Mücahit Özden HUN IĞDIR’D İZ BIRAKANLAR: NEJAT BİRDOĞAN
Tarih : 2019-09-10
Tüm Yazılar

Mücahit Özden HUN



         IĞDIR’DA İZ BIRAKANLAR: NEJAT BİRDOĞAN
         Iğdır toprağı zengindir. Her yetenekten insan yetiştirmiş, onların ruhsal ve zihinsel dünyasını büyülü bir şekilde etkisi altına almıştır. Halkbilim ve edebiyat konusunda yetiştirdiği en büyük yetenek ise kuşkusuz Nejat Birdoğan’dır. (Iğdır’ın değerli halkbilimcisi Nizamettin Onk abim de bunun böyle olduğunu ifade etmişti.)
2001 yılında Iğdır Sevdası kitabını yazarken Ankara’da söyleşi yaptığım Merhum Turgut Sungar’a, “Yakında İstanbul’a gideceğim, kimlerle görüşmemi önerirsiniz”, diye sormuştum. Turgut Sungar çok üzgün bir davranışla elini dizine vurdu: “Edebiyat ve halkbilim konusunda Iğdır’ın yetiştirdiği en büyük yeteneğini iki hafta önce toprağa verdik. Ah keşke bir ay önce karşılaşmış olsaydık! Onu mutlaka tanımalıydın. O bir derya idi.”
         Meraklandım, merhumun ismini sordum. Turgut Sungar yüreğini söküp alıyormuşum gibi ah çekti: “Nejat Birdoğan”
Bu ismi duymamıştım. Uzun yıllar yurt dışında yaşamış olmama bağlamış, belki de asıl uğraşım mühendislik ve ekonomi olduğundan böyle değerli bir halkbilimcinin ismi dikkatimi çekmemişti. Hakkında araştırma yapınca şaşkınlığım arttı. Etkileyici yazıları ve ikna edici tezleriyle okuyucuyu kendisine bağlamasını biliyordu. Bu yüzden kendime kızgın bir ruh hali içine girdim.
          Nejat Birdoğan, sadece Türkiye’yle sınırlı bir araştırmacı olarak kalmamış, tez ve görüşleriyle uluslararası ses getirmeyi başarmıştı. Yarım düzineyi aşkın kitabı, sayısız makaleleri, şiirleri ve Kemalist sol çizgide gelişen kendine özgü görüş ve düşünceleriyle, Nejat Birdoğan kimsenin kolay kolay başaramayacağı bir çeşitlilik ve zenginlik içinde yaratıcılık mücadelesini devam ettirmiş, geride derin bir iz bırakmıştı.
         Nejat Birdoğan, Türkiye’nin şu sıralar çok ihtiyaç duyduğu, söylediklerinin ve yazdıklarının arkasına durabilecek cesareti gösteren nadir aydınlarından biri olarak değerlendirmemiz gerekiyor. Nejat Birdoğan’ın Alevilik hakkında söylediklerine belki katılmayabiliriz. Ancak şüphe yok ki Alevilik konusunu en derinliğine inceleyen birkaç halkbilimciden birisi belki de en başta geleni olduğuna hiç şüphe yoktur. Yazıları, kitap ve çalışmaları her zaman değerini koruyacak, yeni nesillere düşünme alanı açacaktır. Fikirlerinden dolayı onu sevmeyen, yazdıklarından rahatsız olan Alevi bir kesimin olduğunu biliyoruz. Alevilik inancının temelini oluşturan hoşgörü ve özgür düşünce hakkını Nejat Birdoğan’a tanınması gerektiği görüşündeyim.
Turgut Sungar ile görüştükten hemen sonra vakit kaybetmeden İstanbul Avcılar’a, Nejat Birdoğan’ın evine gittim. Eşini kaybetmiş olmanın derin üzüntüsünü içinde taşıyan Şule Hanım, zorlukla da olsa sorduğum soruları cevapladı,  Nejat Birdoğan’ın yaşamından kesitleri bizlerle paylaştı.
            TÜRKİYE’DE HALKBİLİM 
            Halkbilim, İngilizce ve Fransızcada “folklore”, Almancada “ Volkskunde” terimleriyle belirtilir. İngilizcede folk “halk”, lore ise “bilim” anlamına gelir. Belli bir tarihten sonra, halkbilimi kendine özgü yöntemlerle, bağımsız bir bilim dalı olarak gelişti.  Halkbilim anlamına gelen “folklor” sözcüğünü Türkiye’de ilk kez, 1913’te Rıza Tevfik kullanıldı. Ziya Gökalp, bu terimi “halkiyat” olarak Türkçeleştirdi.  
          Cumhuriyetin ilanına kadar Türkiye’ de halkbilim çalışmaları dağınık ve sistemsiz bir biçimde sürdürüldü. 1938’de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde halk edebiyatı dersleri konuldu, 1948’de de Folklor kürsüsü oluşturuldu. Başına Pertev Naili Boratav’ın getirildiği bu kürsü, ders yılı sonunda kaldırıldı. Sonraki yıllarda, halkbilim ayrı bir öğretim konusu olarak değil de çeşitli bölümlere bağlı olarak okutuldu.
            Halkbilimi çok yönlüdür.  Etnoloji, Sosyoloji, Sosyal ve Kültürel Antropoloji, Edebiyat, Psikoloji, Dilbilim, Din Bilim, Tarih, Dinler Tarihi, Sanat Tarihi, Coğrafya, Tıp, Hukuk vb. bilimlerle yakından ilişki içindedir. Gerektiğinde bu bilim dallarının yöntem ve bulgularından yararlanır, karşılaştırmalar yapar, kavramların kökenine inmeye çalışır. Böylece yerlilikten ve ulusallıktan, evrenselliğe geçerek insanlığın ortak kültürüne katkıda bulunmayı amaçlar.
           NEJAT BİRDOĞAN NEREDE DOĞDU?
          Nejat Birdoğan, 29 Ekim 1934 Kars doğumludur. Ailesi, sonraki yıllar babasının mesleği (Sağlık Memuru) nedeniyle Iğdır’a taşındı. Bazı kaynaklar Nejat Birdoğan’ın Iğdır doğumlu olduğunu yazar. Bu doğru değildir. Zaten öyle olsaydı, “Iğdır’da iz bırakanlar” dizisine dahil etmezdim. 
           NEJAT BİRDOĞAN’IN EŞİ ŞULE HANIM ANLATIYOR
           Trabzonlu bir baba, İstanbullu bir annenin –Rumeli ve Girit kökenli- çocuğu olarak 1934 yılında Zonguldak’ta dünyaya geldim. İlk ve orta öğrenimimi Zonguldak’ta tamamladım. İstanbul Tıp Fakültesi’nden 1959 yılında mezun oldum. Hacettepe Çocuk Hastanesinde uzmanlık çalışmamı tamamlayıp tıp doktoru olarak profesyonel hayata atıldım.
            NEJAT BİRDOĞAN’LA TANIŞMA
          Nejat’la 1978 yılında tanıştım. Bir yaz sezonu Ayvalık’taki turistik tesislerin birinde konaklamıştım. Akşam verilen yemek resepsiyonunda bir arkadaşla beraberdim. Dikkatimi bir hanımefendi çekti. Elinde kadehi kendine özgü entelektüel havada bir masadan diğerine dolaşarak sohbetlere katılıyordu. Onun kendine özgüven ve cesareti beni etkilemiş, gıptayla baka kalmıştım.
          Ertesi gün kahvaltıda, akşamki hanımefendi yakınımızdan geçti. Arkadaşım davet edince yanımıza oturdu. Arkadaşım:
“İsminiz ne?” diye sordu.
“İsmet Kür” demez mi!
         Sesini hemen tanıdığım bu hanımefendi, Zonguldak ortaokulundan Türkçe hocamdı. Ünlü yazarımız Pınar Kür’ün annesi olan İsmet Hanım’la böyle bir tatil yerinde ve bunca yıl sonra karşılaşacağımızı tahmin etmemiştim. Tatlı bir söyleşiye daldık.
         Tatil bitip, İstanbul’a dönünce, bir gün İsmet Hanım bizleri ablası, şair Halide Edip Zorlutuna’nın düzenlediği “Edebiyat Gecesi’ne davet etmişti.
Nejat’ın, İstanbul Esentepe Lisesi müdürlüğünü yaptığı yıllar, edebiyat hocası İsmet Hanım’la tanışmış, birlikte dönemin ünlü sanatçı ve edebiyatçılarının katıldığı “Salıgiller” ismiyle bilinen toplantılar düzenlemişlerdi.
         Bohem havada geçen toplantılarda günün önemli sanat ve edebiyat konuları tartışılıyormuş. Nejat, bu toplantıya katılanların en genci olarak, özellikle şiir okuma ve eleştirisinde aranan birisiydi. (Toplantının müdavimlerinden birisi de Fizyoloji hocam, 70’li yılların Başbakanlarından Prof. Sadi Irmak’tı.)
          Davet edildiğim bu toplantıda Nejat’la tanıştım. Dünya görüşü ve kişilik yapısı bakımından uyum içinde olduğumuzdan aramızda duygusal bir ilişki gelişti, 1979 yılında evlenmeye karar verdik.
          O yıllar Nejat, Kültür Bakanlığı Folklor Dairesi Başkanlığı görevini yürütüyordu. 12 Eylül İhtilâli’nde Nejat, hedef duruma geldi. Önce müşavir olarak çalışması istendi. Kabul etmeyince Etnografya Müzesi’ne sürgün edildi. Çalışmayı seven birisiydi. Görevini ciddiye alıp, yıllardan beridir müzenin arşivlerinde küflenmiş kitap ve belgeleri gün ışığına çıkarmayı başardı. Ancak yeni bir sürgün ufukta görününce Nejat, emekliliğini istemek zorunda kaldı. 
            NEJAT BİRDOĞAN’IN HAYATI
            Nejat, 29 Ekim 1934 yılında Kars’ta dünyaya geldi. Aslen Erzurumlu olan ve sonraki yıllar Iğdır’da sağlık memuru olarak görev yapan Ahmet Bey’in en küçük oğludur. Çocuklarının isimleri Düriye, Raci, Naci, Nejat ve Yıldız’dır. 
          Nejat’ın ailesi Alevi kökenli idi. Ahmet Bey sık sık ev ortamında saz ve söz şairlerinin ve halk ozanlarının katıldığı toplantılar düzenlediğinden Nejat da çocuk yaştan halkbilime ilgi duymuş ve ruhu bu değerlerle şekillenmişti.
         İlk ve ortaokulu Iğdır’da, liseyi Trabzon Erkek Lisesi’nde yatılı okudu. Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirdikten sonra kendisine teklif edilen Amerika’da eğitim bursunu yüz üstü bırakıp, Van’a gitti. Nejat Birdoğan 1957-1960 yılları arasında Iğdır Ortaokulunda Türkçe hocalığı yaptı. 
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Merkezi Yönetim Kurulu üyeliği, Anadolu Kültürü Yaşatma Vakfı (AKYAV) onursal başkanlığında bulundu, Milliyet Gazetesi'nin düzenlediği "Halk Oyunları ve Halk Müziği" yarışmalarında jüri üyesi olarak görev yaptı.
           “KUŞ YEMİ Mİ ÖĞRETECEKSİN?”
            Nejat Birdoğan mezun olduktan sonra Van-Erciş yolu üzerinde ve Van Gölü’ne yakın Muradiye ilçesine bağlı Ernis’teki (Ünseli) Öğretmen Okulunda hoca olarak göreve başlar. Bu aynı zamanda onun kariyerinde bir dönüm noktası olacak, “Her şeyi ona borçluyum” dediği Ali Saraçoğlu isimli arkadaşıyla burada tanışacaktır. Ali Saraçoğlu aslen Vanlı idi. Vatan Gazetesinde Ecevit’le aynı masada uzun yıllar gazetecilik yaptıktan sonra, Van’a geri dönmüş, Altındere harasında muhasebeci olarak görev üstlenmişti. Nejat’la bir vesileyle tanışıp arkadaş olmuştu.
           O yıllar liselerde okutulan Edebiyat kitaplarında Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Kuşyemi” adlı bir şiiri vardı. Halkbilime meraklı Ali Saraçoğlu, bir konuşma sırasında çok sevdiği Nejat’a içten bir öneride bulunur: “Halkbilime yönelmelisin. Hayatın boyuncu “Kuşyemi öğretecek değilsin ya?” demiş. Birlikte hafta sonları köy köy dolaşarak incelemeler yapıp, notlar almışlar. Bu Nejat’ın halkbilime ilk adımı olmuş.
          Nejat, Van’da ilk eşi Gülsen Hanım’la tanışıp evlenmişti. Aslen Samsunlu Gülsen Hanım’dan iki kız çocuğu dünyaya geldi. Bir kızı, Vicdan Hanım, Stuttgart’ta bilgisayar mühendisi olarak IBM’de görev yapmakta; Mimar olan diğer kızı da İstanbul’da bir güzellik enstitüsü işletmektedir.
Van’dan sonra Nejat, müdür ve yönetici olarak Iğdır, Burdur ve İstanbul Esentepe liselerinde görev yaptı
           Nejat Birdoğan Iğdır Ortaokulunda hocalık yaparken Iğdır’ın duayen gazetecisi Merhum Fazıl Şıktaş ile dostluk kurar. Tayini Kağızman Ortaokuluna çıkınca     Fazıl Şıktaş ile olan dostluğunu devam ettirir. İki arkadaş Kağızman’da SU isimli 15 günlük bir gazete çıkarırlar. 
          2001 yılında Iğdır Sevdası kitabını hazırlarken Nizamettin Onk abiyle yaptığım söyleşide Nejat Birdoğan-Fazıl Şıktaş ikilisinin Kağızman’da SU isimli bir gazete çıkardıklarını ifade etmişti ama ne Milli Kütüphanede ne de özel arşivlerde bir örneğine rastlamadığım için SU ismini Iğdır’da çıkan gazete listesine dahil etmemiştim. Nejat Birdoğan’ın anısına hazırlanan bir kitapta SU gazetesinin kupürü resim formatında verilmişti. Gelecekteki araştırmacılar için Iğdır’da çıkan gazeteleri yeniden liste halinde vermek istiyorum. (Büyük Millet Meclisi ve Cumhuriyet Dönemi)
• ARAS Gazetesi Sahibi: Kilisli Askeri Doktor Derviş Kuntman 1921 (Elimizde sayı yok. Doktorun anılarından biliyoruz.)
• IĞDIR Gazetesi Sahibi: Cengiz Ekinci 28 Eylül 1950  
• ARAS Dergisi Sahibi: Ramiz Özler 30 Ekim 1950  
• DİL Gazetesi Sahibi: Mecit Hun 9 Temmuz 1952  
• Fırıldak Sahibi: Mecit Hun 21 Ocak 1953  
• Şarkın Dili Sahibi: Mecit Hun 16 Mayıs 1953 Iğdır/Ağrı
• Pamukova Sahibi: Mecit Hun 30 Temmuz 1954  
• Yeni Iğdır Cemil Aydın 28 Şubat 1955 (Elimizde sayı yok. Mecit Hun’un çıkardığı PAMUKOVA gazetesiyle yapılan polemiklerden varlığından haberdarız.)
• Yeşil Iğdır Fazıl Şıktaş 1 Eylül 1955 Iğdır
• SU Sahibi: Fazıl Şıktaş 1964  Iğdır/ Kağızman
 
SU GAZETESİ
15 günde bir çıkar Edebî Gazete
Sahibi: Fazıl Şıktaş
Sorumlu Müdür: Nejat Birdoğan
Yıl: 1  Sayı: 8   15 Eylül 1964
Dizgi ve baskı yeri Narinkale Matbaası Kağızman
Gazetenin ikinci baskısından sonra şair ve yazar Behçet Kemal Çağlar’ın Nejat Birdoğan’a gönderdiği mektup:
 
SU’ya SELAM!
Ben doğumdan ölüme kadar susamış,
Yarim ise bir içim SU, bir içim
Çatlamış dudaklara bir damlacık olsun can
SU’yu elime alır almaz böyle deyivermişim. 
        Ne güzel, ne sihirli bir SU ki, işte elimden ve avuçlarımdan akıp gitmiyor. Sudan şeylerle dolu büyük gazeteler, bardağı kristal, fakat suyu bulanık, kireçli sunuşlar gibi… Halbuki, işte, çok şükür toprak kapta halis kaynak suyu; pırıl pırıl, dupduru. 
 
Atalar durup dururken dememişler: “Su gibi aziz olasın” diye.
Ekmek elden, su gölden, bol bol geçinip giden avare büyük şehir gazeteleri belki bu küçük SU’yu görürler de memleket gerçeklerine gitmek için paçaları sıvarlar.
Bizim de yüreğimize su serpilir.
Selamlar, tebrikler ve sevgiler
Behçet Kemal Çağlar
***
       DOPDOLU BİR İNSANDI
       Nejat çok yönlü bir insandı. Halkbilimi, şiir, edebiyat, alan araştırması, eleştirmenlik ve müzik uzmanlığı bu uğraşılarından birkaçıydı. 
Evimizde Fikret Otyam gibi dostlarının katıldığı sazlı sözlü toplantılar olurdu. Şiir, müzik ve edebiyat üzerine yapılan sohbetler gece yarılarına kadar neşe içinde uzayıp giderdi.
          1992 yılında, bir gün Nejat evimizin ilerisindeki denize balıklama atlamış, sol gözüne şiddetli bir darbe almıştı. Gözleri aşırı miyop olan Nejat, gözündeki ağrıyı ihmal edip, doktora hemen gitmek istemedi. Nihayet ağrıya dayanamayıp hastaneye gittiğimizde aldığımız cevap çok ürkütücüydü: Nejat’ın sol gözü zedelenmiş, görme fonksiyonunu kaybetmişti.
           NEJAT BİRDOĞAN’IN EN ÖNEMLİ TEZİ
           Nejat’ın en önemli tezi şuydu: “Alevilik İslâm dışıdır.” Nejat, Alevilik inanç sisteminin İslâm’dan önce doğup var olduğunu belgeleriyle kanıtlayan ilk araştırmacıdır.
           Orta Asya’daki Şamanist Türk toplulukları, Batıya göçleri sırasında Budizm, Mani Mazdek, Zerdüşt gibi yolları üzerindeki diğer din ve inançlarla tanışıp, yeni bir sentez oluşturmuşlardı. Bu tarihsel gelişimi yıllarca süren araştırmalarla inceleyen Nejat, sonuçta “Alevilik İslâm dışıdır ve İslâm’dan öncedir,” teziyle ortaya çıkmıştı.
Nejat’ın bu köktenci tezi büyük yankı getirdi. “Alevi” sözcüğünün etimolojisinin Hz.Ali’den kaynaklandığını ileri süren Alevi Dernekleri, Nejat’ın tezine şiddetle karşı çıktılar. Bu görüşler ulusal ve uluslararası çeşitli sempozyumlarda tartışıldı ve yüzlerce makaleye konu oldu.
Nejat yoğun kitap çalışması içindeydi. Yayınlanmış kitaplarından birkaçı şöyle idi:
• Anadolu'nun Gizli Kültürü Alevilik (1990),
• Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi (1992),
• Şah İsmail Hatai (1991),
• Anadolu Aleviliğinde Yol Ayrımı (1995),
• Samahlar (1982),
• Notalarıyla Türkülerimiz (1987,
• Gülizar-ı Haseneyn (1985),
• Çelebi Cemalettin Efendinin Savunması (1994),
• İttihat ve Terakkinin Alevilik-Bektaşilik Araştırması (Baha Sait Bey) (1994);
• Hasan Dede Kasabası ve Hasan Dede (1992).
• Köroğlu
• Azerbaycan Gülmecesi ve Nasreddin Hoca
• Alevi Kaynakları (İki Cilt)
           “Zühtü” ve “Cevri” mahlasıyla şiirler yazan Nejat’ın birçok dergilerde yayınlanmış makalesi bulunmaktadır. Birkaç şiirini Musa Eroğlu türkü olarak bestelemişti.
Nejat, araştırma merakı nedeniyle Farsçayı çok iyi öğrenmiş, Kiril alfabesine de ilgi duymuş,  bu alfabeyle yayınlanmış birçok kitabı Latin Türkçesine kazandırmıştı. Fransızca ve Kürtçeyi de insanlarla anlaşabilecek kadar iyi bilirdi.
           Çeşitli partiler Nejat’ı siyasete çekmek için çok çaba sarf ettiler. “Aydınlık” hareketiyle yakından ilgiliydi. Birçok makaleleri Aydınlık dergisinde yayınlandı.
Siyasette Nejat iki konuda taviz vermezdi ve bu aynı zamanda onun siyasi kimliğinin bir özetiydi: Kemalizm ve Türk-Kürt kardeşliği. (Sonraki yıllar Doğu Perinçek, Nejat’ın bu iki şiarını kendi siyasi propagandasına temel yapacaktı.)
          NEJAT BİRDOĞAN’IN VEFATI
          Nejat, doktora gitmeyi sevmezdi. Uzun yıllar bağırsak rahatsızlığından mustaripti. İhmal etti. 1998 yılında aniden bağırsak tıkanması sorunu yaşayınca hastaneye gitmek zorunda kaldık. Teşhis çok acıydı: Nejat bağırsak kanserine yakalanmıştı.
Vakit kaybetmeden kemoterapi ve radyoterapi seanslarına başlandı. Ancak Nejat, her geçen gün daha da çöküyor ölüme adım adım yaklaşıyordu. 2001 yılının 3 Mayıs’ında Nejat ebediyen aramızdan ayrıldı. Esenyurt - Yeni Mezarlık'ta toprağa verildi. 2014 yılından beri, Avcılar Belediyesi tarafından, her yıl anısına Nejat Birdoğan Araştırma Ödülü düzenlenmektedir.
         NEJAT BİRDOĞAN’IN GÜNLÜK YAŞAMI
          Nejat geç yatar, geç kalkardı. Gece uyurken bile kafasına bir şey takılsa, bilgisayarının başına geçer, ya okur ya da yazardı. Kafasında sürekli yapacaklarının bir listesini yapar, yaşamını deyim yerindeyse programlardı.
Ev işlerinde bana yardımcı olur, bazı günler kahvaltıyı hazırlar, gerektiğinde bulaşık yıkardı. Ütü ütülemeyi özellikle severek yapardı.
           “SEYE (SANA) YAXIŞMIR!”
           Nejat mizahı severdi. Şakalaşmayı ve nüktedan konuşmayı elden düşürmezdi.
Bir gün evimizin kapısı çalındı. Azeri lehçesiyle konuşan su satıcısı isteğimizin olup olmadığını sormuştu. Nejat Azeri lehçesini çok güzel konuşurdu. Ne de olsa çocukluğu Iğdır’da geçmişti.
Azerice yaptıkları sohbet biraz uzadı. Satıcı bir ara meraklanıp sordu:
“De görüm! Bu ev senin di?”
 “He, eledı! Ne oldu? Beğenmedin yoxsa!”
“Beğendim, beğendim ama senin diline yaxıştıramadım”
          “ÜNLÜ YAZARINIZ BÖYLE, PEKİ YA..”
           Nejat ve Aziz Nesin, birlikte Avrupa turnesine çıkmışlardı. Almanya üzerinden karayoluyla Bulgaristan’a giriş yaparlarken gümrük memurları zorluk çıkarmış, geçişlerini yavaşlatmıştı.
          Aziz Nesin’i tanıyan ve Türkçeyi çok iyi konuşan gümrük memuru, “Valizinizde ne var?” diye sorunca, sinirli yapıya sahip Aziz Nesin, sert şekilde “Bok!” demiş. Sonra da valizini açıp göstermiş.
           Sıra Nejat’a gelince gümrük memuru arama yapmadan “Geç!Geç!” demiş. Arkadaşına dönerek şöyle demiş:  “Bunların ünlü yazarının ağzı böyle bozuk, kim bilir diğerleri bize ne diyecek!” 
         “ÖYLE İSEN SAKLAMA, DE KARDAŞ DE!”
          Avrupa turnesinde, laiklik üzerine bir konuşma yapmak için Aziz Nesin kürsüye davet edilir. Konuşması hak ve hukuk konularına kayar. Aziz Nesin ilave eder: “Söylediklerimi daha iyi özetlemek için biz bir fahişenin kendi kimliğini kabul edip bunun mücadelesini kendi istediği şekilde yapmasını doğal buluyoruz.” 
Musa isimli bir gazeteci Aziz Nesin’in bu şekilde akıl yürütmesini çok beğenmişti.
           Ertesi gün başka bir toplantıda yine laiklik üzerine yapılan bir konuşmada, gazeteci Musa Bey, kürsüye çıkmış. Aziz Nesin’in sözlerini aynen tekrarlamak istemiş ama “fahişe” kelimesini unuttuğu için onun yerine “eşcinsel” kelimesini kullanmakta sakınca görmemişti.
“Biz diyoruz ki, eşcinseller çekinmeden kendi kimliklerini ortaya koyabilmelidirler.”
O sırada arka sıralarda oturan pos bıyıklı birisi:
“De kardaş de! Saklama! Öyle isen öyledir, canım!”
          NEJAT BİRDOĞAN KENDİSİNİ ANLATIYOR
          29 Ekim 1934 yılında Kars’ta dünyaya geldim. Gereken öğrenim aşamalarından sonra uzun yıllar orta dereceli okullarda öğretmenlik ve yöneticilik yaptım. 1977 yılında Kültür Bakanlığı Folklor Dairesi Başkanı oldum. Bu görevim 1980 yılındaki emekliliğimle sona erdi.
          Halkbilime yetiştiğim ortamın özendirmesi ile başladım. Bu alandaki ilk uğraşım Halk ve Âşık Edebiyatıdır. Kars’ta çok tartışması yapılan “Şeyh Şamil” oyunu incelemesiyle de halk danslarına eğildim.
         1961 yılından beri Türk Halkbilimin çeşitli konularında makale ve kitaplar yayınladım. Halk oyunlarının ele alınmasında en az derleme ve sergileme olayları kadar anlamına eğilme ve incelemenin de önemli olduğu kanısındayım.
          Örneğin, doğaya bakış, geçim sıkıntıları, toplum çekişmeleri bu oyunlarda halkın balesi olarak sunulmaktadır. Gene karşılıklı bu oyunları ele alarak halkın göç yollarını saptayabiliriz. Dünyanın en zengin halk oyunlarına sahibiz.
Geçmiş kültürümüzün zenginliği de bu sayede ileri sürülebilir. Devlet Halk Dansları Topluluğu, salt tanıtım yapmaktadır. Yukarıda ileri sürdüğümüz araştırma ve inceleme henüz yetkililerinden yoksundur. Ayrıca modern çağın kurallarınca sergilemeyi de yeni denemelerle verebiliriz. Bu otantikliği bozma olarak görülmez.
         IĞDIR BASININDA BİRDOĞAN AİLESİ
          PAMUKOVA GAZETESİ   SAHİBİ: MECİT HUN
Yıl:1 Sayı:8  18 Ağustos 1954
           FECİ BİR KAMYON KAZASI
          Kaza vukuunda şu ana kadar büyük bir fedakarlıkla çalışmakta bulunan baş tabip Abbas Çöllü, Hastane İdare memuru Ahmet Birdoğan, Ebe Müşerref ve Hasta bakıcısı Şehriban ile Kerem’in insan takatini aşan gayretleri….
          PAMUKOVA GAZETESİ  SAHİBİ: MECİT HUN   (29 Kasım 1954)
           SAADETLER DİLERİZ
           Kıymetli gençlerimizden Çıldır Kaymakamı Yavuz Nazaroğlu ile Iğdır Sağlık Merkezi memurlarından Ahmet Birdoğan kerimesi Yıldız Birdoğan’ın evlenme merasimleri üç gün evvel seçkin bir davetli kitlesi huzurunda icra edilmiştir.
Genç evlilere saadetler temenni ederiz
          PAMUKOVA GAZETESİ   SAHİBİ: MECİT HUN (27 Aralık 1954)
          SAĞLIK MERKEZİ- ŞİFA MERKEZİ 
           Merkezin sevimli Baştabibi ve kıymetli hemşerimiz Abbas Çöllü’yle birlikte caddeye açılan kapıdan girdik. İdare memuru Ahmet Birdoğan, hemşire Saadet Arısoy, hastabakıcı Kerem Elmas ile Güzel Karaduman’ın hastalara karşı müşfik ve takdirkâr alakaları da muhakkak ki Sağlık Merkezi’nin bugünkü vaziyete getirilmesine amil olmuştur.
          NEJAT BİRDOĞAN’IN KENDİ ANLATIMINDAN
          Nejat Birdoğan daha çocukluğundan itibaren halk kültürü, felsefesi, edebiyatı ve folkloruyla ilgilenmiştir. Onu halkbilim alanına iten nedenleri şöyle açıklar:
“Benim büyüdüğüm dönemlerde medya dediğimiz yazılı sesli, görüntülü yayın organları bugünkü gibi değildi. Ben Kars'ta doğdum, büyüdüm. Şimdiki radyoyu liseyi bitirdiğim zamanlar gördüm. Daha önce radyonun varlığını biliyordum ama evimizde radyo yoktu. Bu durumda bir müzik dalıyla, bir şiir dalıyla ya da halk dansının yerine koyabileceğimiz bale sanat dalıyla yükseköğrenime gidinceye kadar karşılaşmamıştım. Ya ne görmüştüm? Bir kere yerli halk kültür ürünlerinin tümünü görmüştüm. Halk ozanlarıyla iç içe yaşıyorduk. Babam orta derece şiirler yazan, fakat çok engin belleği olan birisiydi. Evimize halk ozanları gelirdi. 
Daha sonra taşındığımız Iğdır'daki evimizin iki odası "dokunulmaz odalar" olarak halk ozanlarına ayrılmıştı. Halk ozanları gelip bizde kalırlardı. Bu ozanlar kendi kültürel zenginliklerini de beraberlerinde getirirlerdi. Gelen halk ozanları içinde Alevi olanlar kadar Sünni olan halk ozanları da vardı. Onların dışında "usta malı" yani başkalarının ürünlerini söyleyip çalanlar da vardı. Bunlara da yerel sanatçılar dersek daha uygun düşmektedir. Uzun ramazan akşamları kış günlerini Iğdır'da, Kars'ta; Kerem ile Aslı, Köroğlu Öykülerini, Seyfüzül Yezen gibi İslam kökenli olayları Anadolu halk diliyle anlatmayı yeğleyen halk ozanları uzun süre bizde kalırlardı. Emrah'ı ve bunun gibi birçok ozanın yaşamını anlatırlardı. Ortaokul öğrencisi iken bir şeyler yazmaya başladım. Liseyi Trabzon Erkek Lisesinde yatılı okudum. Liseyi bitirdikten sonra üniversite öğrencisi olarak Ankara’ya gittim. Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümünü bitirdim. Farklı yerlerde “Edebiyat” öğretmeni olarak görev yaptım. Daha sonra Kültür Bakanlığında folklor araştırmaları üzerine görevde bulundum. Milliyet Gazetesi'nin düzenlediği "Halk Oyunları ve Halk Müziği" yarışmalarında jüri üyesi olarak görev yaptım. Türkiye ve Türkiye dışında birçok konferans ve toplantıya konuşmacı olarak katıldım.” 
         NEJAT BİRDOĞAN (MAHLAS: CEVRİ)
Gizlenir ozan ahında
Yer altında türküler var,
Deyişinde samahında
Zar altında türküler var.
 
Umut kuzu aşık güden
Bir umuttur dosta giden
Dayan bre körpe fidan
Kar altında türküler var.
 
Zincirlendikçe yayılan
Yedi iklimde duyulan
Bir kesilen bin sayılan
Nar altında türküler var.
 
Hak balına tuz katıldı
Gövde n'etsin baş satıldı
Yiğide ilmek atıldı
Dar altında türküler var.
 
Cevri sıkıntıdan yeniler
Bu günü dünden günüler
Devran dolabı iniler
Var altında türküler var.
 
NEJAT BİRDOĞAN (MAHLAS: CEVRİ)
 
Hey erenler pazarım var
Hâl ehline hâl satarım,
Terazim, tartım bulunmaz
Doyumuna bal satarım.
 
Tezgâh üstü söz söylerim
Sözümü gülle peylerim
Hasmı sitemi neylerim
Ben dikensiz gül satarım.
 
Erenler bir pazar kurdum
Hak hak dedim döndüm durdum
Aşkın mührünü vurdum
Dost zarfına pul satarım.
 
Ben sarrafım inci düzdüm
Gevher denizinde yüzdüm
Akıl süzgecinden süzdüm
Cevri aklı kul satarım.
 
           KÖROĞLU KİTABI
           Nejat Birdoğan Köroğlu isimli bir kitap çalışması yapmak ister. Iğdır’ın Merkez, Aralık ve Tuzluca ilçelerini dolaşarak oralarda edindiği bilgiler doğrultusunda kitabını hazırlar. Altmışa yakına ozan ve gönül insanından Köroğlu hakkında bilgi toplar. Bunlar arasında Iğdır’da Âşık Kamil Dur, Âşık Ali Kurtak, Famil Filiz, Sucu Kamber ve diğerlerinin yardımlarıyla kitabı derler ve baskıya verir. Daha sona Iğdır’ın en önemli halkbilimcilerinden Nizamettin Onk Bey’i de ekibine dahil eder.1967-68 yıllarında Iğdır Lisesi’indeki öğrencileriyle bölgede konuyla ilgili yeni bir araştırma yapılır. Kitap 1980’de tamamlanır. Kültür Bakanlığı 1982 yılında  kitabı yayınlamak ister ama daha sonra kitabın içeriğini tehlikeli, dilini de uydurma bir dil olarak görür ve kitabı yayınlamakta vazgeçer. Kitap daha sonra 1996 yılında Kaynak Yayınlarınca çıkartıldı. 
 
            NEJAT BİRDOĞAN YAZIYOR
            Nejat Birdoğan Alevilik üzerine kitabını yazarken Iğdır’la ilgili bir anısını aktarır:
“Burada sizinle bir anımı paylaşmak istiyorum. Ben Iğdır’da büyüdüğümü söylemiştim. Iğdır’da Lise Müdürlüğü yapıyordum. Burada Şii, hem de İran yanlısı aşırı bir Şii topluluğu vardır. Onlar da ilk üç halifeyi sevmiyorlar. Adlarını bile anmıyorlar. Muharrem ayında onuncu gün, lisede tek bir öğrenci bulamazsınız. Binlerce öğrenci gelmez o gün okula. Bunların hepsi mi Şii? Hayır! Kürt aşiretlerinden, başka yerlerden gelenlerden başka diğer inançtan bazı öğrenciler de var. Iğdır’ın Melekli köyünde (şu an belde) Kerbela Törenleri yapılıyor. Öğrenciler oraya gidiyorlar. Öğretmenler de meraktan “Bunlar ne yapıyorlar,” diye onlarla beraber gidiyorlar.
Elbet de tarih derslerimiz de var. Bir gün bir tarih hocası geldi yanıma. “Müdür Bey,” dedi, “Yazılı yoklama yaptım, ilk dört halifeyi sordum. Bütün öğrenciler buna isyan ettiler.” Herkes sadece Hz.Ali’yi yazıyor (656-66). İlk üç halifeyi kimse yazmamış. Hocaya anlattım durumu. Sonra beraber sınıfa gittik. Bu sefer sözlü olarak sorduk soruyu. Birisini kaldırdık. O da dedi ki, Azehi lehçesiyle, “dördüncümsü gurban olduğum Hz. Ali”. İlk üçünü sorunca boynunu büktü. Yani onları ağzına almıyor. Yani Iğdır’da Osman’ın, Ömer’in, Ebu Bekir’in adı geçmiyor.”
 
          NİZAMETTİN ONK ANLATIYOR
         1960 İhtilali olduğu gün Iğdır’daydım. Haberi duyar duymaz sokağa çıktım, kahraman edasıyla dolaşmaya başladım. İsmet Üsteğmenle kucaklaştım, Tabur komutanı Osman Hisarcıkoğlu’yla sohbet ettim. Şube Başkanı Albay Hayri Armağan, sıkıyönetim komutanı olarak askeri ve sivil yönetime el koydu.
Çok geçmeden tayinim tekrar Iğdır’a yapıldı. 30 Haziran günü de Taşburun da büyük bir kutlama töreni yapıldı. Ben, Mecit Hun ve Nejat Birdoğan konuşma yaparak kalabalığı coşturmuştuk.
        İhtilal olduğu zaman CHP ilçe başkanı Mecit Hun, başkan yardımcısı Mehmet Ali Kutlay idi. DP ilçe başkanı da Eşref Kaya idi.  
        NİZAMETTİN ONK ANLATIYOR
         Nejat Birdoğan kültürlü, hitabeti ve kalemi çok güçlüydü. Emrah ve Deryami üzerinde araştırmalar yapmış, Türk dili üzerinde yazılar yazmıştı. Türkiye’deki beş halkbilimciden birisiydi: Nejat Birdoğan, Fahrettin Kırzıoğlu, Cahit Öztelli, Pertev Naili Boratav ve Nizamettin Onk
         Nejat Birdoğan, Iğdır’dan Kağızman Ortaokul müdürlüğüne tayin olmuştu. Orada Fazıl Şıktaş’la “Su” isimli edebi bir dergi çıkardı. Daha sonra Palu ve İstanbul Alibey’de müdürlük yapan Nejat Birdoğan, özel bir okula (Esentepe) atanmıştı.
Nejat çok iyi bir hatipti. Konuşması insanı etkiler, dinleme zevki aşılardı.
 
          NEJAT BİRDOĞAN’IN ARKASINDAN (YAZAN: SERVER TANİLLİ)
         (Merhun Nejat Birdoğan’ın aziz hatırasına, 1980’li yıllarda Fransa’daki Strazburg Üniversitesinde kendisinden kısa süreliğine Uygarlık Tarihi isimli ders aldığım Merhum Hocam Servet Tanilli’nin etkileyici yazısıyla son veriyorum. Mücahit)
Nejat Birdoğan Hakka yürüdü.
         Açık, aydınlık, çağdaş bir kalem, yazmaz oldu. Hep uyarıcı olan bir fikir üreticisi, bir özgün bakış, eylemini vaktiyle yazdıklarıyla, kitaplarıyla sürdürecek artık. 
Arkasından, şimdiden söylenecek olan nedir? Onu, bir kültür tarihçisi olarak tanıdık. Gözleri, kendi yurdumuza çevriliydi; fikrî kaygısı, Anadolu kültürünün dünü ve bugünü üstüneydi. Özellikle Alevilik ve Bektaşilik üzerinde duruyor; onların doğuşu ve kültürümüzdeki yerini araştırıyordu.
 Onu, bu aranışa götüren ne olmuştur?
         Gazetemizde, Alevilik ve Anadolu’daki Gerçekler adıyla, 16 Ağustos1989’da yayımladığı pek özlü bir yazısında, bunun ipuçlarını verir.
Dediği şudur: Alevî, bilindiği gibi “Ali yanlısı” anlamındadır. Buradan kalkarak çoğu araştırmacı, elmalarla armutları aynı sepete koyar; bir büyük kültür olgusunun çıkışını, Halife Ali’nin elinden alınan halifelik hakkına, Fedek Hurmalığı’na, Kerbela Olayı’na bağlarlar. Arkasından hüküm faslı gelir: “Biz Müslümanlığın bir koluyuz” deyip işin içinden çıkarlar.
         Oysa bu sorunu çözmüyor, daha da karmaşıklaştırıyordu: Örneğin İran, Suriye, Fas; Ali yanlısı yığınla ülke var; onlarda da “Ehl-i Beyt”, “On iki imam”, “Kerbelâ” inancı baş köşede; ama yine de bir farklılığımız var onlarla.
Dahası, Anadolu Alevilerinin kendine özgü inanç ve ibadetleri de görülüyor.
Peki, kaynağı ne bu farklılığın?
         Nejat Birdoğan’ın kaygısı, işte bu sorunun yanıtını aramak oldu. Ortaya oyduğu gerçek de, ulusal kültürümüzün –yüzyıllar önce- nasıl olup da mayalandığıdır.
Söz konusu yazısında şunu altını çizer: “Anadolu Aleviliği salt Ali sevgisiyle doğmadı. Bu kutsal gelenekler toplamı, gerçek bir ulusal kültürdür, bilinçtir. Daha doğrusu İslamlaştırma, Araplaştırmak çabalarına karşı bir tepki, bir direnmedir”
         Ona göre yaşamın ve tarihin zorlukları, Orta Asya bozkırlarındaki göçebe Oğuzları Batıya ittiğinde, ayrıcalığa inanmayan bu eşitlikçi insanlar, Anadolu’ya kendi tüze ve törelerini de getirdiler. Bu tüzeye ister Gök Tanrıcılık, ister Şamanlık diyelim, işler kazasız belasız yürüyordu. Ne var ki, göçebe Oğuzlar, Anadolu’da koyu ve tutucu bir Müslüman baskısıyla karşılaştılar.
         Karşılaştıkları düzeni bozmak yerine, bu yelpazede kendilerine bir yer aradılar. “Hz. Ali sevgisiyle dolu bölgeyi seçip eski kırsa alışkanlıklarını da alıp o bölgeye yerleştiler. Sonraki dönemlerinde bu sevgiyi geliştirdiler. Bu sevgi ile yatıp kalktılar. Törenlerindeki eski Asya geleneklerini Ali çiçekleri ile süslediler. Kurban onun adına kesildi. Semah, onun adına yapıldı. Yargı onun adına verildi. Ulu Türkçemize Ali çok yakıştı. Anadolu Alevileri Ali’yi Türkleştirdi ve ölümsüzleştirdiler”
Böylece, ne Fedek Hurmalığı, ne Kerbelâ!
          Belli ki, fikri de inancı da yoğuran, Anadolu toprağının tarihsel ve kültürel koşulları olmuş. Böyle bakarsak, Alevinin şeriat düşmanlığı da, laik demokrat Cumhuriyet yandaşlığı da yerli yerine oturur. Nejat Birdoğan’ın kalemi, işte bütün bunlara açıklık getirmiştir. Aramızdan ayrılan, bir Aydınlanmacıydı bir yerde.
Adı unutulmayacak!
          Ve uyur-gezerlere, hinoğluhinlere, şarlatanlara karşı mücadelede, yön gösterecek, güçlerimizi artıracak...
***
           ÂŞIK CEVRİ (NEJAT BİRDOĞAN)
Hak balına tuz katıldı, 
Gövde n'etsin, baş satıldı.
Yiğide ilmek atıldı, 
Dar altında türküler var.
 
          NEJAT BİRDOĞAN  BÖLÜMÜ ( SON)
 
           MUHARREM AYININ MANEVİYATI
          Muharrem ayı kutsal bir aydır. Bugün Muharrem ayının onuncu günüdür. Yas ve matem duygularını yüreklerinin en derinlerinde hissederek yaşayan Iğdırlı hemşerilerimin ve tüm Caferi din kardeşlerimin aşure günü mübarek olsun. 
          Bu kutsal ve iman dolu günde Merhum Annem Naciye Hun’un taziye çadırında Eski Baharlı Mahallesi (14 Kasım) Camii Hocası değerli büyüğüm Abdülmecit Hocamla (Aydın) yan yana oturma şansım oldu. İrfanından ve maneviyat dolu konuşmalarından son derece etkilendim. Cemaatin gidiş gelişinden fırsat buldukça ibret verici hikayeler anlattı. Iğdır’ımızın manevi bir yasa büründüğü bugünlerde bana anlattığı bu irfan ve hikmet dolu anekdotlarından birkaçına yer vermek istiyorum. Ama önce bu değerli büyüğümü kısaca da olsa sizlere tanıtmak beni onurlandıracaktır.
          Abdülmecit Hocam,  1949 yılında Kağızman’ın Ortaköy isimli köyünde dünyaya gelir. Daha çocuk yaşındayken ilk dini ve manevi eğitimini merhum dedesi Hüseyin Aydın’dan alır. Dedesi vefat edince yine bir din hocası olan babası merhum Ömer Aydın’dan ders almaya devam eder,  çocuk yaşta bu dünyanın manevi ve irfan dolu zenginliklerine adım atar. İlkokul mezunudur. İstek ve iradesini ortaya koyar, Ortaokul, Lise ve İlahiyat Fakültesini dışarıdan bitirir. Çeşitli köylerde imamlık yapar. Gittiği yerlerde sadece ekmek parasını  değil aynı zamanda insanların manevi kalbini de kazanır. Böyle müstesna değerlerin Iğdır toprağında yaşaması benim için bir övünç vesilesi oldu. Sizleri Abdülmecit Hocam’ın anlattığı güzel ve anlamlı anekdotlarla baş başa bırakıyorum:
            O ZAMANIN KEDİLERİ
           Taraş köyünde imamlık görevimi icra ediyordum. Kız istemeye gitmiştim. Ev sahibiyle oturup dini sohbete daldık. İslamlığın bir merhamet ve hoşgörü dini olduğunu vurgulamak için Peygamber Efendimiz (s.a.v) zamanında yaşanmış bir olaydan bahsettim. 
            “Sahâbelerden birisi kedilere çok düşkündür. Bu nedenle Peygamber Efendimiz (sav) bu sahabeye kedicik babası anlamına gelen Ebû Hureyre lakabını verir. Ebu Hureyre kedileri o kadar çok severmiş ki bir gün giysisinin ucunda uykuya kalan kedisini uyandırmamak için giysisinin ucunu usulca keserek kalkmayı tercih eder.”
Ev sahibi anlattığım anekdotu dikkatlice dinledi. Başını anlamlı anlamlı salladı. Birlikte yemeğe oturduk. Masanın üzerinde bir kemik parçası vardı. Bir kedi aniden masaya zıpladı, kemiği kaptığı gibi fırlayıp kaçtı. Ev sahibi de aynı hızla yerinden kalkıp eline geçirdiği sopayı sinirle kediye fırlattı. Sopa zavallı kediye tam isabet etti, kedi birkaç takla attı. Ev sahibi sonra masaya dönüp hiçbir şey olmamış gibi yemeğini yemeğe devam etti. Ben bu durum karşısında afallamıştım. Kendimi tutamayıp yüreğimden geçeni söyledim:
         “Ben az önce Peygamber Efendimiz (sav) zamanındaki hoşgörüye örnek olsun diye bir kedi örneği verdim, sen söylediklerimden ders çıkaracağına zavallı kediye acımasızca sopa fırlattın.”
Ev sahibi ağzındaki lokmayı yutar yutmaz, konuşmasına devam etti:
“Hocam, Peygamber Efendimiz (sav) zamanındaki kedilerde edep, terbiye vardı. Bu zamanın kedileri çok arsız!”
           DELEGUR (DİŞİ KURT)
             Bir gün bir medresede ders veriyordum.  Aniden dışarıdan gelen bağırma ve çağırma sesleri yeri göğü inletti. Mutlaka cinayet işlendi diye pencereye koştum. Ne olup bittiğini sordum: “Bu akşam bir delegur Bekir’in sürüsüne saldırmış 50 tanesini öldürmüş 50 tanesini de ağır yaralamış. Bağırma, çağırma sesleri bu yüzdendir.”
           Teselli etmek için Bekir’in yanına gittim. Gözlerinde yaş, yüreğinde intikam duygusu vardı: “Allah’ıma yemin ederim ki ben bu dişi kurdu bulup öldüreceğim. Yoksa bu hayat bana bir zindan olacak.”
           Saçmaladığını düşündüm. Bu dağlarda o dişi kurdu nasıl bulacaktı? Teselli etmeye çalıştım ama boşunaydı. Bir dost olarak O’nu yalnız bırakmak istemedim. Ben elime tek mermili bir av tüfeği aldım. Bekir de “beşli” tabir edilen otomatik bir silah ve dürbünle çıkageldi. Birlikte dağlara yöneldik. Yolda yürürken Bekir’i ikna etmeye ve vazgeçirmeye çalışıyordum:
“Bu dağlarda bu dişi kurdu nasıl bulacağız?”
Bekir bana bakmadan sinirli ve kararlı bir ses tonunda ısrar etti:
“Bulacağız!”
          Dağlarda bir-iki gün aç susuz dolaşıp durduk. Üçüncü günün akşamına doğruydu. Bekir uzakta bazı kıpırtılar görür görmez hemen saklandı. Ben de bir kayanın arkasına uzandım. Sesiz olmam için sus işareti yaptı. Dürbünü eline aldı, dikkatlice baktı. Gerçekten gelen dişi kurttu! Yüzünde bir sevinç pırıltısı oluştu. “Yanında da üç yavrusu var!” diye kendi kendine söylendi. Dürbünü bana uzattı. Dikkatlice baktım. Dişi kurt, siyah bir koyunu canlı canlı önüne katmış yavrularıyla birlikte dar bir aralıktan girerek etrafı kapalı bir yere getirdi. Koyun kaçıp gitmesin diye de geçit aralığının önüne uzandı, dilini bir karış çıkarıp soluklanırken içeride koyunu öldürmeye çalışan yavrularına bakakaldı. Yavrular koyunu nasıl öldüreceklerini bilmiyordu. Dişi kurt iki de bir yerinden kalkıyor, koyunun yanına gidip boğazından yakalıyor, yavrularına koyunu nasıl öldüreceklerini gösteriyor sonra tekrar geçidin önüne uzanıyor, dilini sarkıtıp soluklanarak yavrularını seyre dalıyordu. Biz tepeden olup biten her şeyi apaçık görebiliyorduk. Nihayet yavrular annelerinin kendilerine öğrettiği gibi koyunu boğazından yakalayıp boğdular, parçalayıp yemeye başladılar.”
“Ne duruyorsun? Tam zamanı, ateş açalım!” diye yavaşça seslendim.
          Üç günden beri intikam duygusuyla yemeden içmeden kesilen Bekir başını hayır anlamında salladı. Gözünden bir damla yaş aktı. Ayağı kalktı. Silahını omzuna, dürbünü boynuna asıp aşağı doğru yürümeye başladı. İçi buruktu ama asla unutamayacağım bir söz etti:
“Eğer biz insanlar da bu dişi kurt gibi kendi çocuklarımıza hayatta kalma mücadelesini öğretmiş olsaydık dünyada bu kadar zulüm ve gaddarlık olmazdı. Dişi kurt yavrularını yetiştirmek için binbir zahmetle getirdiği koyunla yavrularını eğitti. Acaba biz insanlar kendi çocuklarımızı yetiştirmek için bu kadar zahmeti göze alabilir miydik?”
         Bekir’in arkasından giderken O’nun erdem ve fazilet dolu sözünü düşünüyor ve bu davranışını takdir ediyordum. Köy yerine varınca bir din hocası olarak köylüleri camide topladım onlara seslendim:
        “Bekir sürüsünü kaybetti, mağdur oldu. Her ev imkanına göre birkaç koyun verecek.”
Köylüler beni severdi. Kısa sürede Bekir’in yine yüz koyunluk bir sürüsü oldu. Kendi kendime şöyle düşündüm: Allah, fazilet ve erdem gösterenleri asla yarı yolda bırakmaz, onların sıkıntılarına bir çözüm bulur.”

Henüz yorum yapılmadı!

Bu içerik için yorum yapılmadı. Yorum yapmak için aşağıdaki formu kullanınız.

Yorum Yaz!

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
* İşareti olan alanlar gereklidir.