Ekrem BAYDAR DOĞRU KONUŞANI KOVARLAR
Tarih : 2007-10-01
Tüm Yazılar

Ekrem BAYDAR



Yıl 1991; Halit amcam vefat etmiş, hepimiz taziye evindeyiz. O zaman çadır olayı pek olmadığından, gelen mi-safirler mecburen evde ağırlanıyordu. Salon ve salona karşılıklı bakan odalar hınca hınç doludur. Hoca "faaatiiiha" diyor, herkes Fatiha Suresini sessizce okuyor. Fatihadan sonra giden gidiyor, çok yakınlık hissedenler ise bir müddet oturduktan sonra gidiyorlar. Bir gün önceki hoca gitmiş, yerine başka bir hoca gelmiş. Oturma salonu epeyce geniştir. Salon tıka basa doludur ve bazı gençler de yerde oturmuşlar. Gelen gidenlere bakıyorum. Gözüm tanıdık simaları arıyor, kimler geldi, kimler gelmedi hesabı içindeyim. Sağ olsunlar, Iğdırlılar bu konuda çok hassastırlar. Cenazelerde kim olursa olsun, ayırım yapmaksızın bir bütünlük sağlıyorlar. Bize ve ailemize karşı özel bir sevgileri olduğunu da biliyorum. Bu nedenle salonda Kürt'lerden çok Azeriler var. Terekemeler, Göçmenler, Lazlar da sık sık gözüme ilişiyorlar. Kısaca Iğdır'ın her kesiminden insanlar var. Hoca efendi tam karşıda oturmuş, bazen Kürtçe bazen de yarım yamalak Türkçesiyle, yağmurun nasıl yağdığını anlatıyor. Cemaat da pür dikkat dinliyor. Kimileri bıyık altından gülüyor, kimileri de onun dediklerini onaylarcasına başını sallıyor. Hoca; kapıdan yeni gelenleri görünce, sözünü kesip uzunca bir "Faaattiiihaa" çekip ardından yağmur hakkında ki düşüncelerini yeniden açıklamaya devam ediyor. Yeni gelenler de öğrensin deyip sözlerini yeni baştan alıyor. Ve bu durum bir kaç kez aynı şekilde devam etti. "Ey muhterem cemaat; Allah'ın çok büyük süzgeçleri vardır. Bildiğimiz un süzgeçlerin çok çok büyükleri! Nereye, hangi köye, hangi mahalleye rahmet (yağmur anlamında) yağdıracaksa, o bölgenin yağmur meleklerine emrediyor. Melekler de o kocaman süzgeci alıp en yakın denizlerin birinden doldurarak, hem de babası sence mübarek olan hocanın getirip Allah'ın istediği yere, un eler gibi sallıyorlar. O bölge veya o köyde Allah'ın rahmetiyle sulanmış olur. Yağmurun damla damla düşmesi ise, süzgecin gözenekli olmasındandır. Eğer süzgecin gözenekleri küçük ise, yağmur taneleri küçük, gözenekler büyük ise, yağmur taneleri. Büyük olur". Deyip sözlerini bitirdi. "Peki, hocam su su damlaları süzgecin gözeneklerinden geçip damlalar halinde yere düşüyor, bunu anladık. Şu kar taneleri o gözeneklerden nasıl geçip yere düşüyor"? Diye sormama fırsat vermeden, ağabeyim beni dışarı çağırdı. Ortalığı karıştıracağımı biliyordu. Yeni bir uzunca" Faaatiiihaaa" sözünden sonra, gidenleri yolcu etmek için dışarı çıkıyoruz. O arada ağabeyime diyorum "Ağabeyi bize yakışmaz. Bak şu gelen gidenlere; çoğu okumuş yazmış insanlardır. Öğretmenler, müdürler, daire amirleri, belediye başkanı, birçok tanınmış esnaf gelip gidiyor. Dünkü hoca nerede? Bunu nereden getirdin? Saçma sapan konuşuyor. El âleme rezil olacağız" Ağabeyim de ; "Sen, zaten rezilin tekisin kendinden başka kimseyi beğenmiyorsun. Bunun mübarek babası bilmem nerenin şeyhi imiş, herkes onun mezarına, akın akın gidip, o mezarın toprağından evine getiriyor ki evinin bereketi artsın diye" Benim de kızdığımı görünce ;"Üstelik ben de çağırmamışım. Mahallede cenaze olduğunu duymuş gelmiş." Dedi Daha sonra da "sen sus, konuşma ağzını açarsan, kovarım seni anlaşıldı mı"? Tamam deyip içeri döndük. O hocaya yakın bir yerde, ben de kapıya yakın bir sandalyede oturdum. Konu nasıl açılmış bilmiyorum ancak, hoca efendi Kürtçe kasetlerin serbest olduktan sonra satışlarının düştüğünden bahsediyordu. Çünkü o arada biz dışarıda idik. Tam bu sırada Tayfur Kuş ve bir kaç arkadaşı içeri girdi-ler. Yine uzunca bir "Fatiha" sözünden sonra hoca efendi sözlerini bitirdi. Çaylar geldi, Tayfur Kuş anlatılan kaset olayına vakıf olduktan sonra, hocaya dönerek; "Hocam, kusura bakma, biz Kürt'üz, Kürtçe konuşan bir anne ve bir babadan dünyaya geldik. Anadilimiz Kürtçedir. Kürtçe konuşmak bizim doğal hakkımız mı, değil mi? İslam dini buna nasıl bakıyor"? Diye bir soru sordu. Hoca efendi oturduğu koltuktan hafifçe kalkar gibi yaptıktan sonra bir dini otorite edasıyla " Bu dili bize Allah vermiş ancak, Allah yasak eder. Kim kimin dilini inkar ederse, haşa Allah'ı inkar eder". Tayfur soruyu Türkçe sorduğu için o da mecburen Kürtçeyi bırakıp, yarım yamalak Türkçesiyle cevap vermeye başladı. "Nasıl bakacak İslam" dedi. Peygamber Efendimizin kendisi zaten Kürt'tü. Bazen de Kürtçe konuşuyordu.” Ben bu arada hemen ağabeyimle göz göze geldim. Meğer o da o anda bana bakıyormuş ki ben konuşmayayım. "Buyur, işte senin hocanın, hem de babası sence mübarek olan hocanın marifetine" Diyeceğimi çoktan anlamıştı bakışlarımdan. Peygamber Efendimizin Kürt olduğunu duyan Azerilerin morali bozulmuş, Kürtlerin ise gözlerinin içi gülüyordu. Hoca, o anda cemaatten gelen homurtuları duyunca gaf yaptığını anlamış ve o gaftan kurtulmak için yine farkında olmadan yeni bir gaf yapacaktı. Yapacağı da her halinden belli idi. Çünkü ses tonu hemen değişmiş, suratının kırmızısı sakalı engellediği için, anlından belli ediyordu. Hemen söze girdi. "Ey muhterem cemaat, sorun ki niye Kürt idi"? Kendi sorusunu kendisi cevapladı. "Bir gün Efendimizin de olduğu bir evde, bir hurma yere düşmüştü. Küçük bir çocuk o hurmayı alıp ağzına sokacağı sırada Peygamber efendimiz çocuğun eline hafifçe vurarak "Kıhğ" dedi. Kıhğ nedir? Kürtçe pistir, mikroptur, anlamındadır. Yani ağzına sokma dedi. Demek ki Mübarek Kürtçe biliyordu. Zaman zaman da Kürtçe konuşuyordu.” Hoca verdiği cevabın rahatlığı ile arkasına yaslanıp bir çay isteyince, ben de ağabeyimden gelecek fırçaları göze alarak soracağım sorunun telaşı içindeydim. Hoca çayından henüz bir yudum almıştı ki hocaya sordum. "Hocam bu dedikleriniz nerede yazıyor?” İçtiği çay hocanın boğazından gitmiyordu artık. Bardağını sert bir şekilde tabağa bırakarak, "Sen bana inanmıyor musun" dedi. Ben de estağfurullah hocam, inanmaz olurmuyum, ancak kaynağını merak ettim o kadar. Hoca artık beni bırakmış tüm zehrini oradaki insanların üstüne kusuyordu. Ben bakışlarımı ağabeyimden kaçırmaya çalışırken hoca da sinirli bir tavırla bu sefer Kürtçe şöyle diyordu,"Kim bu adama selam verirse, kim bu adamın suyunu içerse ve de her kim ki bu adamın cenaze namazını kılarsa o da en az bunun kadar günahkâr olur. Bunun burada bulunması dahi caiz değildir". Bu söz üzerine ağabeyim beni dışarı çağırdı. Hoca kurnazlık etmişti benim orda olmamı istemiyordu ki "bu adamın bulunması caiz değil" demişti. Dışarı çıkmıştım artık. Dışarıda da ağabeyim kızı-yor bu sefer! Ne utanmaz adamsın, ben sana konuşma demedim mi? Kendi cenaze yerimizde sorun çıkarıyorsun! Ya hoca efendi küsüp giderse, kim" Faaatiihaa" diyecek? Ben de; Zaten bu adam Faatiihaa demekten başka bir şey bilmiyor ki amaç "Faatiihaa" demekse bunu ben de derim, bir başkası da der, ne var bunu demekte. Ağabeyim daha da sinirlenerek; "Sen önce git kıçını yıka, senin "Faatiiihaa" demenle, onun ki bir olur mu? Defol git dükkânına". Kendi cenazemizden kovulmuştum artık. Akşam evde fazladan fırça yememek için mecburen dükkana geldim. O zaman dükkanımız İrfan caddesinde terzi Hacı Selahattin Ufuk'un dükkanı ile yan yanadır. Hacı Selahattin ve Zülfikarlı Hacı Agah dükkanın önünde oturmuş, çay içiyorlar Selamlaştık, ben gırgır olsun diye Hacı Selahattin'e "Bundan sonra Peygamber Efendimize dil uzatan Azeri'nin dilini keserim dedim. Hacı Selahattin, "niye" değince, ben de o Kürt'tür dedim. Rahmetli Hacı Agâh dayanamadı sordu, "O nereden çıktı". Ben de" biraz önce bizim hoca dedi" dedim. Bunun üzerine Hacı Agah "Sizin hocanın ağzına.......m. Peygamber öz be öz Azeri dir. Azeri olmazsa İmam Hüseyin onun torunu olurmu? Bu sefer Hacı Selahattin söze girerek "Adamsınız, adam oğlusunuz, O Arap'tır. Hatta "Ben Arap'ım, Arap benden değil" demiştir. Hacı Agâh Azeri olduğunda ısrarcı olunca Hacı Selahattin sinirlenerek onu azarladı. Bu sefer de Hacı Agâh "Azeri olduğuna inanmıyorsan kalk, kalk mollanın yanına gidelim" dedi. Onun sözlerine sinirlenen Hacı Selahattin "İkiniz de kendinize göre birer molla bulmuşsunuz" deyip “ikimizin de kolundan tutup bizi kapı dışarı ederek" gidin başka yerde tartışın deyip ikimizi de kovdu. Şimdi siz söyleyin sevgili okurlar, doğruyu konuşup kovulmamak için ne yapmam gerekir? Haklısınız. Doğru konuşanı yedi köyden kovarlar. Siz, siz olun, yetmiş köyden kovulsanız dahi doğruları söylemekten çekinmeyiniz. Yoksa hurafeler, hem güzelim dinimizi, hem de toplumumuzu kemirip bitirirler Gerçek. Ve bilinçli din adamlarımızın önünde saygı ile eğilirim. 18/06/2005

Henüz yorum yapılmadı!

Bu içerik için yorum yapılmadı. Yorum yapmak için aşağıdaki formu kullanınız.

Yorum Yaz!

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
* İşareti olan alanlar gereklidir.