Prof. Dr. Kerem KARABULUT KALKINMANIN ÖNÜNDEKİ SOSYAL ALGI ENGELLERİ
Tarih : 2020-05-19
Tüm Yazılar

Prof. Dr. Kerem KARABULUT



KALKINMANIN ÖNÜNDEKİ SOSYAL ALGI ENGELLERİ

Bu yazı pek çok sebebi olan kalkınmanın sosyal algı sebepleri itibarıyla nasıl engellendiğinin bir anlamda felsefesini içermektedir. Bu doğrultuda öncelikle kalkınma ve büyümenin tarifini vermek konunun anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.
Büyüme; reel milli gelirin veya kişi başına düşen reel gelirin önceki dönemlere göre artmasıdır. Büyüme kavramı daha çok gelişmiş ülkeler için kullanılan bir kavramdır. Gelişmiş ülkeler bir takım sosyal, ekonomik, teknolojik, kültürel ve toplumsal dönüşümlerini çok öncelerden gerçekleştirdikleri için onların temel sorunu reel gelirlerini artırmaktır. Yani onlar için gelir artışlarını sürekli ve istikrarlı kılmak amaçlarına ulaşmayı sağlayabilmektedir. Bu yüzden, gelişmiş ülkeler gelir elde etmek için bazen çok acımasızca “esmer çocukların kanı pahasına” diğer ülkelere yönelik uygulamalar yapabilmektedirler.  Ancak, gelişmekte olan ve azgelişmiş ülkelerdeki sosyal yanlışlar da bu duruma zemin hazırlamaktadır. 
Kalkınma ise; milli gelirin ve üretimin arttırılmasının yanında, sosyal, ekonomik, teknolojik ve kültürel yapının değiştirilmesi, halkın değer yargılarının dünya standartlarında gelişmesi ve gerekli tüm yeniliklerin sağlanabilmesi olarak ifade edilebilir. İşte milli gelir artışı sağlanması dışındaki hususlar Türkiye gibi gelişmekte olan ve azgelişmiş ülkelerde henüz tam sağlanamadığı için de kalkınma kavramı daha çok bu tür ülkeler için kullanılmaktadır. Konuyu şu açık örnekle de vurgulayabiliriz. Örneğin gelişmiş ülkelerin hiçbirinde “haydi kızlar okula ve kardelenler projesi” gibi uygulamalara rastlanmaz. Hatta gelişmiş ülkeler diğer ülkelerin yetişmiş insan gücünü de kendisine çekerek onların üretici katkılarından sonuna kadar yararlanmaktadırlar. Oysa azgelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde kız çocuklarının etkin eğitim almasını veya okula gitmesini sağlamak için bu tür proje ve çalışmalar sıkça görülmektedir. İşte kalkınmamış ülkelerindeki bu ve benzeri yanlış değer yargıları ve uygulamalar, kalkınma çabalarında önemli engelleyici unsurlar olarak gözükmektedirler. Buna bağlı olarak nüfusun yarısını oluşturan işgücü olan bayanların beyin ve fiziki üretim kapasitesi devre dışı bırakılmış olmaktadır. Böylece gelişmiş bir sosyo-ekonomik yapı oluşturulamamaktadır. 
Kalkınmanın önündeki sosyal algı engellerini beş başlık altında toplamaktayım. Şimdi bunlara kısa kısa değinelim.
I-KALKINMA ALGISI
Ülkelerin Gelişmiş ve gelişmemiş ayrımını şu cümle özetlemektedir. “KALKINMIŞ ÜLKE, FAKİRLERİN ARABA SAHİBİ OLDUĞU DEĞİL, ZENGİNLERİN DE TOPLU TAŞIMAYI KULLANDIĞI ÜLKEDİR”. Bu tam bir kalkınma felsefesidir ve birçok gelişmekte olan azgelişmiş ülkedeki sosyal ve psikolojik eksiklikleri de ortaya koymaktadır. Yani; bu ülkelerdeki “tüketim toplumu” olma özelliği ve onların “lüks yaşam gösterişi”, “aşağılık kompleksi” veya “yenilmişlik psikolojisi”nin yaşam biçimlerine yansıtılmasıyla ilgilidir. 
Örneğin, Almanya gibi ülkelerde zenginlerin çok lüks araçlarla toplantılara gitmeleri veya gösteriş yapmaları ayıp karşılanırken, bizim gibi toplumlarda itibar ve prestij olarak kabul edilmektedir (ye kürküm ye kültürü). Çünkü bu tür ülkelerde küçük, park edilmesi kolay ve kendini güç sahibi göstereceği araba kullanmaya ihtiyaç duyulmamaktadır. Toplum otomatik stabilizatör olarak bunu düzenliyor.
Yine Almanya’da katıldığım bir sempozyumda meslektaşım olan moderatör alman profesörün davranışı ders verici nitelikteydi. Sunum için davet ettiği konuşmacıdan sonra, soru sormak isteyenler için mikrofon elinde salonda dolaşıyor ve her soru soranı ayakta bekliyordu. Buradan şu anlaşılmalıdır ki, gelişmiş toplum ve insanlar “fonksiyoneldirler, ego tatmini peşinde değillerdir”. Oysa bizim gibi toplumlarda sadece unvan, para, mevki ve güç gibi unsurlara sığınılarak yaşayan önemli bir nüfus kesimi bulunmaktadır. Bu durum kalkınmanın önündeki en önemli engellerden birisi olabilmektedir. Bu anlayış, “icat yapmayı değil, icat yapmış gibi gösterme” kültürünü öne çıkarmaktadır. Böylece ülkeyi her açıdan doğru yöne çeken veya lokomotif görevi üstlenen gerçek “aydın” ve “entellektüeller” ve üniversiteler oluşamamaktadır.
 
II-BİREY OLAMAMA VEYA BAĞIMSIZ DÜŞÜNEMEME 
Ünlü sosyolog Ali Şeriati’nin şu sözleri durumu özetlemektedir. “Çağdaş Dünyamızda Artık; Toprağa, Kana, Devlete, Irka, Bayrağa, Partilere, Mezheplere ve Şahıslara Tapılıyor”. Buradan devlete, bayrağa, toprağa ve diğer değerlere sahip çıkılmaması sonucu çıkarılmamalıdır. Aksine, sahip olunulan bu değerlerin insan ve toplum için etkinleştirilmesi veya doğru değerlendirilmesi önerilmektedir. Mezhebine sahip çıkıp, başka mezheplere saygı duymak, toprağını sevip başkalarının toprağına göz dikmemek, şahsı sevmek ama kendisinin de kul değil bağımsız bir şahıs olduğunun bilincinde olmak, bayrağı sevmek ama o bayrağın güç sahibi olması için çalışıp üretmek, partiyi sevip ama başka parti ve partililere de saygı duymak, kendi ırkına veya soyuna sahip çıkmak ama diğerlerinin de insan ırkı olduğunu unutmayan bir anlayışa sahip olmak anlaşılmalıdır. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, Cihanda Sulh” sözü de bu çerçevededir. 
III-CEHALET
Kalkınamayan toplumların bu durumlarına sebep olan en büyük sosyal sorun ise cehalettir. Cehaletten anlaşılması gerekenler; kız çocuklarının okutulmaması ve eğitimin önemsenmemesi, işin ehline verilmemesi, yalan konuşulması, yapılan işin en iyisinin yapılmaması, başka mezhep ya da inançların kâfir ilan edilmesi, başkalarının hakkının rahatça yenilmesi veya kişisel hak ve özgürlüklere saygı duyulmaması, çalışmanın kutsal olduğunun öne çıkarılmaması, adaletin tesis edilmemesi gibi uygulamalar veya anlayışlar bütünüdür.  Cehaletin ne kadar büyük bir sorun olduğunu ünlü tarih Profesörü ilber Ortaylı’nın cümleleri çok güzel özetlemektedir. “600’LERDE ÇİNİ, 1071’DE MALAZGİRTTE BİZANSI, 1453’TE HAÇLILARI, 1915’TE ÇANAKKALEDE AVRUPAYI YENDİK, AMA BİR TÜRLÜ CEHALETİ YENEMEDİK”.
2014 yılı sonlarında katıldığım İslâm ülkelerinin kalkınma problemlerinin tartışıldığı İstanbul’daki toplantıda; Gine Kalkınma Bakanının söyledikleri de konuyu özetlemektedir. “İnsanlık açısından bakıldığında, üç temel problemin önde olduğunu söyleyebiliriz; hastalık, yoksulluk ve cehalet. Bunlar tüm dünyanın olduğu kadar İslâm ülkelerinin de temel problemidir. Ancak bunlar içerisinde en temel olanı da cehalettir. İslâm ülkeleri cehalet sorununu yok etmedikçe kalkınmaları asla mümkün değildir”.
Diğer yazılarımızda Türkiye’nin kalkınması için önerdiğimiz eğitim modeli olan “OKUYAN-DÜŞÜ
NEN-TARTIŞAN-ÜRETEN İNSAN” yetişmesini sağlayacak eğitim modeli ile bu sorunların aşılabileceği söylenebilir. Çünkü okumayan, düşünmeyen, tartışamayan ve üretemeyen toplumlar kalkınmalarını sağlayamadıkları gibi terörize olup tüm dünya veya insanlık için de sorun olabilmektedir. Yine Ali Şeriati’nin “OKUYUN, ÇÜNKÜ 
 
MÜREKKEBİN AKMADIĞI YERDE KAN AKAR” sözü de bu durumu özetlemektedir.
IV-DEĞİŞİME VEYA YENİLİĞE AÇIK OLMAMA
Toplumsal algıyı yansıtması bakımından yaşadığım bir örneği paylaşmak da yerinde olacaktır. 2010 yılı uluslararası üst düzey bir toplantıyı televizyondan seyrediyorum. Konuşmacı kürsüde konuşurken cep telefonunun çaldığını gördüm ve çok şaşırdım. Ancak daha şaşırtıcı olan konuşmacı cep telefonunu kürsüde çıkardı ve; “alo ben şu anda toplantıdayım seni sonra arayacağım” dedikten sonra salondakilere; kusura bakmayın cep telefonumu kapatmayı unutmuşum dedikten sonra, şaşırtıcı şu cümleyi kullandı: “bu durumu yadırgamayın, çünkü cep telefonu artık hayatımızın bir parçası”.  Bu olay gelişmiş bir ülkedeki teknoloji ve onun algısını yansıtıyor. Çünkü teknolojiyi kendileri üretiyor ve hayatın içerisinde de yadırgamadan, komlekse girmeden doğal bir kullanımını vurguluyorlar.
Bu olaydan yaklaşık 6 ay sonra Erzurum’da orta öğretim yöneticilerine hitaben eğitimci profesörün konuşmasında ise vurgulanan ana düşünce şu doğrultuda idi; Arkadaşlar, öğrencilerin cep telefonlarını yasaklayın. Bunun için yöntemler geliştirin. Hocaların cep telefonları ile sınıfa gitmesi büyük bir ayıptır ve saire. Bir iktisatçı olarak bu konuşmacıdan beklediğim temel cümle ise şuydu; “arkadaşlar, genç çocuklarımızın teknolojiye çok yatkın ve zeki olanlarını sizler belirleyin ve bizlere bildirin. Biz de devletimizin imkânlarını seferber ederek bu gençler ile Türkiye’nin geleceğini kurtaracak teknolojik yenilik ve icatları yapalım”. Maalesef bir türlü bu doğrultuda vurgu yapılmadı. Buradan anlaşılmaktadır ki, toplumun algısı insan yetiştirilmesine ve teknolojik icat gerçekleştirilmesine etki eden en önemli hususlardan birisidir. 
 
V. GÖREV, ÇALIŞMA VEYA İŞ AHL KI ALGISI
Gelişmekte olan ve azgelişmiş ülke veya toplumlarda görev ahlâkı toplum tarafından yanlış algılandığı için çalışma veya işini iyi yapma kültürü oluşmamaktadır. Bunun sonucunda da eksik üretim, tembellik, adaletsizlikler, rüşvet gibi toplumun mevcut durumuna ve geleceğine zarar veren sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Örneğin, bankaya gidildiğinde, memur veya memurenin iyi davranması karşısında müteşekkir olunmaktadır. Lokantaya gidildiğinde, garsonun çorbayı üstünüze dökmeden hizmetini tamamlaması karşısında müteşekkir kalınmaktadır. Doktora gidildiğinde, doktorun fıtık ameliyatını eksiksiz yapmasına müteşekkir kalınmaktadır. Üniversite hocasının dersini iyi anlatması karşısında müteşekkir kalınmaktadır. Aslında tüm bu sonuçlar karşısında, işi yapana borçlu kalınmış gibi bir psikolojiye girmek yanlıştır. Çünkü, bunu yapanlar zaten görevlerini iyi ve doğru yapmaları gerekenlerdir.  İşte bu algı, kleptokrasi (siyasi kayırmacılık) ve nepotizm (aile, eş, dost kayırmacılığı) uygulamalarına sebep olmakta ve verimsizlikle sonuçlanarak toplumun kalkınmasının önündeki sosyal engellerden biri olabilmektedir.

Henüz yorum yapılmadı!

Bu içerik için yorum yapılmadı. Yorum yapmak için aşağıdaki formu kullanınız.

Yorum Yaz!

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
* İşareti olan alanlar gereklidir.