam bir gün eve arpa ekmeği getirdi. Müjgân ekmeği eline alıp evirdi çevirdi, kokladı, hoşuna gitmeyince suratını asıp Durak abinin yanına gitti: “Ben bu ekmeği yemem!” dedi. Durak abi, “Bizim arpa ekmeği daha lezzetli olur!” diyerek durumu kurtarmaya çalıştı.
Durak Abi, boş durmaz eline geçen her fırsatta Müjgân’a takılırdı. Müjgân divanda kendi halinde otursa bile, Durak abi,  “Kız ne öyle ‘beş geçe’ Kürt gibi kurulmuşsun!” diye laf yetiştirirdi.
Müjgân da boş durmaz, namaza duran Durak abinin sırtına atlar sağa sola çekerdi.
Durak abinin terhisi yaklaşınca Müjgân’ı hüzün aldı. Her gün ağlıyor, “Durak Amca bizimle kalsın!” diyerek babama yalvarıyordu. Babam Müjgân’ı üzgün görmek istemediği için bir gün Durak abiyi huzuruna çağırdı:
“Ne iş yaparsın?” 
“Yoksul köylüyüm, bir şeyim yok!”
“Seni bekleyen kimin var?”
“Sadece karım”
“Çocuk?”
“Hayır, çocuğum yok!”
“Iğdır’da kalmak ister misin?”
“Nasıl geçineyim burada?”
“Sen merak etme! Ben sana yardım ederim”
        Babam Durak abiye Aralık’ta iskân hakkı ev aldı. Sermaye temin edip yağ, peynir alım satım işine girmesine yardımcı oldu. Babam vefatından bir yıl önce de, Aralık’taki 5 dönümlük üzüm bağımızın tapusunu Durak abinin üzerine çevirmişti.
Iğdır’dan ayrıldığımız gün Durak abi çok ağladı. Bir daha kendisiyle görüşme şansımız olmadı. Iğdır’da vefat ettiğini öğrendik. Bir oğlu öğretmen bir oğlu da hakim oldu.
          SOYADIMIZ
          Aile şeceresinde üç farklı soyadı var: Bingöl, Gökçe ve Atalay. Her üçü de Kafkasya’daki göl, dağ veya nehir adlarından alınmadır. Örneğin Şamil dedemin ailesi “Gökçe” soyadını almış, çünkü Gökçay isimli bir nehir varmış. “Bingöl” isminin tam olarak hangi isme atfen verildiğini bilmiyorum ama Kafkasya kökenli olduğundan eminiz.
         BABAMIN KÖPEK SEVGİSİ
         Babam hayvanları severdi. Özellikle köpek sevgisini bilmeyen yoktu. Tamı tamamına beş köpeğimiz vardı. İsimleri Boncuk, Fidel, Poker, Fot ve Joli idi.
“Fot”, terbiye edilmiş kurt köpeği idi. Biz ona “Kont” derdik. Bayramlarda, resmi geçitte “Fot”, babamın yanına oturur, ciddi yüz ifadesiyle caddeyi uygun adım geçen askerleri seyrederdi. Askerler dönerek selâm verdiklerinde, “Fot” da başını hafiften sallayarak cevap verirdi.
“Joli”, tatlı ve minnacık bir finoydu. Onun öyküsü de şöyle: Hamiyet Yüceses ya da Safiye Ayla, Iğdır’ı ziyarete gelmişti. Babam ünlü ses sanatçısını karşılamış, gereken ilgiyi gösterip akşamleyin yemeğe davet etmiş. Yemek sırasında gözü sanatçının yanındaki köpeğe ilişmiş. “Aman ne güzel köpek!” deyince, sanatçı köpeği (Joli) babama hediye etmiş.
         “Joli”, babamın yanından ayrılmaz, hatta sokağa çıktığı zaman ona eşlik ederdi. Herkesin, gezintiler sırasında babamın yanında gördükleri köpek işte bu “Joli” idi. Fedakar “Joli” birkaç kez de babamın hayatını kurtarmıştı.
         BABAMA SUİKASTLAR
         Ruslar, babama suikast düzenleyecek bir tim görevlendirmişti. Bir gün babam, yanında “Joli” ve asker koruması çarşıdan eve geliyormuş. Doğubayazıt Caddesindeki camiye yakın geldiğinde, Joli havlayarak dört yol ağzında, köşedeki küçük eve doğru koşmuş. Sonra da koşarak gelip babamın paçasına yapışmış, “Ne olur gitme!” dercesine yürüyüşüne engel olmuş. Babam korumasını kuytu köşeye gönderip, “Bak bakalım ne var orada!” demiş. Suikastçılar planlarını uygulama fırsatı bulmadan kaçmışlar.
            Olayın üzerinden iki hafta kadar zaman geçmişti. Van emniyet teşkilatından bir telgraf geldi. Buna göre, yakın zamanda Rusya’dan geçiş yapan bir grup babamı öldürmek için görevlendirilmişti. Aynı yazı Iğdır kaymakamlığına da gönderilmişti ama babamı haberdar etmemişlerdi.
Mehtaplı bir geceydi. Lambaları söndürüp, perdeleri açtık. Baba, iki kız, çalışma odasında tatlı bir sohbete daldık. Karşı evin damında, birileri el feneriyle evimizi taramaya aldı. Babam, “Kimse kıpırdamasın!” deyince işin ciddiyetini anladık. El feneri, yan odaya kayınca, ben çevik bir hareketle pencereye koştum ve perdeyi çektim. Babam, korumalarına haber vermek için dışarı çıktı. Silah sesleri mahalleyi doldurdu. Suikastçılar kaçmayı başarmışlardı.
Bir gün de babam, kahvehanenin önünde oturmuş, içlerinde Bitlisli Mehmet Efendi’nin de olduğu bir grup dostuyla sohbet ediyormuş. Masadaki bir dostu yukarıya bakarak, “Geldi! Geldi!” diye bağırınca babam arkaya doğru çekilip kafasını yukarı kaldırmış. O an kocaman bir kiremit parçası babamın başını sıyırarak dizlerinin üstüne düşmüş. Bir metre zıplamış, dizine çarpıp parçalanmış. Eğer kafasını yukarı kaldırmasaymış, kiremit kafasına isabet edecekmiş!
Babamın eve geliş saati gecikince telâşlanmıştık. Geç kaldığında mutlaka eve haber göndertir, bizi bilgilendirirdi. Saatler gece yarısına yaklaşıyordu. Evimizin önünde fayton durunca, caddeyi gürültü ve konuşmalar doldurdu. Aklıma ilk gelen, “Acaba babama bir şey mi oldu?” diye düşünmek olmuştu. Dışarı çıkıp babamı, yürüyemez halde, dostlarının kucağında görünce çığlık attım. Dizlerinde kırık yoktu ama bacakları şişti. İki-üç hafta bastonla dolaşmak zorunda kaldı.
Son suikast girişimi yine Doğubayazıt Caddesi üzerinde, eve gelirken oldu. “Joli” ikinci kez, babamın hayatını kurtarmıştı. Köşeye siper almış saldırganlar, köpeğin havlamasıyla tereddüde düşmüş, öldürüp öldürmeme konusunda tartışmışlar. Korumaların yaklaşması üzerine de bırakıp kaçmışlar.
Van emniyet güçleri suikast grubunu İran’dan Türkiye’ye giriş yaparken yakalayıp sorgulamış, onlar da her şeyi itiraf etmişti.
Babam sürekli tehlike ve tehdit altındaydı. Bu stres kalp rahatsızlığını daha da kötüleştiriyordu. Halbuki onun rahata ve huzura öylesine ihtiyacı vardı ki...
            “İKİ KIZ BİR KÖPEK, HEPSİ BU MU?”
             Babam Teğmen iken, Doğubayazıt’ta kısa bir görev yapmış; bir keresinde de bir köylüye yardımı dokunmuştu. Köylü, yardımı aradan yıllar geçtiği halde unutmamış; babamın Iğdır’da olduğunu öğrenince sırtına güzel bir kilim atıp evimizin yolunu tutmuştu.
Babam öğleden sonraları birkaç saat uyurdu. Köylü, nöbetçi askere, “Hüsnü Bey’i görmek istiyorum” demiş. Asker, “Şimdi uyuyor. Birkaç saat sonra gel!” demiş. Köylü, duvara yaslanıp beklemeye koyulmuş.
             Akşama doğruydu. Babam uyanmış, hep birlikte bir gezinti için hazırlık yapmaya koyulmuştuk. Ailece sokağa çıktık. Nöbetçi asker, unuttuğu köylüyü hatırlamış, yanına çağırıp, “İşte Hüsnü Bingöl gidiyor” demiş. Aralarında şöyle bir konuşma geçmiş:
“Bu iki kız onun nesi?”
“Hüsnü Bey’in kızları”
“Oğlu yok mu?”
“Yok!”
“Karısı nerede?”
“Hüsnü Bey’in karısı vefat etmiş. Bekâr”
Köylü, hayal kırıklığı içinde elini havaya kaldırıp, “İiiii! Hüsnü Beg dedikleri bu mu? İki kız bir köpek! Böyle bir adamın en azından üç karısı yedi oğlu olmalıydı!”
Gezinti dönüşü nöbetçi asker,  “Komutanım size bir şey söylemek istiyorum ama ...”
Asker tereddüt edince, babam, “Söyle evladım, korkma!” dedi. Asker,  “Komutanım bir köylü geldi, sizinle görüşmek istedi. Sadece iki kızınızın olduğunu öğrenince çok üzüldü” dedi.
          Akşamleyin köylü tekrar geldi. Babam kendisini eve davet etti. Hediye olarak getirdiği kilimi ısrarına rağmen kabul etmedi. Babam gülerek, “Doğru mu benim hakkımda böyle söylemişsiniz?” diye sordu.
“Tabii. Babayiğit adamsın. Sana 7-8 erkek evlâdı yakışır..”
“Biz yedi erkek kardeşiz. Ama babam ve annem öldüğü zaman cenazelerinde bile hazır bulunamadık. İki kızımı değil yedi, on yedi erkek evlâdına dahi değişmem!”
           CEMAL DAYIM
            Cemal dayım doktordu. Uzun yıllar Batı illerinde görev yapmış ailesinden uzak kalmıştı. Bir gün ani bir kararla Iğdır’a gelmişti.
Akşamüzeriydi. Kapıdaki nöbetçi asker dayımı durdurmuş, içeri sokmamıştı.
“Evdekilere, ‘Hüsnü Bey’in kayınbiraderi geldi’ diye haber ilet!”
           Askerin ‘kayınbirader’ kelimesini telaffuz etmekte zorlandığını gören Cemal dayım, “Söyle çocukların dayısı geldi!” demiş. Anneannem bizde misafirdi. Kapıyı o açtı. Nöbetçi asker, “Komutanın dayısı geldi, içeri alayım mı?” dedi.
            Bölgedeki Kürt aşiretleri babamı ‘dayı’ olarak çağırırlardı. Sık sık eve gelip, “Hüsnü dayıyla konuşmak istiyoruz” derlerdi. Anneannem ‘bir dayının geldiği haberini çalışma odasındaki babama iletince, babam, başını masadan kaldırıp, “Anne, yine bizim köylerden gelmiş bir akraba olsa gerek. Söyle yarın saat 10’da gelsin” dedi.
             Nöbetçi asker, Cemal dayımın yanına gidip, “Yarın gelin! Sizi bu akşam görmek istemiyor” demiş. Cemal dayım hata yaptığını anlayınca,
“Gidin söyleyin çocukların dayısı Doktor Cemal Güner geldi!” demiş. Kapıdaki asker, “Doktor Cemal” deyince biz çocuklar yataklarımızdan fırlayıp heyecanla kapıya koştuk. Anneannem yıllardır görmediği oğlunun geliş haberine o kadar sevinmişti ki çalışma odasına gidip babama, “Gözünüz aydın! Çocukların dayısı Doktor Cemal geldi!” demiş.
           Cemal dayımı bu son görüşümüz oldu. İstanbul’a döndükten sonra kansere yakalandı. İsviçre’de tedavi gördü. Yarbay rütbesine terfi edildiği günler vefat etti.
             BABAMIN SİGARA TUTKUSU
             Babam sigara tiryakisiydi. Günde üç paketi rahatlıkla içerdi. İlk kalp krizinden sonra sigara yasak edilince çok zorlandı. Yeni duruma alışmak kolay olmuyordu. İçmediği halde, sigara paketini cebine koyup eli üzerinde öylece dolaşıyordu.
Babamın dostları, “Hiç olmasa ağzına pipo koy, ıslak tütün kokusunu çek, belki ıstırabını biraz diner” diye tavsiye edince, babamda pipo merakı başlamıştı. Özel çakmak, maşa ve tütün nemlendiricisi gibi aksesuarlardan evden geçilmiyordu. .
              İSİMSİZ KAHRAMAN
               Çankırılı Emin Paşa vardı. Babamın ardından onun bir mecliste söylemiş olduğu söz, sanırım babamı çok iyi tanımlıyor:  
“O, isimsiz bir kahramandı!”
BÖLÜM 3
HÜSNÜ BİNGÖL’ÜN VEFAT HABERLERİ
PAMUKOVA GAZETESİ   SAHİBİ: MECİT HUN (7 ŞUBAT 1955)
HÜSNÜ BİNGÖL VEFAT ETTİ (YAZAN: MECİT HUN)
          Sabık (eski) Milli Emniyet Müfettişinin cenazesi muazzam bir törenle Asri mezarlığa defnedildi. Emekli Binbaşı ve sabık (eski) Milli Emniyet müfettişi Hüsnü Bingöl dün uzun zamandan beri devam eden kalp ve karaciğer hastalığından vefat etmiştir.
            Çeyrek asırlık uzun ve şerefli Milli Emniyet müfettişliği vazifesini dirayet, bitaraflık (tarafsızlık), vukuf (bilgi), titizlik ve doğrulukla ifa etmeye muvaffak olan Hüsnü Bingöl’ün vefatı memleket çapında bir kayıp olmuştur.
             Vazifesinin ehemmiyetine binaen (dayanarak) hakkaniyetten ayrılmayan ve devlet hizmetinde şeref ve doğruluk timsali olmasını bilen Hüsnü Bingöl, bütün şark vilâyetlerinde hükümetin en gizli istihbarat işlerini idare etmiş ve vazifesindeki ehliyetiyle komşu devletlerde dahi temayüz etmiş (seçkin duruma gelmiş) kıymetli bir emniyetçi idi.
           Emperyalist ve Kızıl Rusya’nın istihbarat servislerini alt üst ederek en mühim sevkülceyşi (stratejik) bölgelerimizde şerefli ve milli bir vatan hizmeti yapmaya muvaffak olan Bingöl, aynı zamanda Türk ordusuna değerli ve kudretli elemanlar yetiştiren mümtaz (seçkin) bir aileye mensuptu.
Vefat haberi kısa bir zamanda, Karaköse (Ağrı), Erzurum ve Kars vilayetlerinde duyulmuş ve civar kaza ve vilayetlerden gelen heyetlerin de iştirakiyle (katılımıyla) tertiplenen muazzam bir cenaze töreniyle merhumun naaşı Askeri mezarlığa defnedilmiştir.
Kendisine Allah’tan mağfiret, Milli Emniyet teşkilatımızla Bingöl ailesine başsağlığı dileriz.
          PAMUKOVA GAZETESİ  SAHİBİ: MECİT HUN (7 ŞUBAT 1955)
          YAZAN: HASAN KARALAR
           Dün (6 Şubat 1955) saat 9.30 sıralarında Iğdır’a bir kara haber yayıldı. Bu kara haber biraz sonra Ağrı’ya, Kağızman’a kadar uzadı. 25 yıl ömrünü vatan ve millet hizmetine vakfeden emekli Binbaşı ve Milli Emniyet Müfettişliğinden sıhhi sebeplerden dolayı yakın zamanda ayrılan Hüsnü Bingöl Bey amcamız fani dünyaya arkasını dönmüş, gözlerini ebediyen hayata kapamıştı. O, uzun bir yolculuğa çıkmış, bir daha bu yolculuktan dönmeyecek, sevdiklerini görmeyecek, toprak üzerinde gezmeyecek, bahçede oturup piposunu içmeyecektir.
            Yapışan dudaklarına dünya nimetini tattırmayacak, yavrularına hem ana ve hem de babalık vazifesi yapamayacaktır. Üniforması sırtındayken Türk ordusuna, üniforması çıktıktan sonra Türk Emniyetine hizmetini seve seve yapan, Şark’ın kilidi Sovyet Rusya’nın bir numaralı düşmanı, milli duyguların temel taşı, vatanperverlik sembolü Bey amca, bu gün kara toprakların altında sandukası içinde artık ebedi uykusuna yatmıştır.
Çocukla çocuk, büyükle büyük tevazu (alçak gönüllülük) asil karakteri, insanlık duyguları onu hiç kimsenin kalbinden sökemeyecektir. Kara haber Tuzluca’da yediden yetmişe herkesi teessüre gark etti (üzüntüye boğdu). Derhal toplanıp ona son vazifemizi yapmak için Iğdır’a koştuk. Dün onun cenazesine bütün Iğdır ağlıyordu. Münevverinden (aydınından) köylüsüne kadar mendiller gözlerde, dudaklar kilitlenmiş, bu aziz ölüye son vazifeye koşuluyordu. Mezarın başında inleyen halk, hıçkıran gençlerin ona karşı son vazifelerini yapmaları en büyük tesellimiz olmuştur.
Bey amca! Uzun yıllar vatan hizmetine vakfettiğin ömrünün son gününde ve tabutunun altında kadirşinas Iğdırlılar seni ebediyete giden yola götürdüler. Hatıran bir meşale olarak kalplerimizde yanacaktır. Ruhun şad olsun ve müsterih uyu!
            PAMUKOVA GAZETESİ     SAHİBİ: MECİT HUN (7 ŞUBAT 1955)
            TEŞEKKÜR İLANI
           Babamız ve pek kıymetli aile büyüğümüz Sayın Hüsnü Bingöl’ün ebediyete intikali dolayısıyla bizzat iştirak eden ve acılarımızı paylaşmak suretiyle müteaddit (birçok) defalar evimize kadar gelen ve bilhassa telgraf, telefon ve gazete ile kadirşinaslık gösteren değerli Iğdır halkına ve kahraman ordu mensubeynine (mensuplarına) ve memur, zabıta ve müftülük mensuplarına derin minnet ve şükranlarımızı arz ederiz.
Kızları Şükran, Müjgân ve amcazadesi Ziya Güner
           PAMUKOVA GAZETESİ  SAHİBİ: MECİT HUN (16 MART 1955)
            HÜSNÜ BİNGÖL’ÜN ARKASINDAN (YAZAN:  RAMİZ ÖZER)
Ömrünü yurt için harcayan insan!
Kalbini millete bağlayan insan!
Bizi acısıyla dağlayan insan!
Sana “öldü” diyen diller ağlasın!..
 
Velinimetimiz, söndün bu sabah
Gözlerimizde yaş, kalbimizde ah
Ağlattın Iğdır’ı eyleriz vah vah
Tabutun geçtiği yollar ağlasın
 
Yurt için göğsünü düşmana gerdin
Vatana, millete aşkını verdin
Tanrı huzurunda cennete erdin
Bahar matem edip güller ağlasın!..
 
Milletçe bu matem büyük acımız
Gittin elimizden ey baş tacımız
Metin olsun Şükran, Müjgân bacımız
Dağlar, taşlar, deniz, seller ağlasın
 
Aras da yas tutmuş mahzun akıyor
En büyük yas her yüreği yakıyor
Elde değil gözler hasret bakıyor
Pınar, çeşme hatta göller ağlasın!..
 
Siyah bulutlara büründü Ağrı
Onunda kanıyor elbette bağrı
Kalbine dikmeli sarı gül barı
Bu mezarı öpen yeller ağlasın
 
Nemli gözler bir birine bakışır
Cenazeye bütün millet akışır
Tabutuna bayrak güzel yakışır
Dost, akraba hatta eller ağlasın
 
Şair inlet sazı.... Ağlamak gerek
Al değil karalar bağlamak gerek
Kalbimizi bu gün dağlamak gerek
Mızraplar kırıldı teller ağlasın!..
 
PAMUKOVA GAZETESİ   SAHİBİ: MECİT HUN (25 MART 1955)
HÜSNÜ BİNGÖL İÇİN (YAZAN: HAMİT DÖNMEZ)
Dertle, elemle ruhum yoğruldu
Ağla gözüm, ağla! Matem günüdür!.
Kalbime bir yara daha vuruldu
Ağla gözüm ağla, matem günüdür!.
 
Bu yara hep yaralarımdan derin
Ağla, sızla siyalara sen bürün
Parçala sineni, çırpın ve döğün
Ağla gözüm ağla, matem günüdür!
 
Yurt uğruna vücudunu bitirdi
Zalim felek aldı bizden götürdü
Vatan bir muhteşem evlat yitirdi
Ağla gözüm ağla, matem günüdür!.
 
Bu bir büyük derttir, büyük bir acı
Bu büyük ölünün nurlardan tacı..
Başka bir âlemdir onun amacı!.
Ağla gözüm ağla, matem günüdür...
 
Bayrak sarılı bir tabut göründü
Öksüz kızlar güvercin tek döğündü
Kıyamet kopmuştur kıyamet imdi!.
Ağla gözüm ağla, matem günüdür!
 
“Hüsnü Bingöl” o ulvi bir şahsiyet
Maddeten kaybettik onu bu bir dert
Kalbimizde yaşayacaktı, evet!
Ağla gözüm ağla, matem günüdür!
 
Süsleyin yolları, yoldan çekilin!
Cenaze geliyor saf saf eğilin!..
En büyük askere ağlayın, deyin!
Ağla gözüm ağla, matem günüdür!
            EKİNCİ GAZETESİ    SAHİBİ: CENGİZ EKİNCİ ( 7 ŞUBAT 1955)
            HÜSNÜ BİNGÖL’ÜN VEFATI (YAZAN: Ekinci Yazı Ailesi)
Eski Iğdır Millî Emniyet Müfettişi Hüsnü Bingöl dün fani hayata gözlerini kapadı. Geç vakit derin bir teessür içinde öğrendiğimize göre, Millî Kurtuluş mücadelesi senelerinden itibaren son nefesini verdiği ana kadar uzun bir ömür boyunca memleketine hizmet eden Hüsnü Bingöl, dün Iğdır’da fâni hayata gözlerini kapamış, kendisini uzak veya yakından tanıyan herkesi büyük bir teessüre (üzüntüye) gark etmiştir.
            Merhum yakın zamana kadar Iğdır Millî Emniyet Müfettişliğini ifa etmekte olup geçen sene emekliye ayrılmış bulunuyordu. Kendisine tanrıdan mağfiret (af dilemek), O’nu tanıyan herkese başsağlığı dileriz.
         DİL GAZETESİ   SAHİBİ: MECİT HUN ( 2 ARALIK 1952)
         TANIDIĞIM HALK ŞAİRLERİ (YAZAN: RAMİZ ÖZLER) 
          ŞAİR ABBAS (1873-1950)
          Şair Abbas 1873 yılında Kars’ın Digor nahiyesinin (Daşnik) köyünde doğdu. Babasının adı Nazar’dır. 14 yaşında şiir söylemeye başladı. Okuryazarlığı yoktu. Fakat Arapça ve Farsçayı konuşurdu. Hafızası çok kuvvetli idi. Genç iken söylediği şiirleri ihtiyarlığında da unutmazdı. Şair Abbas gençliğinde güzel saz çalarmış. Son zamanlarda saz çalmayı bırakmış ve geçimini köy düğünlerinde şiir söylemekle sağlıyordu. Çok yerler gezmiş ve bu arada Türkistan, Azerbaycan, Kafkasya ve Anadolu’yu iyice dolaşmıştı. 23 Mart 1950’de 77 yaşında vefat etti. Son 12 yılını Iğdır’da geçirmişti. Merhumla 1944 yılında bir kahvede tanıştım. Çıldırlı Aşık Şenliği bağladığını iddia ediyorsa da şairin asıl kıymeti kendisinin iyi bir üsluba malik oluşundadır.
Vatandaşlar kimseden yok pakimiz,
Kemal Paşa gibi sultanımız var,
Iğdır kazasının emniyetinde,
Hüsnü (Bingöl)Efendi tek aslanımız var
         BÖLÜM 4
          HÜSNÜ BİNGÖL’ÜN IĞDIR YAŞAMINDAN KESİTLER
          AZİZ GÜNEY ANLATIYOR:
         “1940’lı yıllarda Azeri hemşerilerimizin günlük zevklerinden birisi de kahvelerde oturup Bakü radyosunu dinlemekti. Fakat Hüsnü Bingöl Azeri müziğini yasaklamıştı. Bitlisli Mehmet Kakioğlu’nun dükkan yerinde kahveci Tahir vardı. Bataryalı ya da pilli kocaman bir radyoyu masaya koyar, gümbür gümbür Azeri müziği çalardı. Hüsnü Bingöl’ün gelip gelmediğini haber vermek için de birisi yolu gözlerdi:
         “Hüsnü Bey geliyor!”, denildiğinde radyo apar topar saklanır, hiçbir şey olmamış gibi herkes çayını yudumlardı.”
           Hüsnü Bingöl ordudan Binbaşı rütbesiyle emekli olmuştu. Milli İstihbarat Teşkilatı bölge şefiydi. Bölgenin çocuğu sayılırdı. Babası Terekeme annesi Iğdır’daki Kürt kökenli Şeyhlerle akrabaydı.
         Hüsnü Bey’in şehir merkezindeki varlığı korkuyla algılanırdı. Onun caddelerde peyda olmasıyla insanlar korkudan sağa sola kaçışırlardı. Üzerinde külot pantolon ve ayağında diz boyu çizmelerle caddeyi yavaş yavaş arşınlardı. Köpeğini yanından hiç eksik etmezdi. Bir elinde kırbacı, ağzında sigarasıyla Hüsnü Bey Iğdır’ın korkulu rüyasıydı.
          İnsanlarla sınırlı da olsa konuşur, sohbet ederdi. Ne zaman birisiyle önemli bir konuyu konuşmak istese onu makamına çağırtırdı. Nedeni ne olursa olsun çağrılan adam, ne olur ne olmaz diye ailesinden helalliğini isteyip Hüsnü Bey’in huzuruna öyle çıkardı.
           Hüsnü Bey’le beraberliğim çok oldu. Ancak bir olay vardı ki bana da yukarıda anlattığım korkuları yaşatmıştı:
          1950’li yılların başı olmalıydı. Sinema çalıştırıyordum. O yıllar bir grup Kürt aydını İstanbul’da bir dergi çıkarıyor, bana da mahdut sayıda gönderiyorlardı. Ben de ya parayla satıyor ya da öylesine dağıtıyordum. Bu haber Hüsnü Bey’in kulağına gider.
        O gün her zaman ki gibi elimde gazetem sinemanın önünde, belediye parkında masaya kurulmuş kahvemi yudumluyordum. Hüsnü Bey yanımdan geçerken tok ve kararlı bir sesle, “Yeğen! Saat 3’te gel!”, dedi.
          İçimi bir korku aldı. Acaba beni niye çağırdı! Gitmeden önce tanıdıklara, “Aman haberiniz olsun. Hüsnü Bey beni çağırdı! Oraya gidiyorum!”
Makamına gittim. Oturur oturmaz başladı nasihate: “Seninle ilgili kötü şeyler duyuyorum. Bir daha olmasın. Aileni ve babanı severim, ama bakıyorum sen yanlış yolda gidiyorsun!”
“Bey Amca ben ne yaptım?” 
“Daha ne olsun uygunsuz bir derginin dağıtımını yapıyorsun!”
İnkar etmem mümkün değildi. 
“Onlara söyle bir daha göndermesinler! Sana da bir ay Iğdır’ı terk cezası. Gözüme gözükme!”
Böyle ceza dostlar başına. Kendi kendime, ‘Allah Razı olsun!’ dedim. Ertesi gün ver elini İstanbul!
          MUSTAFA ŞİMŞEK ANLATIYOR:
           “Hüsnü Bingöl Binbaşı rütbesiyle emekli olup MİT müfettişliğine atanmıştı. Çok geniş yetkilileri vardı ve uzun yıllar bu görevinde kaldı. Devletin istihbaratını örgütleyen bir memurun bunca yıl aynı görevde kalması faydalı mı, zararlı mı ayrı bir tartışma konusu ama Hüsnü Bey önemli bir şahsiyet ve etkileyici bir insandı. Askeri elbise giyerdi. Uzun boylu, bıyıklı, oldukça yakışıklıydı. Kahvede halkın arasında oturur, sohbet ederdi. Halkla diyaloğu çok iyiydi. İnsanlar ona “Bey Amca” diye hitap eder, itibar ve yakınlık gösterirlerdi. Gelen çayların parasını kendisi bizzat öderdi. Halktan kimse katiyen çay parası vermeye teşebbüs etmezdi. Çünkü Hüsnü Bey’in masasında çay parası verilmeyeceğini herkes bilirdi.
          İlkokul öğrencisiydim. Iğdır genelinde 23 kişi tutuklanmıştı. Bunlardan birisi de son derece yakışıklı İnhisar (tekel) memuruydu. Defterlerim elimde okula giderken bu delikanlının kolları arkadan bağlı, bir istikamette götürüldüğünü gördüm. Bakkala girince, yüzünü yakından görme şansım olmuştu: Nezarette kaldığı süre içinde sakalı uzamış, siyah gözleri ışıl ışıl, sessizce etrafına bakınıyordu. Otobüse bindirip Erzurum’a götürdüler.
Anlatıldığına göre içlerinde bu delikanlının da olduğu 23 kişi Erzurum’da kurşuna dizilmişti. 
          İzmir İnönü Lisesi son sınıf öğrencisiydim. Arkadaşlarım arasında heyecanlı, idealist gençler vardı. Çoğu zengin çocuğuydu. Türkiye politikasını yakından izliyor, basını yakından takip ediyorlardı. Ben de kendimi onların arasında buldum.
          Yaz tatili, Iğdır’a dönmeye hazırlanırken, arkadaşlar, “Şarkın durumu” hakkında bir yazı yazıp onlara göndermemi ısrarla istediler. İzmir’de “9 Eylül” isimli bir mecmua çıkıyordu. Lisedeki arkadaş grubumla yakından tanışan Lebit Yurtoğlu –sonraki yıllar Bakan oldu- derginin yazı işlerinden sorumluydu.
Iğdır dönüşü gözlemlerimi kaleme alıp, “Iğdır mektubu” başlığı altında hazırladığım bir makaleyi dergiye gönderdim. Beklemedik bir şey olmuştu. Dergi, birkaç cümle dışında yazımı olduğu gibi orta sayfada büyük puntolarla “Iğdır Mektubu” başlığı altında yayımlamıştı. Lebit Bey, bana da bu sayıdan 22 adet göndermiş, “Bir nüshayı kendin için alıkoy, geriye kalanları Halk Evine bağışla” diye not düşmüştü.
          Dergiyi açtığım zaman itiraf etmeliyim, kendimle gururlanmıştım:  “Meğer ben neymişim!” diyerek şaşkınlıkla yazıma göz gezdirmiştim. Dergi Hüsnü Bingöl’ün eline geçmişti. Yazımı okumuş ve çok beğenmiş. Araştırıp soruşturmuş, köyün muhtarı Mehmet Sönmez’i yanına çağırtıp benimle ilgili bilgi almıştı. Muhtar da benim İzmir’de lise son sınıf öğrencisi olduğumu söyleyince, Hüsnü Bingöl benimle tanışmak istediğini muhtara iletmiş.
         Muhtar beni yanına alarak Hüsnü Bey’in huzuruna çıktık. Yaz günüydü. Hüsnü Bey, belediye kahvehanesinde oturmuş, etrafını da alışageldiği üzere sekiz on kişi almıştı. Muhtar, “Efendim Mustafa Şimşek işte bu delikanlıdır.” Hüsnü Bey ayağa kalktı. Hayranlık ve sevgi karışımı bir sesle:
“Hoş geldin evladım!” dedi. Masadaki yerimizi aldık, önümüze çaylar kondu.
Hüsnü Bey beni sorguladı:  “Bu yazıyı sen mi yazdın evladım?”
“Evet, Bey Amca! Ben yazdım!”
“Beyler! İşte ben böyle genç isterim. Herkes evladını böyle yetiştirmelidir. Aferin evladım!”
Çok gururlanmıştım. Hüsnü Bey’den vedalaşıp ayrıldım. O günden sonra nerede karşılaşsak birbirimizi selamlardık.
Hüsnü Bey casusluk ve karşı casusluk işlerini yönetmekle yükümlüydü. Bu amaçla kullandığı elemanlar vardı. Bazılarını ben de tanıyordum.
Hüsnü Bey, onlara bazı konularda özel beceri kazandırıyor, örneğin, Aras nehrini geçildikten sonra tel örgü nasıl geçilecek, iz tarlası nasıl aşılacak, bunu yaparken “kurt izi yumrukları” nasıl kullanılacak gibi sızma taktikleri öğretiyordu.
        Bu elemanlarından birisi yakalanmış, 20 yıl hapis cezası almıştı. Elemanlar yazılı emirleri öbür taraftaki bağlantılara ulaştırmak ve onlardan aldıkları raporları da Hüsnü  Bey’e iletmekle görevliydiler. Hüsnü Bey uzun yıllar bu görevi devam ettirdiği için Ruslar şaşkınlıkla. “Yahu sizdeki Hüsnü Bey hiç değişmez mi?” diyorlarmış.
Hüsnü Bey’in görev yaptığı yıllar Iğdır bölgesinin özel bir durumu vardı. Buraya gelen muhacirlerin çoğu komünizm rejimine şöyle veya böyle bulaştıkları için devlet nazarında şüpheli karşılanıyorlardı. İtiraf etmek lazım ki aralarından gerçekten de Rusya lehine casusluk yapanlar çıkıyordu. Hüsnü Bey şüpheli gördüğü bu insanları yanına çağırır, nasihat ederek onlara şans tanırdı:
“Bu yol senin ve ailen için iyi değil. En kısa zamanda terk edeceksin!”
        Uyarıya rağmen casusluk işine meyil devam ederse, Hüsnü Bey onları enselerdi. Şunu hatırlatmalıyım ki Hüsnü Bey’in en önemli özelliği cezalandırmadan önce, ihtar ve ikaz edişiydi.
            Hüsnü Bey’in karakteri ve yetkileri hakkında halk arasında çok yönlü söylentiler dolaşırdı. Duyduklarımıza bakılırsa Hüsnü beyin insanları kurşuna dizme yetkisi varmış. Fakat bu haberin ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum.
          Halk Hüsnü Bey’den hem korkar hem de severdi. Ürperti ve sevgi karışımı bu duygu yüzünden belki de halk Hüsnü Bey’i olduğundan farklı algılıyordu.
Belki de Hüsnü Bey’in emriyle tek bir insan bile kurşuna dizilmemişti.  Halk Hüsnü beyden çekinirdi. “Hüsnü bey seni çağırıyor” dedikleri zaman en cesur insanın bile benzi atar, sesi titrer, “Vay anasına be! Hüsnü bey beni niye çağırıyor?” diye söylenirdi.
          Muhtar, “Mustafa, Hüsnü Bey seninle konuşmak istiyor” dediği zaman köy kahvesinde herkes birbirine fısıldar gibi, “Kim bilir, Erzurum’da veya İzmir’de ne halt işlemiş ki Hüsnü Bey yanına çağırtıyor. Vah zavallı delikanlı vah!”
         Delikanlı olmanın verdiği vurdumduymazlık ve maceraperestlik hislerim ağır bastığından köylülerin korkusuna pek anlam veremiyordum. Rahat ve kendimden emin  bir şekilde Hüsnü Bey’in karşısına çıkmıştım.”HALİFE İBRAHİM GÜNEŞ ANLATIYOR:
        “Hüsnü Bey doğruluktan yana bir insandı. Hoşhaber medresesini açtıktan sonra hakkımda bazı ihbarlar yapılmıştı. Hüsnü Bey beni yanına çağırttı. Bunu yaparken bile oldukça nazik davranmıştı:
          “Hocam ben oraya kadar gelmek isterdim ancak bu durum halkın gözünde hoş karşılanmazdı. Benim yanıma kadar teşvik ederseniz çok memnun olacağım” diye haber göndertmişti.
Daha ilk görüşmemizde birbirimizden memnun ayrıldık. Kaymakam ve jandarma komutanları ne zaman ki Hüsnü Bey’e gidip, “Hoşhaber köyünde bir hoca medrese açmış!” diye dikkatini çekseler o da gülümseyerek:
“Beyler, keşke bütün hocalar Hoca İbrahim gibi olsa!”, diye cevaplarmış.
          HACI ALİ KARASU ANLATIYOR:
          “İran’dan Türkiye’ye giriş yapan kaçak mal miktarı artıyordu. Jandarma komutanının bu konuda dikkatini çekmek istemiştim.
Hüsnü Bingöl ve Jandarma Komutanı kahvehanede oturmuş çay içiyorlardı. Yanlarına yaklaştım, Jandarma Komutanının şahsına hitap ederek:
“Kaçak mal getiren insanlara göz yummayın!” dedim. Hüsnü Bey, konuşmama müdahale etti:  “Bir daha benden izin almadan böyle konuşma!”
          FATMA KAYA ANLATIYOR:
          Eşref Kaya, Azerbaycan’ın başkenti Bakü’ye yakın Kazak isimli bölgenin Işıklı köyünde Terekeme bir ailenin en küçük çocuğu olarak 1340’de (1924) dünyaya gelir. Üç erkek kardeş, babaları genç yaşta vefat edince yetim kalıp amcalarının gözetiminde büyümüşler. Ağabeyi bir Ermeni papazının kızına aşık olup onun ardından İran’a gitmiş, orada kızın akrabaları tarafından vurularak öldürülmüş.
        Eşref Kaya liseden sonra Bakü’de Ziraat Fakültesine kaydını yaptırmış, bir yıl kadar okula devam etmiş. Stalin terörünün yükseldiği zamanlar iki kardeş Türkiye’ye kaçmaya karar vermişler. Ardahan ili sınırına yakın bir köye gidip kaçış için uygun bir zaman gözetlemişler. Karşılarında bir dağ varmış. Eşref Kaya, tehlikeli geçişten önce ağabeyine, “Sen dağın bu yamacından ben de diğer yamacından gideceğiz. Birimiz yakalanırsak hiç olmasa diğerinin kaçıp kurtulma şansı olsun!” diye önermiş. İki kardeş sarılıp vedalaşmışlar.
          Eşref dağın yamacını sınıra doğru izlerken uzaktan silah seslerinin geldiğini duymuş. Kardeşinin muhtemelen öldürüldüğünü düşünerek yoluna devam etmiş. Sınırı geçtiği noktada kendisine de ateş açılmış, mermilerden birisi ayağını sıyırarak geçmişti. Aldığı yaraya rağmen Eşref sınırı geçmeyi başarmıştı.
Bir kaç ay Kars’ta, uzaktan akrabası dostlarının yanında kalıp tedavi görmüş; Eleşkirt’e gidip orada küçük işler bulup çalışmış. Eşref, geride kalan kardeşini öldü diye bildiğinden izini sürmeyi aklına getirmedi. Halbuki sınır güvenliği kardeşini yakalamış ve Azerbaycan’a geri göndermişti. Kardeşinin hayatta olduğunu maalesef Eşref’in vefatından çok sonra tesadüfen öğrenmiş, ailesiyle yazışarak tanışmıştım.
           Hüsnü Bingöl, kendisi gibi Terekeme kökenli olan Eşref’le her nasılsa tanışıp onun Iğdır’a gelip Emniyet Teşkilatında çalışmasını sağlamıştı. Eşref, Hüsnü Bey’in özel ilgi ve korumasıyla hiç tanımadığı Iğdır’da kısa sürede dostlar edinmiş ve böylece yeni bir hayata başlamıştı. Bir yandan Pamuk Satış Kooperatif müdürlüğünü, bir yandan da politikaya atılarak, il genel meclisi ve belediye encümen üyeliklerini aynı anda yürütmüştü. Eşref kasabanın sevilen ve saygı duyulan eşrafından biri olarak ön plana çıkmıştı.
          Eşref, beni İsmail Karadağ isimli arkadaşının düğün töreninde görüp tanımıştı. (13-14 yaşında genç bir kızdım) Eşref önce Tarım Satış Kooperatifi’nde çalışan Kerim Ağa adlı bir dostunu aracı olarak göndertti. Ailem, geleneklere uygun olarak görüşüm alınmadan izdivaca olumlu bakınca bir gün Hüsnü Bey beni istemeye geldi. (Eşref o zamanlar 28-30 yaşları civarındaydı.)
           Eşref, evlilikten birkaç yıl sonra (1945) evimizi Kars’a götürüp akrabalarıyla otel işletmeciliği işine girdi. Bu görevini 1950 yılına kadar aralıksız devam ettirdi.
Hüsnü Bingöl’ün işi zordu. Iğdır her türden casusla kaynıyordu. Hüsnü Bey de boş durmuyor casusları yakalayıp cezalandırmak için gecesini gündüzüne katıyordu. Bir keresinde, Heriz adlı bir hanımın - daha sonra Fazıl Baykal’la evlendi- iki akrabası Azerbaycan’dan kaçıp gelmişlerdi. Hüsnü Bey onları karşı casusluk şebekesinde eleman olarak yetiştirip tekrar Aras’ın öte yanına göndermek istiyordu. Özel eğitme tabii tutmuştu. Göreve gidecekleri günün
arifesinde eve alış-veriş paketleriyle geldiklerini görünce Hüsnü Bey merakla, “Bunları nerden aldınız?” diye sormuş.
             “Belediyenin bahçesindeki Adil Zeki’nin kulübesinden.”
               Bu cevap Hüsnü Bey’in hafızasında yer etmişti. İki ajan sınırı geçerken yakalanıp kurşuna dizildi. Hüsnü Bey bunun arkasında bir ihbarcı olduğu ihtimalini göz önüne alarak Adil Zeki’yi yakın takibe almış. Nihayet Adil Zeki’yi Rusya’da bir masada oturmuş önünde bir tabak elmayla çekilen resmi Hüsnü Bey’in eline geçince bunu bir delil kabul edip ajanlık suçlamasıyla Adil Zeki’yi Erzurum’a göndertti. Anlatıldığına göre Adil Zeki, iki ajanın güvenini kazanıp onlardan hangi gün ve nereden sınırı geçeceklerine dair bilgi almış ve karşı tarafa iletmişti. Önceleri öğretmen olarak görev yapan Adil Zeki kurşuna dizilerek idam edilmişti.
            O yıllar biz çocuklar ortalıkta dolaşan korkunç öldürme ve cinayet haberlerini korkuyla dinlerdik. Hatta bir keresinde arkadaşlarla oynarken Şehir Mezbahası olarak kullanılan Ruslardan kalma eski bir kulübenin yanında yeri gömülü fakat eli dışarıda kalmış bir cesetle karşılaşmıştık. Rivayete göre bir Rus casusu kurşuna dizilmiş ve defin edilmişti.
         MAHMUT KOTAN ANLATIYOR:
          (Not: Mahmut Kotan, Ağrı Dağı İsyanı liderlerinden Şeyh Abdülkadir Kotan’ın torunudur. İsyandan sonra aşiret İran’a yerleşir. Sonraki yıllar aşiret Türkiye’ye geri döner. Mahmut Kotan bir dönem Doğubayazıt Belediye Başkanlığı görevini üstlenir. Hüsnü Bingöl Ağrı Dağı İsyanına katılan, sonrasında İran’a sığınan aşiretlerin tekrar geri gelmeleri için onları davet eder, hatta isteklendirir. Amacı kırgınlıkları ve düşmanlıkları onarmak, devlet sevgisini ve güven duygusunu aşiretlerin kalbinde yeniden yeşertmektir.)
          “1942 doğumlu olduğum için ailemizin hangi sıkıntılar içinde Türkiye’ye geldiklerini (1946 Haziran) çok iyi hatırlıyorum. Hüsnü Bingöl bizi Iğdır’a bağlı Hasanhan köyüne geçici olarak yerleştirdi. Köy yeri harabe ve terkedilmişti. Bizimle gelen 90 ailenin çoğunluğu İran uyruklu olduğundan, Hüsnü Bingöl, babamın ve yakın akrabalarımın TC nüfus kütüğünde kayıtlı olmalarına aldırmaksızın, herkesi mülteci kabul edip, Kayseri’nin Ferahiye ilçesinde mecburi iskana tabi tuttu.
İki yıl Ferahiye’de ikamet ettik. Babam, bir yandan siyasi dostlarını devreye sokarak bir yandan yılmak bilmeyen bir çabayla nihayet bizim TC vatandaşı olduğumuzu tescil ettirince, 1948 yılında, geçici karar esasında Örtülü köyüne geri dönmemize izin verildi.”
            SÜLEYMAN KUTLAY ANLATIYOR:
              Hüsnü Bingöl MİT Doğu Anadolu bölgesi şefiydi. Gerçi MİT bölge müdürlüğü Erzurum’daydı ama Hüsnü Bey Iğdır’da ikamet ediyordu. Herkes, Allah’tan korkmaz ama Hüsnü Bey’den korkardı. Benim şahsi görüşüm ve değerlendirmem odur ki Hüsnü Bey görevine çok bağlı birisiydi.
            Kimseye haksızlık yaptığına inanmıyorum. Bir keresinde kendisiyle yüz yüze konuşma şansım oldu. Ben, Musun Nahiye Müdürüyken Doğubayazıt’a gelmişti. Musun ve civarına yerleştirilmiş olan Ahıska Türkleri, Kürtlerin baskı ve tehditlerinden şikâyetçiydiler.
Hüsnü Bey sakin bir ifadeyle: 
“Müdür bey muhacirlere sahip çık!”
“Elbette beyefendi!”
Iğdır jeopolitik bir öneme sahipti. Aras’ın karşı kıyısında Sovyet askerleri konuşlanmıştı. Geçişlerin ve casusluk faaliyetlerinin hassas olduğu bu bölgede Hüsnü Bey’in görevi oldukça önemliydi.
          NİZAMETTİN ONK ANLATIYOR:
         Bilahare Yozgat Senatör olan, bir zamanlar Iğdır kaymakamı Sadık Artukmaç, “Bir Yaşam Öyküsü” adlı biyografisinde Iğdır yıllarını anlatırken Hüsnü Bingöl’le ilgili şu bilgilere yer verir:
         “Hüsnü Bingöl emekli olduğu halde arada bir Binbaşı rütbesini giyer, öyle dolaşırdı. Bununla yetinmez yanına polis ve jandarma timlerini alarak benden izin almadan operasyonlar düzenlerdi. Uyarılarım fayda etmeyince Kars valisi Hilmi Bey’i durumdan haberdar ettim. Vali bana, “Yanlış kapıyı çaldın, Hüsnü Bey’i karşına almamalıydın” dedi. Gerçekten de çok geçmeden sürgünüm çıkmıştı”
          ORHAN PARLAR ANLATIYOR:
           Marconi marka bataryayla çalışan üç kocaman radyomuz vardı. Birisi, bir kahvehanede –sonraki yıllar konfeksiyon dükkanı- halka açık yayın yapardı. Radyonun ne olduğunu bilmeyen köylüler birbirlerine, “Eye, bu Gulam pijdir (kurnaz) ha! Kutunun içine adamları koyup danıştırır” derlermiş.
Hüsnü Bey de her gün bu kahvede oturur radyodan yayınlanan dünya haberlerini dikkatle dinlermiş.
          MEHMET ALİ SAİTA ANLATIYOR:
          Iğdır Ticaret Odasında çalıştığım yıllar Hüsnü Bingöl büroya uğrar, Resul Taner’le uzun uzun Rusça sohbet ederdi. Odada kimsenin olmadığı zamanlarda da Rusça konuştukları için öyle zannediyorum her ikisi de hem bu dile özlem duyuyor hem de Rusçayı dil alışkanlığını kaybetmemek için bu yola başvuruyorlardı.
Hüsnü Bingöl’ü en son, Karayollarında çalıştığım yıllar Hınıs’a yakın Mescitli nahiyesinde görmüştüm. Şantiye şefi olarak Erzurum-Hınıs arasındaki karayolunu teftiş ederken yolum Mescitli nahiyesine düşmüştü. Bir kahvenin önünde Hüsnü Bingöl oturmuş etrafını da insan kalabalığı almıştı. Yanına gidip kendimi tanıttım; elinden hürmetle öpüp masasına oturdum. Davranışımdan çok memnun olmuştu. Çay içtikten sonra vedalaşıp ayrıldım (1952).
           İSA ŞEN ANLATIYOR:
          Suveren köyünden gelip Karaburun mıntıkasından ve Sultanabat üzerinden geçen bir hatla Erhacı köyü yasak bölge içinde kalınca babam ve akrabalarım Iğdır merkeze yerleştik.
         1940’lı yılların başında Pulur köyündeki iki Azeri tayfası arasında adam öldürme nedeniyle düşmanlık baş gösterince, taraflardan birisi devlete müracaat edip, “Biz dede baba köyümüz Erhacı’ya dönmek istiyoruz” demişler. Bu şekilde 40 hane kadar Azeri nüfus Erhacı’ya gelmişti. O yıllar Ordu vilayetinde askerlik görevimi yerine getiriyordum (1942-46)
           Babamın MİT Şefi Hüsnü Bingöl’le dostluğu çok iyiydi. Hüsnü Bey’in müdahalesi ve yardımıyla aşiretimiz Erhacı çimenlerine yerleşti. 1947 yılında da Hüsnü Beyin korumasında yasak bölgeye rağmen Erhacı’daki evlerimizi sahiplendik. 1950 yılında yasak bölge kalkınca Azeriler ya Pulur köyüne geri döndüler ya da Iğdır merkeze yerleştiler. Bugün Yukarı ve Aşağı Erhacı köylerinde sadece aşiret nüfusu var. Bir zamanlar Azeri Beylerin köyü olan Sultanabat ise bugün harabe ve terkedilmiş bir haldedir.
          Her ne kadar halk arasında Yukarı Erhacı, “Azeri Erhacı” olarak biliniyorsa da bu daha çok Rus yönetimi zamanındaki Azeri varlığını anlatır. Her iki Erhacı’da çoğunluk Şengoi aşiretine mensuptur. Bununla beraber Kızılbaşoğlu, Sakan ve diğer birkaç aşiret evi de aramızda bulunmaktadır. 1954-1977 yılları arasına Yukarı Erhacı köy muhtarı olarak görev yaptım. Yukarı Erhacı’nın bir mahallesi 200, diğeri de 90 hanedir.
Hüsnü Bey babama bir referans mektubu vermişti. Hatırladığım kadarıyla bu mektupta şuna benzer cümle yer alıyordu:
“Ben, Hüsnü Bingöl, Erhacı köyünden Kerem Şen adlı şahsın devlete yapmış olduğu fedakarlıkları ve iyi davranışını bu mektubumla teyit ediyorum”
Mektubun altında özel kaşesi ve imzası vardı. Ne yazık ki bu mektup evraklarım arasında kaybolup gitti.
Hüsnü Bey’in en çok sevdiği ve yanından hiç ayırmadığı üç isim: Babam Hacı Kerem Şen, Hacı Abdulhadi Kuş ve Hacı Abdullah Armağan idiler.
         CİHANGİR TURAN ANLATIYOR:
          Hüsnü Bey baba tarafından Karapapak anne tarafından da Kürt kökenli Şeyhlere akraba oluyordu. Ailesi Rusya’dan muhacir olarak geldiği zaman Ağrı’ya bağlı Poxan (Sarıdoğan) köyüne gidip yerleşmişler. Akrabalarının bir kısmı da Tutak ilçesine gitmişler.
Ordudan emekli olduktan sonra istihbarat işlerinden sorumlu olarak Iğdır’a geldi. Akrabalarına karşı vefakârdı. Tutaklı Karapapakların çoğunu Milli Emniyetin çeşitli kademelerinde görevlendirmişti.
          Iğdır’da kendisine yakın üç önemli dostu vardı: Terekeme asıllı Eşref Kaya, Eşref Başaran ve kayınpederim Bayburtlu Paşa. Bunun dışında kendisine bağlı sadık ve güvendiği elemanlar vardı. Bunların başında Timur Demirci, Hacı Abdullah ve Hacı Abdulhadi gelirdi.
             Hüsnü Bey demek devlet demekti. Yakışıklı ve uzun boyluydu. Uzun çizmeleri vardı. Yürüyüşü ve bakışı insana korku verirdi. Şehirde iki yere takılırdı: Ya kayınpederimin dükkanın önünde oturur ya da Fazıl Baykal’a ait gazinoya giderdi. Bu gazinoda Iğdır’ın tek radyosu vardı. Hüsnü Bey bu radyonun başına geçer bazen anlamadığımız dilden yapılan yayınları dinlerdi. Bizim için radyo demek sadece Hüsnü Bey’in dilinden anladığı bir alet demekti.
Hüsnü Bey özellikle muhacirler aileler üzerinde özel bir baskı ve kontrol sistemi oluşturmuştu. 
Uzaktan tanık olduğum bir olay hâlâ hafızamda canlı olarak kalmış.
Zekeriya isimli bir öğretmenimiz vardı. Sakalları Yahya Kemal’inkine benzediği için öğrenciler arasındaki lakabı “Yahya Kemal” idi. Bir gün bu zatı Hüsnü Bey’in evine bitişik özel cezaevinden çıkarken görmüştüm. Zekeriya öğretmenin akıbeti hakkında halk arasında çeşitli rivayetler dolaşıp durdu.
           AYDIN URAL ANLATIYOR:
           MİT Müfettişi Hüsnü Bingöl babamın iyi dostuymuş. Sık sık bir araya gelir sohbet ederlermiş.
Rusya’dan yayın yapan radyo istasyonlarını dinlemek Iğdır’da uzun yıllar yasaklanmıştı. Bu yayın yasağını delenlere karşı uygulanan ceza oldukça ağırmış. Ama babam bu cezaya aldırmaz, evdeki radyosunun başına geçer, çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği Kafkasya’yla ilgili haberleri, ayar düğmesini bir istasyondan diğerine çevirerek merakla dinlermiş.
          Bir gün babam ve Hüsnü Bingöl, kahvehanede oturmuş, dünyadaki yeni gelişmeler üzerine sohbet ediyorlarmış. Babam sözün bir yerinde, Rusya’daki ve Kafkasya’daki gelişmelere ilişkin ayrıntılı bir konuşma yapmış.
          Hüsnü Bey, şaşkın babama dönerek, “Ali Bey bu haberleri nereden duydun?” diye sormuş. Babam da hiç çekinmeden, “Evimdeki radyodan” demiş. Hüsnü Bey, babamın bu açık sözlülüğü karşısında yumuşamış, sohbetlerine kaldıkları yerden devam etmişler.
           ATAMAN YALÇIN ANLATIYOR:
             Babam asla siyasi rakiplerinin aleyhinde konuşmazdı. Oğlu olarak tüm hayatım boyunca, babamın ağzından bir siyaset adamının arkasından söylediği tek söz, Fazıl Baykal’a olan kızgınlığı nedeniyle söylemiş olduklarıydı.
            Babamın 1930 ve 1940’lı yıllarda Osman Ataman’la Belediye başkanlığı için bir çekişme içinde olduğu doğruydu. Ancak babam ev ortamında kesinlikle Osman Ataman’ın aleyhine tek söz etmezdi. Hatta bir ara başkanlığı babamdan alıp Osman Ataman’a vermişlerdi. Amcası Ali Ataman’ın devlet nezdindeki saygınlığı ve buna bağlı olarak Hüsnü Bingöl’den gördüğü özel ilgi, “Ataman” ailesini hem halk hem devlete nezdinde daha tarafsız bir konumda görünmesine neden oluyordu. Bu haksız duruma rağmen babam ne şikayetçi oldu ne de aleyhte konuşma yaptı.
          SONA YEŞİLYURT BALAMİR ANLATIYOR:
           Hüsnü Bingöl anne tarafında Iğdır’daki Şeyh ailesiyle akraba olduğundan eşimle arası çok iyiydi. Hüsnü Bingöl yürüdüğü zaman gözünü etrafındaki insanlardan ayırmazdı. Amacı kimin casus olup olmadığını anlamaktı.
           Yaycılı Mehmet Ali Bey’in oğlu Maksut’un Rusları andıran bir tipi vardı. Bir keresinde Hüsnü Bingöl şüpheli bir tavırla Maksut’a yaklaşmış, “Seni gözüm hiç ısırmıyor, Ruslara benziyorsun!” diye sorgulayınca Maksut’un korkudan beti benzi atmış.
         Hüsnü Bingöl insanların yürüyüş şekillerine kendince not verirdi. En çok da Mir Hüseyin Yeşilyurt’un çakalı yürüyüşünden etkilenir, yanındaki dostlarına,  “Yahu bu adam ne gösterişli!” diyerek gıpta edermiş.
           HACI KADİR ERTAN ANLATIYOR:
            (1927 doğumlu olan Hacı Kadir Ertan, halk arasında ‘Arap Emine’ olarak bilinen Emine Hanım’ın oğludur. Babası aslen Iraklı olup Osmanlı ordusunda Yüzbaşı rütbesinde görev yapar. Cumhuriyet yıllarında Iğdır’a yerleşir ve İnhisar (Tekel) dairesinde görev yapar. )
          “O yıllar toptancılık yapan tüccarlar sigaraları sadece Tekel’den alabiliyorlardı. Iğdır’ın büyük tüccarları babamdan epeyce veresiye mal almışlar. Bir gün müfettişler defterleri incelemeye gelirler. Babam, kardeşi Faik’i tüccarlara gönderir:
“Çabuk borcunuzu ödeyin yoksa güç durumda kalacağım.” 
          Anacak kimse borcuna sahip çıkmayınca, müfettişler durum hakkında zabıt tutarak babamı mahkemeye verirler. Böyle bir durumu onuruna yediremeyen babam mahkeme günü kapıyı üzerine kilitleyip intihar eder.
           (Bugünden sonra Hüsnü Bingöl aileyi koruması altına alır. Bütün sorunlarıyla ilgilenir. Yabancılık çekmelerine engel olur.)
Feyzullah Zengi’nin kahvehanesinin müdavimlerinden birisi de MİT Müfettişi Hüsnü Bingöl’dü. Hüsnü Bey beni korumaya alır kelimenin tam anlamıyla babalık ederdi. 
Bir gün Doğubayazıt Tümeninden General Nuri Peköz ve arkadaşları kahvehanede Hüsnü Bey’le birlikte oturmuş sohbet ediyorlardı. Hüsnü Bey’in bana gösterdiği şefkat ve ilgi Nuri Peköz’ün dikkatini çekmiş olacak ki, “Bu çocuk kim?” diye sordu.
          Hüsnü Bey bir elini omzuma koyarak, “Bu çocuk Osmanlı zamanından kalma Iraklı bir Yüzbaşını oğludur,” deyince General ve arkadaşları ellerini cebine atıp bana cömert bir harçlık verdiler.
           Bir yıl boyunca her Pazar günü kahvehaneye gelen bu subayların cömert bahşişleri sayesinde epeyce para biriktirmiştim.
Hüsnü Bingöl büyük yetkilerle donatılmıştı. İsteseydi devlet malını har vurup harman savururdu. Bu büyük vatanperver öldüğü zaman iç çamaşırları Amerikan bezindendi. Bu onun ayıbı olarak değil onun rüşvetten, para ve puldan ne kadar uzak dürüst bir insan olduğunun ifadesi olarak hep aklımda kaldı.
          BÖLÜM 5
        HÜSNÜ BİNGÖL’E VEDA (MÜCAHİT ÖZDEN HUN)
          Değerli okuyucular! Hüsnü Bingöl yazı serisinin sonuna geldik. Yaklaşık çeyrek asır boyunca Iğdır’ın, bölgenin hatta Türkiye’nin kaderine damgasını vurmuş bir şahsiyeti bütün yönleriyle (siyah, beyaz, gri) ele almaya ve tanımaya çalıştık. Yaptığı haksızlıkları okurken O’na kızdık belki de nefret ettik. İçimizde birikmiş acı, hüzün ve intikam duygusu yeniden alevlendi, içimiz tekrar korku ile doldu. Aynı şekilde O’nun cömert, eli açık ve adil kişiliğine de şahit olduk. Vefa duygusunu yüreğinde hep taşıdı. Dostluklarına ihanet etmedi. Görevini inançla ve fedakârca yerine getirdi. Devletini korumak duygusunu kimse O’nun kadar yüreğinde güçlü hissetmedi. O’nun şansızlığı zor bir dönemde görev almasıydı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında, Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu’nun istifasından sonra,  İnönü’den sonra Misak-ı Milli prensiplerine sarsılmaz şekilde bağlı kalan ikinci devlet adamıydı. 
         Şahsi görüşüm odur ki Hüsnü Bingöl olmasaydı Türkiye İkinci Dünya Savaşı yıllarında sonu belli olmayan bir maceraya atılacaktı. Birinci Dünya Savaş’ında, Enver Paşa’nın yanlış ve hayali siyasetinin bedelini ağır ödeyen Türkiye, Kafkasya’da yeni bir cephe açıp Almanya’nın yanında savaşa girseydi, ikinci bir yenilgi kaçınılmaz olacaktı. Koskocaman bir imparatorluktan geriye şu an göz bebeğimiz gibi korumak zorunda olduğumuz ülkemiz kaldı. Biliyorum ülkemizde etnik, dini, mezhepsel, sınıfsal, cinsiyet ayrımcılığı ve diğer sorunlar diz boyu… Ama Türkiye bütün bu sorunları aşabilecek bir yeteneği ve azmi içinde taşıyor. Zorluklar, çözülmek ve aşılmak için vardır.  
       Hüsnü Bingöl bugün Iğdır toprağında yatıyor. O’nun haksızlıklarına maruz kalmış değerlerimiz de aynı toprakta ebedî istirahatgahlarında uyumaktadırlar. Unutmayalım ki Hüsnü Bingöl’ün dirayeti, çabası, olağanüstü görev sorumluluğu sayesinde Iğdır’ımız ve ülkemiz büyük bir felaketten korundu. İnanıyorum, Hüsnü Bingöl’ün haksızlığına maruz kalmış dedem Ahmed Şemo, babam Mecit Hun ve diğer tüm değerlerimizin aziz ruhları bizim Hüsnü Bingöl’e sahip çıkmamızı büyük bir anlayış, affetme duygusu ve hoş görüyle karşılıyor olacaklardır. Şimdi sıra devletimizde, yerel yönetimlerde, sivil toplum örgütlerinde ve değerli halkımın iradesindedir. Merhum Hüsnü Bingöl ismini yaşatacak adımların atılması, hatırasını canlı tutacak etkinliklerin hayata geçirilmesi gereklidir. Iğdır’ımıza yakışan da budur. 
SON

Henüz yorum yapılmadı!

Bu içerik için yorum yapılmadı. Yorum yapmak için aşağıdaki formu kullanınız.

Yorum Yaz!

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
* İşareti olan alanlar gereklidir.

Kerbela

Kerbela Sayfası